Gün yeniden doğuyor.
Gökyüzü, dün yaşanan hiçbir şeyi hatırlamıyormuş gibi aynı dinginlikle aydınlanıyor. Oysa biz, dünün yüklerini bugüne taşıyoruz. Belki de hayatın bize anlatmaya çalıştığı şey tam olarak budur; zaman hiçbir an için durmaz. Ne en büyük mutluluk sonsuza kadar sürer ne de en derin acı. Her sabah evren sessizce aynı soruyu soruyor: “Bugünü nasıl yaşayacaksın?” Çünkü değişen yalnızca takvim değildir; insanın kendisi de değişir, fark etmeden. Dün bizi tüketen düşünceler bugün anlamını yitirebilir, bugün vazgeçmek üzere olduğumuz bir yol yarın en doğru seçimimize dönüşebilir. Hayat, cevaplarını aceleyle vermeyen bir yer. Bazı gerçekler ancak bekleyene görünür; tıpkı karanlığın içinden usulca yükselen ilk ışık gibi. Bu yüzden belki de yaşamak, nereye varacağını bilmeden yine de yürümeyi seçmektir. Umut da tam burada başlar: her şeye rağmen yeniden başlayabilen insanda… Güneş her sabah doğar ama aslında değişen gökyüzü değil, biziz. Ve en büyük dönüşüm, her sabah aynı göğe bakıp farklı bir insan olabilmektir.. “Gece, insana her şeyi bitmiş gibi hissettirir; sabah ise aslında her şeyin yeniden mümkün olduğunu gösterir.” #FriedrichNietzsche
Hayata Dair
Bıraktığın yerdeyim doğru ama aynı insan değilim . Değişim ve dönüşüm için teşekkürler…
Bir zamanlar kırılmasın diye kendinden ödün verdiğin insanlar, yollar ayrılınca gerçeği değil, kendi işlerine gelen hikâyeyi anlatıyor. O hikâyede kötü olan hep sen oluyorsun. Geriye seni tanımayanların inandığı bambaşka bir ‘sen’ kalıyor.
MÜSLÜMANLARIN TEMEL KRİZİ: KORKU VE İTAAT
Aliya İzzetbegoviç’e göre Müslüman dünyanın en büyük krizi, inançsızlık değil, inancın özgürlük ve ahlak üretme kabiliyetini kaybetmesidir. “Oysa insanın anlamı, özgür iradesiyle iyiliği seçebilmesindedir.” İman güçlüdür, ama çoğu kez özgürlük korkuya, ahlak ise itaate indirgenmiş, dindarlık, giderek biçimsel bir kimliğe ve ritüele sıkışmıştır. Bunu “dinin törenleşmesi” olarak niteler: “Dinin dış biçimleri yaşatılabilir ama ruhu kaybolduğunda geriye sadece gelenek kalır.” Aliya, ritüelizmin en büyük tehlikesini şu şekilde tarif eder: “Ritüellerin içinde kaybolan bir din, insanı özgürleştiremez.” Ona göre ibadetler, eğer ahlaki bir dönüşüm ve tutum üretmiyorsa, bir “alışkanlıklar bütünü”ne dönüşür ve dinin ruhunu taşımaz: “Dua, insanın vicdanını diriltmiyorsa, sadece ses olur.” İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, bu krizle yüzleşmenin entelektüel manifestosudur. Ona göre 20. yüzyıl İslam dünyasının en temel açmazı, dindarlıkla özgürlük arasındaki gerilimi çözememektir. Aliya’ya göre İslam’ın yeniden doğuşu, siyasi bir devrimle değil, vicdanın yeniden uyanışıyla mümkündür. Çünkü dinin özü inanç değil, ahlaki seçme yeteneğidir. “İslam, imanla özgürlüğün sentezidir.” Müslüman toplumların temel çıkmazı, dindarlığı bir itaat kültürüne dönüştürmeleridir. Oysa iman, korkuyla değil, özgür iradeyle yaşanır. “Dinde zorlama yoktur.” Bu ayet, Aliya’nın bütün özgürlük anlayışının temelidir. İnsanın anlamı, iyilikle kötülük arasında seçmeye mecbur oluşunda yatar. “Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelimeyle insan olmaya mecburdur.” Bu seçme zorunluluğu, insanı hem sorumlu hem onurlu kılar. Ahlak, ancak özgür iradeyle mümkündür: “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.” Aliya, her türlü otoriter düzenin insanı
Alıntı
Ölüm nedir?
Tasavvufî anlayışta ölüm, sadece bedenin faniyetini değil, aynı zamanda mânevî bir yükselişin kapısını ifade eder. "Her nefs ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân 3/185) ayetiyle vurgulanan bu hakikat, tasavvufta "sülûkün özü ve hedefi" olarak ele alınır¹. Bu bağlamda, tasavvufî ölüm üç ana mertebede incelenir: Birinci mertebe, biyolojik ölümdür ki bu, her insanın kaçınılmaz sonudur. Ancak tasavvuf, bu fıtrî ölümü (mevt-i tabiî) bir son olarak değil, yeni bir başlangıç olarak görür². Ani ölüm ise, kişinin gafletle yakalanması sebebiyle mekruh sayılır, zira bu tür bir ölümde hazırlık ve tefekkür eksikliği vardır³. İkinci mertebe, "ihtiyarî ölüm" veya "ölmeden önce ölmek" (mûtû kable en temûtû) olarak ifade edilen iradî ölümdür². Bu, sâlikin biyolojik ölüm gelmeden önce nefsini iradî olarak öldürmesi, benliğin Hakk karşısında fena bulmasıdır². Bu mertebe, sâlikin kendi nefsini her gün hesaba çekmesi, vücud iddiasından soyunması ve nefsinin ölmesiyle gerçekleşen bir "iç kıyâmet"tir. Mevlânâ, bu süreci "cansızlıktan öldüm ve bitki oldum; bitkiden öldüm, hayvana dönüştüm; hayvanlıktan öldüm ve Âdem oldum" sözleriyle açıklar, bu da sürekli bir mertebe atlama ve dönüşüm olduğunu gösterir⁴. Üçüncü mertebe, fenâ fillâh makamıdır ki, bu, sâlikin kendi vücud iddiasından soyunup Hak'la kâim olduğu hâldir. Bu makamda sâlik, fiillerin, sıfatların ve hatta zâtının Hak'tan ibaret olduğunu idrak eder. İhtiyarî ölümün farklı veçheleri de vardır: "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm) nefse muhalefet ve nefsin katli mesabesinde olan intizar azabına işaret ederken, "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm) açlığa, "mevt-i ahdar" (yeşil ölüm) dünyadan sıyrılmaya ve "mevt-i esved" (siyah ölüm) halkın eziyetine tahammüle işaret eder²·⁵. Bu mertebeler, sâlikin nefsini terbiye ederek Hakk'a ulaşma yolundaki
Ölüm
Eski dünya ölüyor,yenisi ise doğmak için mücadele ediyor ; işte bu alacakaranlıkta canavarlar belirir. Antonio Gramsci