Abdü’l-Vahhab için köklere dönüş vizyonu, dolambaçlı olmayan, püriten bir hareketti. Müslümanlar hareketin adında olduğu gibi, bir müminin Allah’ın birliğinden ödün vermemeye sarsılmaz inancına müdahale eden hiçbir uygulamaya göz yumamazlardı. Bu ilahi varlığın yerini hiçbir şeyin alamayacağı ve şefaatçi veya arabuluculara dua ederek onun varlığına gölge düşürülemeyeceği anlamına geliyordu. Bu nedenle, sufilerin velilere şiilerin imamlara olan inancı mutlaka mahkum edilmesi ve Müslüman pratiğinden kökü kazınması gereken bir sapkınlıktı. Kendi yolunun yanlışlığını görmeyen ve bu tarz uygulamalardan dönmeyen herhangi bir Müslüman kâfir olacak kadar İslam’ın “doğru yolundan” ayrılmış demekti. Böyle bir yanlışa düşmüş olanlar doğru yola dönmek için zorlanabilirler ya da bunun cezasını hayatlarıyla öderlerdi. Başka bir Müslüman’ın kafir olarak görülebilmesini haklı bulan hareket toplumda hizbe yol açtı. Bu duruma hareketin Sünniler arasındaki karışıklık çıkarma potansiyelini de eklemek gerekirse, İbn Abdü’l-Vahhab sultanlık kurumunu mutlakiyetçi hırsları nedeniyle bidat olarak gördü. Ona göre bu kurum ilk Müslüman toplumunda sultanlar olmadığı için Müslüman siyaset yapısında bir yenilikti. Doğrudan Osmanlı hanedanından bahsetmese de, İbn Abdü’l-Vahhab peygambere atfettiği Allah için Şehinşah’tan daha çok nefret uyandıran bir unvan yoktur hadisi Osmanlı sultanlarının bu Fars unvanının bir varyasyonu olan padişah unvanını kullanmalarına fazla üstü kapalı olmayan bir göndermedir.
Hamde "dua" denmesi, onu yaparun Allah'ın lutfundan daha fazlasını istediği içindir. Çünkü hamd, bir çeşit dua olup "nimetini artır yâ Rabbi" manasına gelir.
Bu açıklama, Hâşiye sahibi Abdurrahman-ı Fâsî ye aittir.