"Kur'an'da seküler kavramına en yakın kavram el-hayitü'd-dünyi kavramıdır ve 'dünya hayatı' ya da 'dünyevi hayat' anlamına gelir. 'Dünya' kelimes 'dena'dan gelir ve yakınlaştırılmış şey' anlamını taşır. Demek ki dünya insanın akılve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaşırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyâ), tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, bizim son varış yerimizden (öte dünya veya ahiret) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer 'daha sonra' geldiğinden bize 'uzak' gibi gelir, halbuki bu, 'yakın' olan(dünyâ)ın neden olduğu yanılsama ve şaşırtmadan dolayı böyledir."
Övülen ilimler insanların dünya işleriyle ilgili ilimlerdir. Tıp ve matematik gibi. Bunların bir kısmı farz-ı kifâye, bir kısmı da farz derecesinde olmayıp fazilet kabilinden ilimlerdir. Farz-ı kifâye, dünya işlerimizin düzgün gitmesi için muhtaç olduğumuz tıp gibi ilimlerdir. Zira tıp beden sağlığımız için zorunlu bir bilimdir. Matematik de böyledir; çünkü o da alım-satım işleri, vasiyet ve miras mallarının bölüşümü vb. işler için gereklidir. Bunlar bir ülkede uzman ve uygulayıcılarının bulunmaması halinde o ülke halkının sıkıntıya düşeceği ilimlerdir. Birileri bu işleri yaparsa yeterli olur ve diğer insanlardan farz düşer. Tıp ve matematiğin farz-ı kifâye ilimlerden olduğunu söylememize şaşırmamak gerekir. Hatta ziraat, dokumacılık, siyaset ve dahası hacamat (kan alma) ve inşaatçılık bile kifâî farzlardandır. Çünkü (söz gelim) bir beldede kan alma uzmanı bulunmaması, insanların ölmelerine, kendilerini ölümle yüz yüze getirecek sıkıntılar yaşamalarına yol açabilir. Derdi veren Allah devasını da vermiş; tedavi yolunu göstermiş, tedavi olmanın sebeplerini hazırlamıştır. Şu hâlde bir kimsenin tedaviyi ihmal ederek kendisini tehlikeye atması caiz değildir.
Farz derecesinde olmayıp da fazilet kabilinden olan ilimler de vardır. Bunlar, matematiğin incelikleri, tıp biliminin derinlikleri ve (uygulamada) ihtiyaç duyulmayan daha başka konulara ilişkin olup da ihtiyaç ölçüsündeki bilgilere ilave güç kazandıran bilgilerdir.
Üzerinde yaşama zorunluluğunda olduğumuz bu dünya gezegeni madde âleminin bir parçası olduğundan, madde âleminde geçerli olan kevnü'l-fesad kuralları, bu dünya gezegeninde de geçerlidir.
Kevn oluşma, gelişme ve olgunlaşma; fesad ise duraklama, bozulma, dağılma ve sonuçta "Küllü şey'in yerci'u ilâ aslihi." kuralı gereği, her şeyin aslına dönüşü demektir.
Örneğin, topraktan yaratılan bitkiler, yer altındaki oluşma sürecinden sonra, toprağın üzerinde gelişip olgunlaşır; sonra duraklama ve bozulma sürecinden geçip dağılır ve toprak olup aslına dönüşür.
İşte, bedensel açıdan insan da böyledir. Topraktan yaratılan insanın bedeni de ana karnındaki oluşma sürecinden (doğumdan) sonra, dünyada gelişip olgunlaşır; makam, mevki ve yetki sahibi olur. Sonra duraklama ve bozulma (yaşlılık, hastalık) dönemlerinden geçip ölür, mezarda çürüyüp dağılır ve sonuçta toprak olup aslına dönüşür.
Pür-âteştir bu gönlüm kül olur bir an elin değse
Ne mümkündür alev donsun gel ikna et elindeyse
Hevā esmez hayādan hiç vefâdan zerre koklatmaz
Sabådan bir ümit yoktur gülün ağyâr elindeyse
İnin el basmış ey âhû bugün âhûluğun kalsın
Ki ahû bildiğim arslan olur kükrer el indeyse
Solar gül hem düşer yaprak bu dünya böyledir burda
Baharın kendi vardır bitmez asla dost elindeyse
Ne sözlerdir bu sözler kimse bilmez sen de boş ver ki
Pür-âteştir bu gönlüm kül olur bir an elin değse