Bir kere bakışımı çevirdim mi hayatın daha ilginç yönlerini görüyorum. Bakışım da davranışımı yönlendiriyor. Davranışım da hayatımı değiştiriyor. Tümüyle kendi başıma değişemeyeceğimin farkındayım; beni değiştiren, bakışımın tesadüfen çevrildiği evrendeki pek çok şey. Bakışımı çevirerek hayatın dip noktalarının sayısız farkındalıkla doldurulabileceğini öğrendim.
Bırakıyorsun kendini bulutsu bir yok oluşun kucağına. Bırakıyorsun sarsın sarmalasın seni o dondurucu soğuk; ayaklarından başına doğru adım adım tırmanarak ilerlesin
donukluk. Ne heyecan ne hüzün. Ne beklentin kalıyor ne şikayetin. Keçe tabakasına dönüşüyor derin. Giderek hissetmez oluyorsun. Düşmüyor, yavaşlıyorsun. Kurumuyor, soluyorsun.
Durmuyor, durgunlaşıyorsun. Ta ki etrafındaki her şey ve herkes seninle beraber bu sessiz tufanın içine çekilinceye
dek. Bu zaman zarfında antidepresanlardan tıbbi bitkilere, psikiyatrik yardımdan renklerle tedaviye, transandantal meditasyondan internet sitelerinde bunalımdaşlarla buluşmaya kadar aklımı çelen her "tedavi yöntemi"ni denedim.
Hiçbiri deva olmadı. Tedaviler fayda etmedi çünkü ben hazır değildim düzelmeye, iyileşmeye. Duygusal bir kuyu kazdım
kendime. Yeterince derin olduğuna inandığım noktada kazmayı bırakıp, içine girdim. Haftalar, aylar kuyuda geçti.
Kendime acıdıkça daha çok battım dibe. Dipte olduğuma inandıkça daha çok acıyasım geldi kendime.
Dip soğuk, dip sağır, dip bir girdap çektikçe içine alan. Ne zaman, nasıl indim acaba oraya, anlamadım. Anlamaya da
çalışmadım. Çıkmak gelmedi içimden. Kalmak daha kolaydı.
Devinmek, debelenmek, uğraşmak bile ağırdı.
“Bir kirpi sürüsü bir kış günü karşılıklı ısınarak donmaktan korunmak amacıyla birbirlerine dip dibe sokulurlar. Ancak kısa süre sonra onları tekrar birbirlerinden ayıran karşılıklı batan iğnelerini hissederler. Aynı ısınma ihtiyacı onları bir araya getirdiği her seferinde aynı tatsız olay tekrarlanarak bu duruma katlanbilecekleri en ölçülü mesafeyi bulana kadar iki acı arasında bir oraya bir buraya debelenip dururlar.”*(Parerga ve Paralipomena, Cilt II, Bölüm XXXI,”Meseller, Mukayeseler ve Fabllar”.)
En çok akşamları duyuyorum zamanın acısını. Bir kandilin yağı bitmiş de fitili yanıyormuş gibi garip bir is kokusu yayılıyor eşyalardan. Eskimeyi hiç bu kadar yakın ve yoğun yaşamamıştım. Duvarlar birer sünger gibi emiyor gün boyu sokaklardan topladığım sesleri. Işık Sevinç ile hareket yerini koyu bir gölge, bir dip yalnızlığına bırakıyor. Geriye bir iç çekiş, bir uğultu bir sayıklama gibi kendi sesim kalıyor, aynalara buğular düşüren.