• Bugün kitap fuarında genç kızlara baktım da, o kadar sefil durumdalar ki... Üzüldüm ya, gerçekten üzüldüm. Edebi değeri sıfırın altında olan kitaplar için yarışıyorlar resmen. Arkada yatan, sadece 5 tl değerindeki Dünya Klasikleri dururken, masanın ön tarafında bu paçavralar duruyordu. Tabi sahafların suçu yok. Arz talep meselesi. Belki çocukların da suçu yok, aileler biraz bilinçlendirmeli evlatlarını.

    Bir de şu aşk-ihanet-cinsellik üçlemesi hakkında, ikinci sınıf kitapları çıkaran yazarlardan biri vardı, imza veriyordu. Bir ara senet falan imzalatayım diyecektim ama neyse dedim boşver.
  • “Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış…”

    Atlantis’in varlığı MÖ 9600 yıllarına dayanır ancak bilinen en somut delil ise MÖ 355 yıllarında Platon’un Atlantis adından bahsetmesidir. Yaklaşık olarak Atlantis’ten ilham alan 50000’den fazla eser bulunmaktadır. Kabaca internette arama yaptığımızda yaklaşık olarak toplam sayısı ise 140 milyar adet bir arama sayısı elde etmekteyiz. Bu durumda ismin popüler olarak her dilde kullanıldığı ve hikâye edildiğinden süregelmektedir.

    Konum olarak Cebelitarık ve çevresi söylense de dünyanın birçok yerinde olduğu söylenmiştir. Platon’un savunması ise Tanrıların kızıp sular altında bıraktığı şehirdir. Bu söylemini ise Solon ile desteklemektedir. Sayısız hikâye ve kurguya konu olan kayıp şehrin hikâye babası ise yine Platon’dur. Tarihsel spekülasyonlar; ezoterik, felsefi ve hatta okültist kurgular, maceralar ve moral ütopyaları da bulunmaktadır.

    Arkeologlar ve jeologlar Atlantis’e 19. yüzyılda kanca atıp, somut bir veriye ulaşamamışlardır.

    Azteklerin “Aztlan” söylencesi ve Mayalara ait olan sular altında kalmış bir adayı gösteren kabartması akıllara yine Atlantis’i getirmektedir. Bir dönem ise Portekizliler tarafından keşfedilen üzerinde bir başpiskopos ve altı piskopos bulunan, her birbirinin kendi devletleri olan “Yedi Devlet” adını alan ada Atlantis ile ilişkilendirilmiş ve daha sonrasında konumu kaybolmuştur. Yıl 1621.

    Yine Platon’a dönüp Atlantis’in nasıl ortaya atıldığına bakmak gerekir. Hayatının sonlarına doğru üç diyalog kaleme alınmıştır. Bunlardan tam metin olarak günümüze gelen Timaios Atlantis’ten bahseden ilk diyalogdur. Burada Atlantis’in konumu, medeniyeti, idaresi ve ordu şekli kaleme alınır ve Atina ile savaştırılır. Sonunda Atina galip gelir ve kibir ile insanlıktan çıkan Atlantis ise Tanrılar tarafından cezalandırılır. Cezalandırma Homeros’un İlayda’sında Akhalar için kurulan duvarın Atlantis içinde kurulduğudur. İkinci diyalog olan Kritias ise günümüze eksik olarak gelmiştir. Burada ise Platon’un ideal devlet yapısı Atlantis üzerinde anlatılır. Mükemmeliyetçi Atlantis’e Tanrısal sıfatını ekler ve “Devlet” isimli kitabında yer alan birçok hipotez, öğreti Atlantis için vurgulanır. Üçüncü diyalog olan Hermocrates ise tamamen kayıptır. Platon’un Atina’yı dizginlemek ve olası felaketlerden uzak tutmak için Atlantis kendi icadı, asla varlığı olmayan alegorisidir. Öğrencisi olan Aristoteles ise Atlantis için “Onu yaratan da, yok eden de aynı kişidir.” demesi bu hipotezi desteklemektedir. Biraz daha kafa yorulduğunda ve Platon’un eserlerine tabi kalındığında bu durum; “cennete geri dönme özlemine ya da mükemmel halkı örneklendirmeye, belki de Atina halkının mitlere olan inancını daha da perçinlenmesine” yarayan savdır.

    Atina, Sparta ve Yunan halkları her zaman mükemmel insan ırkını yakalamak için uğraşmışlardır. Özellikle Sparta bu konu da diğerlerinden bir tık öndedir. Çocukları doğduklarında şarapla yıkar ve vücutlarında en ufak bir sorun olanları ölüme terk ederlerdi. Mükemmel ırkı yakalamak için zinayı meşru kılar ve bu konuda halkları desteklerlerdi. Özellikle Kanun Koyucu Lykurgos bu amaca hizmet etmiş ve sayısız reform ile yasayı haklarına sunmuştur.

    Atlantis’in ilham edildiği en bilinen kitap ise Jules Verne in Deniz Altında 20 000 Fersah adlı eseridir. Kitap dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Beyaz perdeye baktığımız zaman ise 2001 yılında Disney tarafından animasyon olarak yapılan Atlantis: Kayıp İmparatorluk’tur.

    Konum olarak bazı savlar ise bizim Çanakkale’mizi göstermektedir. Birçok eserde yine Atlantis’in Troya olduğu belirtilmektedir. Son dönem yapıtlarından olan ve Gisbert Haefs in kaleminden düşen Troya dır. Bunların dışında ise farklı bir Kayıp Kıta olan Mu’yu Mustafa Kemal’in bir komisyon kurarak araştırmak istemesi ve MU’nun Türklerle ilişkilendirilmesi Mustafa Kemal’in bilinmeyen yönlerini ve dahi merakını bizlere göstermektedir.

    Okuduğumuz kitap 79 sayfa ve resimli bir şekilde bizlere Atlantis hakkında çok sağlam kaynaklarıyla beraber bilgiler sunmaktadır. Çevirisi ise harikulade ve okuyucuyu asla sıkmayacak bir dildedir. Gerek merak gerek ise bilgi olarak okunacak naçizane kitaplar arasındadır.

    Sonuç olarak Atlantis asla bulunamayacak bir mit olarak dünyamızda varlığını sürdürecektir. Gerek inanalım ya da inanmayalım bu tür gizler bize her zaman bizlere heyecan verecek ve takibini yaptıracaktır. Bu hususta Platon’u ayakta alkışlamak istiyorum.

    Sözün özü; ben kitabı aşırı derece sağlam kaynaklara dayandırılmış ve layıkı ile araştırılmış buldum. Gözü kapalı küçük dostlarımda dâhil herkesin okuyup, seveceğine inandığım bir eserdir.

    Sevgi ile kalın.
  • Lisede paragraf netlerim artsın diye zorla okutulmak istenen kitap. O zamanlar okumadığım için kendimi şanslı görüyorum. Lisedeki arkadaşlara da Montaigne okumamalarını tavsiye ediyorum. Zamanı gelince o sizi bulur ;)

    Yaşam – Ölüm – Zaman hakkında kafamda bazı ışıklar yaktı kitap. Kendimi kitabı okumadan öncekine göre hem daha değerli, hem daha değersiz hissetmeye başladım. Bir karanlık aydınlanırken içimde, bir aydınlık puslandı. Benim kafam karışıktı zaten hep, kafamdaki şemalar hep bir düzensizdi ama gördüm ki Montaigne’in kafası da benden daha az karışık değilmiş. Bir sayfada, kendi ölümünü seçenleri alkışlarken, başka bir sayfada inadına yaşayanlara alkış tutmuş mesela..

    Dünya klasikleri okumanın benim için en güzel yanı, bizden bir şeyler bulabilmek. Tolstoy, Cervantes derken nihayet Montaigne’in de dilinde Türk hükümdarları, Türk padişahları… Yavuz Selim’i, Sultan Fatih’i, Emir Timur’u bu adamlara öğreten, kitaplarına yazdırtan, şu çağda dünyaya okutturan ferasetten bu neslinde üzerinde yağdır Allah’ım, Amin.. ( Yazıya başlarken böyle bitireceğimi hiç düşünmemiştim..niye böyle oldu ki asskaljdl )
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 29. kitap oldu. Hugo Kısa Roman Ödülünü de kazanmış bu kitap, önsözü saymazsak toplamda 55 sayfalık bir eser. Ancak hacmine kıyasla sarsıcı bir içeriğe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    Kitap, Huckster Yasası denen bir kanunun kabulü ile ortaya çıkan reklamsız bir gelecek toplumunu anlatıyor. Huckster Yasası'nın kabulü ile satıcılar markalarını, ürünlerinin içinde veya üzerinde bulunan, yalnızca ürünün kullanımı veya yerinde satışı sırasında sergilenen teşhirlerle kısıtlamak zorunda kalıyorlar. Aslında ilk bakışta, her yeri saran reklam panosu, logo, slogan, tanıtım gibi şeylerden bıkmış günümüz insanları için, reklamsız bir gelecek bir ütopya gibi gelebilir; ancak karşı karşıya olduğumuz dünya yazarın da kitapta sıklıkla ifade ettiği üzere bir distopya.

    Kahramanımız ise P. Burke isimli on yedi yaşında çirkin ve hastalıklı bir kız. Çok zor bir hayat süren, geleceğin ona yaşam şansı tanımadığı birisi ve bu hayata daha fazla dayanamayıp sonunda intihar ediyor. İntihar etmesi sonucunda ise kendini hastanede buluyor ve şans eseri, zorlu ve sefil yaşamı baştan aşağı değişiyor. Hastanedeyken bir yayın şirketinden ona bir teklif sunuluyor ve teklifi kabul etmesiyle yeni bir dünyaya adım atıyor.

    Teklif ise, reklamların yasak olduğu bu gelecek dünyasında, tüketim ürünlerini teşhir ederek, ürünlerin gizlice reklamını yapmak. Tıpkı bizim sosyal medya fenomenlerinin şu an yaptığı gibi. Günümüzde markalar reklamını yapabilmek için sosyal medya fenomenlerini giydirip kuşatıyor veya evine tonlarca içecek gönderiyor. Fakat kitaptaki ikonların günümüz fenomenlerinden bir farkı var. Bu ikonlar bir insan ürünü olarak tasarlanıyor, yani bir çeşit andoid olarak uzaktan kumandalı olarak yönetiliyorlar. Gerçi günümüzdeki fenomenlerin birçoğunun da uzaktan kumandalarla yönlendirildiğini söylesek yanlış söylemiş olmayız herhalde... İşte GTX isimli yayın şirketi bu şekilde Huckster Yasaları'nın getirdiği reklam yasağını delmiş oluyor ve bunu yasal bir şekilde yapıyor. Öncelikle tabii Burke'ün ismi değiştiriliyor ve Delphi oluyor. Zamanla Delphi tüketiciler tarafından seviliyor ve plan başarıya ulaşıyor. Böylece, Delphi de kariyer basamaklarını hızla tırmanıyor.

    Bu noktada Delphi'nin hayatının ve çektiği acıların bana Kemal Sunal'ın Yüz Numaralı Adam filmini hatırlattığını da belirtmeden geçmemeliyim: https://www.youtube.com/watch?v=dMKmdoJ-sTo Kim bilir belki de Yüz Numaralı Adam filmimiz bu kitaptan ilham almıştır...

    Zamanla Delphi, GTX şirketinin yönetim kurulu üyelerinden birinin oğlu olan Paul Isham isimli genç bir çocuk ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Ancak Delphi bir kukla olduğu için aşık olması yasak, daha doğrusu imkansız. Bu noktadan sonraki konu ise oldukça hüzünlü bir şekilde devam ediyor ve kitabın sonunda oldukça sarsıcı bir son sizleri bekliyor.

    İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum en ince kitap olmasına karşın, içeriği bir hayli doluydu ve oldukça duygu yüklü bir kitaptı. 1 günde okunabilecek bir bilimkurgu kitabı isteyenlere öncelikli tavsiyemdir.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.
  • Düşündüren somut örneklendirmenin arkasında soyut mesajlar içeren bir anlatımı var .Kitabın methini çok duyuyoruz . Özellikle de dünya klasikleri severler tarafından şu ana kadar beklentimi karşıladı diyebilirim.Bazı sayfaları 2 kez okuduğum oluyor ,sindirilerek okunması gerektiğine inanıyorum. Kitaptan bir cümle 'evindesin, ve orada kral sensin.Herkes evinde kral değil midir zaten ' çok hoşuma gitti. Umarım benim kadar okumaktan zevk alırsınız.