Devletçiliğin nihai çaresi konumundaki askeri tiranlığa karşı düzenlenecek bir devrim olsa ve bu devrim başarıyla tamamlansa bile bir yararı olmazdı. Halk devrim sonrasında da, devrim öncesinde olduğu gibi Devletçilik propagandalarının tesirinde kalacaktır ve bu girişim bir devrim değil, bir darbe niteliğinde olacaktır; bu darbenin vatandaşlar için yaratacağı tek fark ise, yalnızca eskilerinin yerine gelecek olan yeni zorbalardır...
Zarif İspanyolcası ile anlattığı onca şeyden sonra, "Peki yoksullar için bütün bu yaptıklarınız suç oranını düşürdü mü?" diye soruyorum. Yüzbaşı Rangel, sert mizacında alaycı bir parantez gibi duran ince dudaklarının bir ucunu yukarı doğru kıvırıyor:
"Bakın Sinyorita, biz bu ülkede sizin bu soruyu sormanıza neden olan düşünce sistemini değiştirmeye çalışıyoruz. Biz, dünyanın geri kalanı gibi insanları masumlar ve suçlular diye ikiye ayırmıyoruz. Washington'dan, IMF'den söz ediyorsunuz.. Bizim bunlara öfkelenmeye vaktimiz yok. Biz burada devrim yapıyoruz Sinyorita!"
Atatürk ve İnönü döneminde, laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi yönündeki uygulamalar, hiçbir zaman, 1789 Fransız Devrimi sürecindeki kadar radikal olmamıştır, 1789 kadar kanlı bir devrim süreci yaşanmamıştır. Ayrıca, bu süreç içinde, vatandaşların dini inanç ve ibadet özgürlükleri hiçbir zaman engellenmemiş, laiklik karşıtı İslamcı ve dinci odaklara ve devrim karşıtı dinci cemaatlere karşı mücadele verilmiştir.
Bizim aydınımız, Batı'nın çöp sepetinden topladığı fikirleri memlekete devrim diye yutturmaya çalışıyor. Kendi köklerinden kopmuş bir entelektüel, taklitçi bir papağandan farksızdır...
Bir diktatör devirmek ya da bir istilacıyı geri püskürtmekle köklü bir devrim gerçekleştirmenin birbirinden tamamen ayrı şeyler olduğunu artık anlamamız lazım.