• 216 syf.
    ·7/10
    "Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek." Cesare Pavese

    Yazar Doruk Kirezci Bey'e bu değerli kitap hediyesi için teşekkür ederek başlıyorum. İnce düşünceli bir beyefendi kendisi.

    Benim için kitapların yazarlarıyla konuşabilmek eşsiz bir duygu. Mehmet Yılmaz, Mustafa Becit, Serkan Türk gibi isimlerden sonra aramızda bulunan ve destek verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer yazarımız Doruk Bey. Çünkü yazarlarla konuştukça yazma işinin imkansız görünen setleri bir sisin diğer duygulara yol açarcasına dağılması gibi yavaş yavaş gözünüzde yok olmaya başlıyor. "Ben de yazabilirim" aslında demeye başlıyorsunuz. Bu da aslında sizi, benliğinizin önünde hayatınız boyunca seyreden tinsel katarınızı yakalamak için bir fırsat oluyor. Katarı yakalama sürecinde yaralanma pahasına da olsa peşinden koşuyorsunuz. Çünkü insan bir arayış canlısıdır, neyle karşılaşırsak karşılaşalım arayışını aramamazlık edemez.

    Hiçbir kitabı klişe arka kapak yazılarındaki gibi "Muhteşem bir roman", "Mutlaka okuyun, seveceksiniz.", "Sarsıcı bir yolculuk", Sürekli şaşırtan, zeka sınayan bir kurgu" vs. şeklinde değerlendiremiyorum. Bu da benim sorunum. Doruk Bey belki de gecesini gündüzüne katıp yüzlerce sayfa ürün vermiş. Böyle eksik bir şekilde değerlendirip hem potansiyel okur kitlesini hem de yazarı yanıltmak istemiyorum. O yüzden bu inceleme genel olarak yazarımızın ileriki ürünleri için günlerdir fırtınalı yolculuklarından sonra mürettebatıyla birlikte bir ışık arayan kaptanın ışık hüzmesi içeren herhangi bir nesne gördüğü andaki göz parıltısının yansıması gibi olsun istiyorum. Doruk Bey'in gözleri parlasın istiyorum. Kitabın basılmasının üzerinden epey zaman geçmesine rağmen içindeki o kadar "Her şey çok güzel olacak" cümlesine ben de desteğimi koymak istiyorum. Ben hissettiklerimi yazayım, diğeri hissettiklerini yazsın, o hissettiklerini yazsın. Dostoyevski'nin dediği gibi özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir. Bu incelemede de yüreği akıllandırmak istiyorum. Umarım yazar beyefendi için faydalı olabilir.

    Doruk Bey'e kitabın türünü sorduğumda bana "Yeraltı edebiyatı denilebilir" demişti. Kitabın yazarının bana bu konuda evrendeki dünyanın konumu kadar bile bir şey demiş olması benim için önemlidir. Çünkü o nokta bile içinde milyarlarca insanı barındıran bir noktadır. Doruk Bey'in bana ya da herhangi başka bir okura kitabın türü konusunda ipucu vermesi, A yolundan gidecek okurları belki de hiç düşünmeyecekleri bir B yoluna sokması, okurları herhangi bir şekilde yöneltmesi gibi noktalar hem yazar için hem de okur için önemlidir. İrdelenmesi gereken noktalardır.

    Doruk Bey yeraltı edebiyat denilebilir derken aslında yanılmıyordu. Gerçekten denilebilir. Fakat tam olarak yeraltı denilemez ya da içinde yeraltı ögeleri barındırmıyor da denemez. %50 yeraltı edebiyatı %50 modern roman karakteristikleri barındırıyor diyebilirim. Fakat Doruk Bey ile öncesinde bu konuyu konuşmamış olsam bile algılayabileceğim edebi paydaların çelişkisini ortaya koymak isterim.

    "Hitit mitolojisine göre yeraltı, olumsuzlukları içine çekme ve hapsetme özelliğinin yanı sıra insanoğluna karanlığı, kötülüğü ve olumsuzluğu çağrıştırmıştır. Yeraltına inmenin sadece ölmekle mümkün olduğu gibi geriye canlı olarak çıkmak Tanrı bile olunsa mümkün değildir." Mesela Doruk Bey kitabında gayet de Hitit mitolojisinin yeraltı kıstaslarına uygun davranmıştır. Ana karakter zamanla olumsuzlukları içine çeken bir girdap ve karanlığı, kötülüğün, olumsuzlukların kıyısında dönen bir insan haline gelmiştir. Geriye canlı olarak çıkılamayacak bir hayatta aslında kitabın sonu da başından bellidir denebilir. Bu yüzden Hitit mitolojisiyle Doruk Bey'in yeraltı karakterinin tanımının uyduğunu söyleyebilirim.

    "Hitit mitolojisinden esinlenen Yunan mitolojisinde yeraltı, sert ve zalim bir tanrı olan Hades’in hüküm sürdüğü, gölgeler halindeki ölülere terk edilmiş, her girenin kabul edildiği ama bir daha asla dışarı bırakılmadığı acımasızlıkla yönetilen bir dünyadır." Hititlere çok benzeyen bu yeraltı tanımı da yine Doruk Bey'in karakterine uyuyor. Her girenin kabul edildiği ama bir daha asla dışarı çıkamadığı acımasızlıkla yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Truman Show filmindeki gibi bir arka kapımız yok. Hakan Günday'ın dediği gibi "Hayatın arka kapısı yoktu." Bu yüzden ana karakterin duygulanımları, her girenin kabul edildiği ve bir daha asla dışarı bırakılmadığı bir dünya kıstırılmışlığını tam olarak yansıtıyor diyebilirim. Ana karakterin yaşadığı olaylar, kıstırılmışlık, sıkışmışlık ve arayış kelimelerinde toplanıyor.

    "Yeraltı, hem Batıda hem de Anadolu’da tarih boyunca ölülerin diyarı, kaçışın gerçekleştirildiği, yeryüzünde iki bölge arasında kalan, karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü yer gibi çeşitli yüklemleri barındıran bir uzamı devam ettirmektedir." Doruk Bey'in kitabında da sürekli bir kaçışlar silsilesi var. Karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü yerleri de barındırması konusunda kesinlikle karakteristik yeraltı özelliklerine sahip diyebilirim.

    "Günümüzde korku biçim değiştirmiş, insanın en büyük korkusu yabancılaşma ve yalnızlık olmuştur. Evren Karataş’a göre insanı bu korkulara iten kendi eliyle büyüttüğü teknolojidir." Bilge adlı karakter bu yabancılaşma ve yalnızlığı gideren artan bir parabol şeklinde yaşamakta. Özellikle de teknolojinin insanları yabancılaştırması ve yalnızlaştırmasını sosyal medya ve popüler oyun göndermeleriyle okur tam anlamıyla yaşıyor.

    Gelelim şimdi kendim için olumsuz yansıyan kısımlara. Zaten puanın 7 olmasının sebepleri de bu kısmın içinde olacak.

    Dediğim gibi Doruk Bey bana bu kitabın türünü yeraltı edebiyatı olarak söylemeseydi bile içindeki karakteristik ögelerden ötürü bir okur bu kitabın yeraltı edebiyatına benzediğini zaten söylerdi. Fakat bu kitaptaki sıkıntı, kurgusuyla, diliyle ve biçimiyle bir yeraltı edebiyatı kitabındansa modern ve popüler edebiyat kitabını andırması. Oysaki tam tersine yeraltı edebiyatı, bu kitapta kullanılan dilin ve biçimin aksine kendi özgün biçimini yaratmış bir türdür. Bu kitapta yeraltı edebiyatı ile modern edebiyatın diyalektik oluşturmasını izledim bu yüzden. Yani birbirine düşman olan türler kitap içinde savaşıyordu. Kimse de galip çıkamadı.

    "Kapitalizmin yanıltıcı ışığının aydınlattığı dünyanın ve gerçekliklerinin dışında başka dünyalar ve gerçeklikler" gibi bir karakteristik özellik de yeraltı Bilge ile tezatlık oluşturmuş. Çünkü bu modern Bilge'nin özelliği. İnşaat firmalarıyla, kumarın kapitalizmiyle ve eczacılıktan gelen paranın büyüsüne kapılan kapitalist Bilge ile sonradan kendi kimliğinin arayışına boğulan yeraltı Bilge'nin kapışmasını izliyoruz. Yani bu konuda da bir ikirciklik mevcut.

    Yeraltı edebiyatı, modern ve popüler edebiyata aykırı özellikler sergilediği için postmodern kurmaca içerisine dahil sayılabiliyor. Fakat Doruk Bey'in kitabı önceden de dediğim gibi kronolojik zamanın gayet muntazam şekilde devam etmesiyle, karakterlerin ve kurgunun sınırlarının net algılanmasıyla, başlangıç ve sonun silüetinin okurun aklında gayet net şekillenmesiyle, gerçeklik ile kurgunun o kadar da birbirine karışmamasıyla tam bir modern roman üslubu sergiliyor. Fakat karakter ise daha çok yeraltı karakteri gibi. Yani burada bir karakter-roman üslubu çelişkisi gördüm.

    Misal olarak, Halime Öcal adlı güzel bir insan “Türkiye’de Yeraltı Edebiyatının İzleri adlı yüksek lisans tezinde yollar, yolculuklar, macera ve sürekli yollarda olmanın kaçma ve ait olmama durumuna işaret ettiğini ve bu kaçışın onaylamadıkları toplum ve değerlere karşısında reddediş ve isyan niteliği taşıdığını vurgulamaktadır." Doruk Bey'in kitabında da zaten kaçma ve ait olmama durumu kesinlikle var. Hatta sürekli devam eden zincirleme kaçış reaksiyonları var. Fakat onaylanmayan toplum ve değerlerin reddedilişine isyandansa karakterin "Kendim ettim kendim buldum"luğu var. Karakter bu kadar salak olmamalıydı bence. Karakterin toplumundan ve siyasi koşullardan bu kadar izole gözükmesi de yeraltı Bilge alter egosuna aykırı olmuş gibi görünüyor.

    Altay Öktem yeraltı edebiyatını tanımlarken şöyle tanımlamış mesela: "Popüler kültürün dışında kalmayı tercih eden, popüler edebiyatın jargonuyla konuşmayan ve hayatın ana damarlarından değil, alttan alta akan kılcal damarlarından beslenen bir edebiyat Yeraltı Edebiyatı." Bence çok güzel bir tanım. Fakat Biraz Uyusam Düzelirim kitabı popüler edebiyatın jargonuyla konuşmaktadır. Hayatın ana damarlarından beslenmektedir. Bu yüzden Doruk Bey de alttan alta akan kılcal damarları biraz daha sertleştirmeli ve gerekirse vahşileştirmeliydi. Karakterin olmak istediği karakter ile romanın olmak istediği roman arasında bu tipten çelişkiler var.

    Yeraltı edebiyatından ayrı olarak değerlendirmeye kalkışsak bile elimizde kalan bazı konular var. Misal Bilge adlı karakterin hayata sürekli başkaldırısını çeşitli maddelerle şöyle belirtecek olursak,
    1- İçerik olarak karşı çıkış (Arayış ve yalnızlaşma olarak var denebilir)
    2- Biçim açısından karşı çıkış (Neredeyse hiç yok)
    3- Dil açısından karşı çıkış (Neredeyse hiç yok)

    Doruk Bey eğer yeraltı edebiyatına yakınlaşmak istiyorduysa daha çok yeraltı edebiyatı ögesi kullanmalıydı. Daha çok cinsellikle ilgili göndermeler ve olaylar geçebilirdi. Karakterin antikahramanlaşması çok daha derin olmalıydı. Jean Paul Sartre'ın "Varlık ve Hiçlik" adlı eserinde dediği gibi, ölüm insan yaşamının nihai terimi olarak ele alındığında “insan gerçekliğinin hiçliğine açılan bir pencere” olarak tanımlanır. Doruk Bey de bu ölüm kavramını insan gerçekliğinin hiçliğine açılan bir pencere olarak kurgusuna yedirmiş diyebilirim. Fakat bu hiçlik ne mekanlarla ne hafif distopyayla ne medeniyet karşıtlığıyla ne de sokak diliyle destekleniyor. Ortada bir fikir ve kurgu düşüncesi var fakat yandan kurguyu destekleyen ögeler maalesef biraz silinik kalmış.

    YAZARA TAVSİYELERİM:
    * Çağdaş roman paradigmasında roman kurgusu içerisine yedirilen kurgu dışı cümleler ve yazarın hayat hakkındaki düşünceleri seviliyor. Arada kurgudan dışarı çıkıp konuyla ilgili bu tür salt düşüncelere yer verilebilir.

    * Eğer net bir tür seçimi yapmak istiyorsa ya yeraltı edebiyatını seçsin ya da modern edebiyatı seçsin. İçerik ve dil kullanımı bakımından modern edebiyat fakat karakter olarak yeraltı edebiyatı olunca iki türe de aykırı başkaldıran bir karakter izlenimi aldım. Ama eğer böyle diyalektik ve çelişkili bir tür yaratılmak isteniyorsa bundan da devam edilebilir. Aynı Unamuno'nun "nivola" adlı kendine bir tür yaratımı gibi Kirezci de modernaltı gibi farklı bir isimle kendisine tür bulmuş olabilir.

    * Karakterler birbirlerinin hayatlarına daha çok dokunabilir. Hatta diyaloglar sırasında birbirlerinin aklındaki düşünceleri okuyabiliriz. Diyaloglar sırasında yine Kirezci'nin kendi düşüncelerini ya da Kirezci'nin görüşlerine tam ters olan düşünceleri de tam ters özellikte bir karakterle okuyabiliriz. Okurlar bu tür tezatlıkları severler. Eğer öyle olur ve Kirezci alıntıları da internette gezinmeye başlarsa bence kitaplar da daha çok satmaya başlar.

    * Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilir yazar, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Karakterler eczacıya, tefeciye ya da hal mekanına girmeden önce oralar ve insanı etkileyen psikolojileri hakkında daha detaylı betimlemeler ve izlenimler kullanılabilir. Mesela hastanede koku üzerinden güzel bir psikoloji yakalanmıştı. Bu yüzden hastane mekanı insanın aklında daha derin bir şekilde yer edinmişti.

    * Çağdaş Türk Edebiyatı açısından yukarıda saydığım nedenlerden ötürü bence 10 üzerinden 7 puanlık bir kitaptı. Diğer kitabı henüz okumadım fakat bu puan kırılımları üzerine gidilirse, yazarın tür seçiminin sınırları biraz daha net algılanırsa, karakterlerin ve mekanların psikolojileri biraz daha yoğun ve okurların etkileneceği bir şekilde tasarlanırsa, kurgu tasarlanırken belki tez ya da makalelerden bu tür karakter kurgularına ait yardımcı okumalar yapılırsa bence Doruk Kirezci gelecek için gayet iyi yazarlardan biri olabilir.

    Tırnak içindeki kısımlar şu tezden alıntıdır: https://www.academia.edu/...iyatinin_Izleri_.pdf
  • 132 syf.
    ·10/10
    belki de dostoyevski'nin en kısa ve en çok şey anlattığı kitaplardan biridir diye bilirim.
    sondan başa gelmeden önce, baştakilerin sonuncu olduğunu çok iyi anlatıyor. :)
  • 183 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Ah şu kendini beğenmiş insanlar..Bir söze başlamaya görsünler, büyük havalarda nasılda her fırsatta nasihat ederler, nasılda bolca atıp tutarlar. Eğer durumun tüm kötülüğüyle nasıl kafama dank ettiğini bi bilseler, bilgiçlik taslamaya bana akıl vermeye kalkışmazlardı. Hem benim bilmediğim hangi yeni şeyi söyliyebilirlerki..!
  • 688 syf.
    ·Puan vermedi
    19. yüzyılın Petersburg'unda geçen ve Rodyan Romanoviç Raskolnikov'un hikayesinin anlatıldığı romanda, adalet; vicdan, dürüstlük terazilerinin bireye ve topluma olan direkt yansıması ön plana çıkıyor. Dönemine kıyasla yüksek seyrettiğini söyleyebileceğimiz, tefeci kadının maddi gücü ve yoksul insanlar üzerinden haksız kazanç sağladığının düşünülmesi Raskolnikov'un kadının canına kıymasına sebep oluyor ancak plânlamadığı şekilde masum bir insanın ölümüne de sebebiyet veriyor. Bu bağlamda Raskolnikov'un bir hukuk öğrencisi olduğu ve çok zor şartlar altında eğitimine devam ettiğini de göz önüne bulundurmak gerek zira zihninde sürekli olarak sorguladığı; öyle ki onu hasta eden, sosyolojik travmalarına gerekçe gösterebileceğimiz düşünceler ve günahsız bir kadının ölümüne sebep olmanın verdiği pişmanlık mevcut. Yaşanan bu acı olaydan haberleri olmayan Annesi Pulheriya'nın, kardeşi Dunya'nın, sadık dostu Razumihin'in ve yoldaşı Sonya'nın kendisi için büyük endişelerinin olması gayet doğal görülebilir düşünüldüğünde. Tüm bunların yanı sıra Raskolnikov'un toplum tarafından sevildiği, takdir edildiği gerçeği mevcut. İnsanlara olan anlayışlı ve adil tutumu onu çağının iyi bir hukukçusu, insanı olmasına sebebiyet veriyor ve tüm bunlar suçunu itiraf ettiğinde onu müebbet bir hapis yaşamından kurtaran gerekçeler oluyor. Romanın sonuç bölümünde maneviyatını kuvvetlendirdiğini düşünerek, Sonya'nın da etkisiyle dinine yönelmesi ve Tanrı'ya günahlarını affetmesi için dua etmesi onu "insan" yapan ve Yaratıcı karşısında ne kadar güçsüz olduğunu gösteren önemli bir ayrıntı.
  • 376 syf.
    ·4 günde·7/10
    Bircok rus eserlerinde bahsi gecen "sibirya" "kurek cezasi" "surgun" ifadeleri oldukca genis ve detayli anlatilir. Hur olmayan her insan ölü gibidir ve ama yine de hapishanelerini evleri gibi gorurler. Ölüler evinden anilar..
    Eser benim icin okumasi biraz yorucu geldi. Ust duzey betimlemeleri ve nasil desem merak yada heyecan uyandiracak pek bir olayin olmamasi kitabi okurken zorladi beni.
  • 358 syf.
    "insan, insan sevmedikçe
    ister yatakta, ister kolda kelepçe." büyük ev ablukada

    "alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

    "bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
    "disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

    sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

    acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

    bütün bunlar neden?

    birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. einstein, zweig, szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

    baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız küçük prens'in hayallerinden. kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

    yin ile yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

    eee peki... alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? o kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

    sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

    toki'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

    e iyi de, bütün bunlar neden?

    topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

    sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

    korkuyu diri tutmak, 1984, cesur yeni dünya, biz, hayvan çiftliği, fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

    nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden baz'ın dediği gibi? onları anlamaya çalışıyor muyuz? ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

    "eğitimde merhamet, vatana ihanet" dedirtirler askerlikte adama. peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

    muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

    girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
    girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
    tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
    yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya cibran'ın yaptığı gibi.

    mottomuzdur öldürmek,
    arzumuzdur kan ve şiddet.
    namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

    dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

    "türk kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
    ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." hakan vreskala

    biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

    bütün bunlar neden?

    nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
    itaat et, rahat et. ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

    baz ile kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. kevok, güvercin demek. güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. baz, şahin demek. şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. sev(-ebil!)mek, sevilebilmek için varlar...

    "kanın devleti yok, hepsi kafalarda
    tek yürektik hani öğretmenim
    aynı kürekle gömülmeyecek miyim" büyük ev ablukada
  • 158 syf.
    ·7 günde
    Dostoyevski'nin yine başyapıt bir kitabı daha. Epey uzun sürdü okumam ama Liza'ya üzülmekle bitirdim. Ilk Suç ve Ceza adlı kitabını okumuştum. 2 bölümden oluşuyor kitap notlar ve yeraltı olarak. Insan psikolojisini çok iyi analiz etmiş. Yer yer "Sanırım bende böyle duygular hissediyorum ve böyle buhranlara giriyorum" demekten kendimi alıkoyamadım. Yalnız hırçın ve bilgili bir karakter var karşımızda. Ana karakteri her yönüyle tanıtmış. Gerçeklik ile hikaye arasında gidip geldim okurken. Liza'ya verdiği öğütler, yoklukla fakirlikle mücadelesi(fakirlikle gurur duyan fakat bunu belli etmek istemeyen karakterimiz) çocukluktaki yaşadığı zorluklar daha nice duygular.. okumayanlara tavsiyemdir.
    Iyi okumalar diliyorum..