Nasıl ki bir an gelir; kuş dilsiz, taş sözsüz söyleşir.
Yine bir zaman olur ki kul susar, hikmet dile gelir.
Ha işte o an, kıssa başlar; sonunda akıllara ibret gelir.
Sürüyorum geniş bereketli bir tarlayı
Büyük bir kitabı okuyorum
Duruyorum serin dinlendirici bir gölgede
Tanın ıssızında sabah ezanları
Ağlayan bir su aşağılarda
Gün vuruyor dilsiz yüreklere
Ve acıya başkaldıran zamanın toprağına
İnsana yapışık, insandan ayrılmayan diğer en önemli konular ise dil ve dindir. Dinsiz ve dilsiz toplulukla karşılaşmıyoruz. Nisbeten yakın bir geçmişe değin bahsettiğimiz 'en ilkel görülen yaşama tarzına sâhip topluluklar zanaat, din ve dil sâhibidirler. Neye yarıyor din? Nasıl davranacağımı, ne yapmam gerektiğini bana bildiren kurumdur. İnsanın, hayvanda gördüğümüz ve içgüdü dediğimiz genetiğin belirlediği bir talimatlar dizisine sâhib olmamasından ötürü bir başına kalmışlığı vardır.
Toplumun içinden çıkan inancımıza göre buna ya dünya-ötesi/insanötesi bir güç tarafından bize bildirilen ya da tamamıyla toplumbilimsel/sosyolojik bir olaydır, deriz. Bu inancımıza göre değişen bir husustur. Burada belgelere dayanarak kesinlemelerde bulunma imkânımız yok. En eski insanlar kavramlı, sözlü bir dilmi kullanıyorlardı yoksa sâdece bağırıyorlarmıydı? Bilmiyoruz. Belki kavram yapısı çok zayıftı. Nereden çıkarıyorum bunu? Çocuktan çıkarıyorum, çünkü çocuğun dil gelişimine bakarak insanlıkta-da bu böyle olmuş olabilir, diyoruz. Zirâ çocukta henüz kavram yoktur ve zamanla gelişir. Önce zâten çocukta dil de yok.Bu dilsiz döneme “bala” diyoruz.
Gökyüzüne yükselen iki tepenin dar vadisinde,yabani kavak, söğüt, meşe, kayın surdar, ceviz ormanı içinde,bazen öfkeli bir insan gibi gürleyen, bazen acı çeken bir insan gibi inleyen, bazen sağır ve dilsiz bir insan gibi susan munzur ırmağı'nın buz gibi soğuk suyu güneşin ışıkları altında pırıl pırıl ışıldıyordu.