• İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 25. kitap oldu. Şu ana kadar serinin içerisinde okuduğum en gerilimli ve en gizemli kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın başındaki yorucu bilimsel betimlemeleri ve anlatımları bir kenara bırakırsak, soluk soluğa okuyabileceğiniz bir kitap.

    Aslında bu kitabın incelemesini yazmak bir hayli zor. Benim gibi bilimkurgu incelemeleri yazmaya alışkın birisi için bile gerçekten zor. Çünkü bilinmeyen bir gezegene giden ve henüz teknolojik olarak ulaşamadığımız donanımlara sahip bir uzay gemisinin yaşadıkları anlatılıyor. İlk paragrafta da belirttiğim gibi kitabın içerisinde büyük bir gizem var ve bu gizem kitabın sonuna kadar da açıklığa kavuşmuyor.

    Kitabın konusu ise, klasik bilimkurgu romanlarında karşılaşacağımız cinsten bir konu. Regis III isimli gezegene yaptığı keşif sonrasında bilinmeyen bir sebeple kendisinden hiçbir haber alınamayan bir uzay gemisi vardır. Bu uzay gemisinin ismi Kondor'dur. Tabii Kondor'dan hiçbir haber alınamamasından sonra Dünya, bu uzay gemisiyle ilgili bilgi alması ve mürettebatını bulması için bir başka gemiyi, "Yenilmez"i, Regis III'e gönderir. Kitaptaki kahramanlarımız da Yenilmez'in içerisindeki mürettebattır.

    Ancak Yenilmez de Regis III'e indikten kısa bir süre sonra Dünya ile bağlantısını kaybeder. Regis III görüntü olarak çölü andıran bir yerküreyi anımsatsa da birçok yönden Dünya'dan farklılık arz etmektedir. Yenilmez, zamanla kardeş gemisi olan Kondor'u bulur. Fakat mürettebatı bilinmeyen bir sebeple ölmüş durumdadır. Akabinde ise bazı araştırmalar yaparak bazı sorulara cevaplar aramaya başlarlar. Bu sorular gerçekten ilgi çekici ve tartışmaya açık sorulardır. En belirgin soru ise şudur:

    Evrende yaratılan her şey insanlık için midir?

    Yani insanoğlu başka bir gezegene gittiğinde de tıpkı Dünya'daki gibi hükümdar olmaya devam mı etmelidir, yoksa misafir gibi mi hareket etmelidir? Gidilen gezegendeki farklı yaşam formlarının da yaşamasına veya barınmasına müsaade edilmeli midir, yoksa bu zamana kadar olduğu gibi gittiğimiz yerleri de yıkarak yeni bir insan imparatorluğu mu kurulmalıdır?

    Ayrıca uzay gemisinin isminin "Yenilmez" olmasının yazar tarafından tesadüfen seçilen bir isim olmadığını düşünüyorum. Bu isim, insanoğlunun evrene bakış açısını, kibrimizi, yok etme içgüdümüzü ve kendimize olan aşırı güvenimizi yansıtan ince bir detay olmalı.

    Kitabın ana karakteri Rohan ise, empati duyguları güçlü olan(insan dışındaki varlıklarla da empati kurabilen) ve insanoğlunun artık her şeye müdahale etmemesi gerektiğini düşünen bir bilim insanıdır. Tabii bu düşüncelerini kitapta açıkça dile getirmiyor. Bunlar onun kurduğu cümlelerden çıkardığım benim varsayımlarım. Bir düşünelim, hangimiz başka bir gezegene gitsek, o gezegenin de insanlara ait olduğunu düşünmeyiz ki? Bir başka deyişle, orada başka türlü bir yaşamın veya düzenin olabileceğini düşünerek gezegene müdahale etmememiz gerektiğini düşünürüz ki? İşte Stanislaw Lem tam olarak bu noktada Rohan'ı karşımıza çıkararak kendi düşüncelerini bizimle paylaşıyor bence. Gerçekten de farklı bir bakış açısına sahip.

    Fazla uzatmadan, kitabı ve konusunu çok beğendiğimi; fakat çevirisini hiç beğenmediğimi söylemem gerekiyor. Kitabın çevirisi Seda Köycü tarafından çevrilmiş ve bence oldukça kötü. Çünkü düşük, zorlayıcı, anlamsız ve uzun cümleler, kitabın akıcılığını bir hayli baltalamış. Keşke daha akıcı bir dille çevrilseydi de duraksamaya mahal vermeden bir çırpıda okuyabilseydim. Bu haliyle yorucu bir okuma oldu benim için.

    Yazarı eleştirebileceğim tek konu ise, başlardaki bilimsel terimlerin fazlalığıydı. En sevdiğim özelliği ise, bazı durumları anlatmak yerine sezdirmesiydi. Kesin yargılara varmayan ucu açık ve düşünmeye yönelten tarzı, tam bir bilimkurgu roman özelliği gösteriyordu.

    İlk defa bilimkurgu okumak isteyenlere tavsiye eder miyim bilemiyorum; ama gerilimli ve aksiyonlu bir bilimkurgu roman okumak isteyenlere tavsiye ederim.
  • Sonu çok hüzünlü biten çocuk kitabı. Daha doğrusu isim olarak çocuk kitabı .. Okunduğunda ise sizi adeta çocukluğunuza,mahalle oyunlarına ve eskiye dair daha bir çok şeye götüren mükemmel bir kitap. Boşuna dünya klasikleri kategorisinde değil. Kitap başında geçen bilya çalma olayının , kitabın çocuk kahramanlarının heykellerinin günümüzde Budapeşte ‘de de sergileniyor olması yapıtı ölümsüz kılmış. İnsanın içine hüzün serpen , tatlı bir kitap.
  • İş Bankası Türk Klasikleri'ni günümüz Türkçesi ile yeniden basmaya başladı. Ben de hazır fazla kitap yokken seriyi kütüphaneme eklemek istediğim için ilk 6 kitabı almıştım. (Şuan 7 de geldi sanırım.)

    Halley kuyruklu yıldızının Dünya'ya çarpacağı söylentisi üzerine bu işlere gönül vermiş amma kıymeti anlaşılamamış İrfan Bey'in kadınlarla arası pek iyi değildir ve intikam fırsatı kolladığından, kuyruklu yıldız için ben sizi iyice bir korkutayım da görün düşüncesi ile her akşam mahalleli kadınları evine toplayıp felaket tellallığı yapması ile başlıyor hikaye.

    Çoğu kişi kitabın başındaki mahalleli kadınların diyaloglarını sıkıcı bulmuş fakat ben bu kısımda çok eğlendim. Aksine kitap ilerledikçe fizik ve uzay üzerine verdiği uzuuun uzuuunn anlatımlar beni çok sıktı. ( Sayısalcılar eqlesin.)

    Kitabı çok beğenemedim sonu kuyruklu yıldızdan Yeşilçam'a döndü ama sorun bu da değildi. Ne aşk doğru düzgün iletilmiş okura, ne kuyruklu yıldız korkusu, ne de kurgu. Basit geldi biraz açıkcası havada kalan, oldu bittiye gelen anlatımları sevmiyorum.

    Kadının Türk toplumundaki yeri ve kadına yaklaşım üzerine fikirleri ve söylemleri güzeldi. Sorgulamaya sebep olan yazarlara selam olsun.

    Gürpınar dede biraz "Kuyruklu Yıldız çarpiyeeah, dünya yok oliyeahh, birileri sürekli felaket tellallığı yapıyeahh... Çarpacak çarpacak dediniz dediniz hani dünya dönüyor." hicvi yapmak için bu kitabı yazmış, kitabın ön sözünde ve son notta da bunu belirtmiş zaten. İnanmayın bunlara, bunlar yalancı, bunlar kaostan besleniyor, bunlar her fırsatta moral bozuyorlar demiş. :)

    Klasikleri okumaya devam edeceğim tabii. Bu kitap da edebiyatımızın önemli eserlerinden birisi olarak ele alınarak okunabilir, fakat beklentinizi yüksek tutmazsanız daha iyi olur.
  • Dikkat!!! Spoiler içerebilir...

    *Kısa Bilgi *
    Rus yazar Fyodor Dostoyevski tarafından Rus Habercisi adlı edebiyat dergisinde, on iki ayda yayımlanan romandır. Daha sonra tek cilt olarak yayımlanmıştır. Neredeyse her kitabı Dünya Klasikleri arasına girmiş olan Dostoyevski'nin en çok ilgi gören, beğenilen romanıdır. Dünya Edebiyatı'nın en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.

    *Konusu*

    Rodion Romanoviç Raskolnikov,sefalet içinde yaşayan, üniversite ile ilişiği kesilmiş bir hukuk öğrencisidir. Borç aldığı tefeci kadını öldürmeyi planlar. Bunu yapmakta zorlansa da bunu yapar. Ancak beklemediği, göz ardı ettiği bir detay vardır. Cinayet anında tefeci kadının kız kardeşi Lizaveta da oradadır. Raskolnikov onu da öldürür. Raskolnikov borcundan kurtulur, ama vicdan azabından asla... Romanın sonunda Raskolnikov, kız arkadaşına olan aşkını ve işlediği cinayeti itiraf eder ve teslim olur.

    *Raskolnikov Sendromu*

    Kitabın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov 'un kitabı okuyan kişilerin üzerinde bıraktığı etkilerden dolayı "Raskolnikov Sendromu" adında bir sendrom bile varmış. Raskolnikov;zeki, cesur, hayalleri için faaliyetlerde bulunan yalnız ve tuhaf bir adamdır. Öyle ki hukuk öğrencisi olmasına rağmen hayalleri için cinayet işlemekten kaçınmaz. İnsanların kendisi hakkındaki görüşlerini takmayan biridir. Neredeyse tüm zamanını hayallerini ve onları gerçekleştirme yolundaki hamlelerini düşünerek geçirir. Düşünmek eylemini bir iş olarak nitelendirir. Ancak fazla düşünmesindendir ki kafasındaki bazı çelişkiler onu yiyip bitirmektedir. Hayallerine ulaşma yolundaki planları da çelişkili düşünceler ile doludur. Her ne kadar hayalleri için cinayet işleyemeyeceğini düşünse de kafası karışıktır.
    "Aman tanrım! diye haykırdı. Gerçekten de, kadına vurup beynini parçalamak için elime baltayı alabilir miyim?Ilık, yapışkan kanların üzerinde yüzebilir miyim? Kilitleri kırmak, paraları çalmak, tir tir titremek... Elimde... Baltayla... Her yanım kanlar içinde bir yerlere gizlenmek... Benim yapabileceğim işler mi bunlar? Tanrım olacak şey mi bu? Yaprak gibi titriyordu. Sonra da derin bir şaşkınlıkla şöyle sürdürdü :Neler söylüyorum ben? Zaten, bunları yapamayacağımı çok iyi biliyorum. O halde ne diye kendimi böyle üzüp duruyorum?... "sözleri Raskolnikov'un kafa karışıklığını en iyi anlatan satırlardır. Ancak bütün bu kötülük dolu düşüncelere rağmen sadece bir kez beraber içki içtiği Memur Marmeladov öldükten sonra zor durumda kalan ailesine, annesinin kendisine yolladığı paranın tamamını verebilecek kadar da yufka yüreklidir. İnançsız bir genç olmasına rağmen meleği, sevdiği, büyük aşkı ve onu hayata bağlayan tek ümidi Sonya için:"Onun inançları neden benim de inançlarım olmasın?" diyerek tanrıya iman eder. Ayrıca Raskolnikov bir çok edebiyatçı tarafından en karizmatik roman karakteri olarak nitelendirilmiştir.

    *Gölgede Kalan Karakter Razumihin*

    Raskolnikov'un tek dostu, can yoldaşı, kardeşine eş olarak seçtiği kankasıdır. Raskolnikov'un gölgesinde kalmış, müthiş bir dost ve roman kahramanıdır. Kitabı okuyan bütün okurlara"Var mı ulan böyle dostluk? "diye sorgulatacak kadar iyi bir dosttur. Her şeye rağmen Raskolnikov'un gölgesinde kalmış ve hak ettiği değere ulaşamamış diye düşünüyorum.

    *Yazıldığı Dönem *

    19.yy.Rus toplumsal yaşamı ve düşünsel ortamı büyük çalkantılarla doludur. Bu dönemin etkisi kitapta sıkça karşımıza çıkmaktadır.

    *Özellikleri*

    Kitapta insan ruhunun derinliklerine başarılı bir şekilde inilmiştir. Zaman-Mekan-Karakter çatışmaları çok iyi tasvir edilmiştir. Çevrenin ve toplumun insan ilişkileri üzerindeki etkilerine değinilmiştir. Dostoyevski'nin üslubu ve yarattığı karakterler çok gerçekçidir. Psikolojik tahliller oldukça başarılıdır.

    *Üzerimde Bıraktığı Etki*

    Kitabı ilk defa kuzenimin evinde görmüştüm. İsmi çok ilgimi çekmişti. Kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim.
    Kitabı alıp, okumaya başladığımda her sayfasında kendimi buluyordum. Dostoyevski öyle bir yazar ki olayların içinde hissettiriyor. Raskolnikov'un yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı düşündürüyordu. Okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran kitaptır. Hiç düşünmeden 10 puan verdim. Suçu, sevgiyi, dostluğu, aşkı, kavgayı, çaresizliği, yaşam mücadelesini, vicdanı ve yalnızlığı bu kadar iyi işlemiş bir yazar ve kitabına daha düşük bir puan verilemezdi.

    Zaman ayırıp okuyan herkese çok teşekkür ediyorum :)))
  • Merhaba arkadaşlar! Bugün gene güzel bir romanın incelemesi için birlikteyiz. Sevdiğim ve tüm kitaplarını okuduğum Dan Brown’un “Melekler ve Şeytanlar” kitabını enine boyuna ele alarak düşüncelerimizi karalamaya çalışacağız. İncelememin size faydalı olacağı düşüncesindeyim ve bizzat kitabı okuyanlar içinde ayrı bir deneyim olacağı düşünmekteyim. O zaman şimdi yavaş yavaş romanımıza geçelim mi? Geçelim, geçelim!!!

    Birçok okurumuzun, Dan Brown’un bundan önceki ya da sonraki kitaplarını okuduğuna eminim. Özellikle, Da Vinci Şifresi’ni okuduktan sonra, Dan Brown'ın Melek ve Şeytanlarını okuyanlarınızın daha bir keyifle okuduğunu görür gibiyim. Bu incelemeyi okuyacak çoğu okura şu soruyu sormak istiyorum: "Melekler ve Şeytanlar’ı, Da Vinci Şifresi ile nasıl kıyaslayabiliriz ki?" Cevap çok basit: Eğer Da Vinci Şifresi’nin tadını çıkarabiliyorsan, o zaman Melekler ve Şeytanları okurken hiç sıkılmayacağına, yabancılık çekmeyeceğine ve tadını çıkaracağına eminim. Bu sebepten kıyaslamak pek mümkün değil gibi. :)

    Melekler ve Şeytanlar biz okurlara, Harvard Üniversitesi'nde görevli, simge bilim profesörü Robert Langdon'un karakterini iyi bir şekilde tanıtıyor. Kahramanımız romanımızın başında, İsviçre'nin Cenevre şehrinde bulunan, dünyanın en büyük bilimsel araştırma merkezi olan CERN'in direktörü Maximilian Kohler'den gelen bir telefon görüşmesiyle gecenin ortasında uyandırılıyor. Araştırma merkezinin en iyi fizikçilerden Leonardo Vetra, göğsünde "illuminati" sözcüğü yazılı bir şekilde, hayvan damgalanır gibi dağlanmış ve öldürülmüştür. Ünlü fizikçinin göğsüne dağlanmış bu yazı, uzun yıllar önce kurulmuş olan, fakat yüzyıllardır faaliyette olamadığı düşünülen gizli bir kardeşlik tarikatı “illuminati”ye aittir ve geçmişte bu tarikatın üyelerinin birçoğu da kilise tarafından öldürülmüştür.

    Cinayet kurbanı Leonardo Vetra, dünyanın önde gelen fizikçilerinden sadece biri değil, aynı zamanda bir Katolik rahip idi. O ve kızı Victoria, CERN'de karşı madde ile ilgili olan çalışmalarını birlikte yürütmekteydiler. Vetra ve kızı, antimaddeyi yaratmak için dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısını kullanıyorlardı ve madde ile etkileşime girmeyecek şekilde, antimaddeyi güvenilir bir şekilde kutular içine almayı başardılar. Fakat cinayet mahallinde yapılan ufak bir tahkikat ile, antimaddelerden bir tanesinin olduğu kutunun kayıp olduğu anlaşılır. Bu esnada Vatikan’da bulunan güvenlik kameralarına yansıyan bir görüntü, herkesin dikkatini buraya çekmeye fazlasıyla yetecek ve artacaktır bile. O ana kadar, orada bulunan kimsenin bilmediği bir yerde, bir kutu içinde ve temassız olarak bir boşlukta dururcasına havada asılı olan antimadde görünmektedir. Artık herkes antimaddenin Vatikan’da bir yerlerde olduğundan emindir ve Kohler acil bir şekilde Vatikan’a çağrılır. Bir kutu içinde olan antimadelerden herhangi birisi, birbirinden ayrılmak suretiyle manyetik sistemden çıkarılırsa, antimaddeleri güvenli bir şekilde askıda tutması gereken yedek piller 24 saat boyunca bu amaca hizmet etmek için devreye girerler. Bahse konu bu 24 saatlik sürenin olumsuz tamamlanmasıyla, her iki antimadde de çarpışacak ve bugüne değin görülmemiş bir güçte patlama yaşanacaktır.

    Lenoardo Vetra, bir Big Bang arayışında olduğu ve onu simüle etmek istediği için antimaddeyi yarattı. Deneyimlemek istediği bu şey, aslında Tanrı'nın var olduğunu, Tanrı'nın evreni yarattığı gibi yeni bir madde ve antimadde oluşturabildiğini kanıtlayacaktır. Yine de Vetra'nın öldürülmesi, kutulardan birinin çalınmasını engelleyememiştir. Kutu içerisindekileri kimin çaldığı ve bununla ne yapmayı planladıkları sorusu yakında cevap bulacaktı.

    Antimadde, sadece Vatikan'ı tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda son ölmüş olan Papa sonrasında devamında yerine geçecek olan yeni papanın seçilmesi hususunda ağırdan alan Katolik Kilisesi'nin kardinalleri ve şehir içinde bir tehlike arz etmektedir. Kutsal Kilisenin yasalarına göre, Kardinal Heyeti’nin, görevi devir alacak olan yeni bir papa seçilinceye kadar, kalmaları gereken Sistine Şapeli'nde kilitlenmeleri gerekmektedir. İçeride, aheste aheste seçim ilerlerken, dışarıda tek tek öleceğinden haberleri olmayan dört kardinal ve belki de yok olacak Vatikan Şehri sokaklarında bu seçimin sonucunu bekleyen binlerce masum insan vardır. Tüm bu yaşananların dışında, arka planda olan hırsızın bir tek dileği vardır; Katolik Kilisenin yüzyıllardır bilim adamlarına ve illuminati'ye karşılık olan tutumunu, davranışını, düşünceleri çürüterek onu yok etmektir…

    Langdon ve Victoria Vetra için zamana karşı bir yarış başlamıştır. Sanat tarihi ve dini semboloji de geniş bir arka plan gerektiren ipuçlarını bulmak için arşivleri ve eski gizemleri inceleyip çözmeleri gerekmektedir. Kahramanımız Robert Langdon, tüm bu gizli ve saklı kalmış şeyleri ortaya çıkarabilmek adına, üstün zekâsından, bilgi birikiminden, uzman olduğu her şeyden fayda sağlayabilmek için elinden gelenin en iyisini yapar. Langdon, her bir gizemi ve bulmacayı çözmek için gerekli olan eksik parçaları bulmak adına önüne çıkan her gizemi yeterince anlar bu cevaplar da onu birinden bir diğerine götürür. Victoria güzel, sert, zeki bir kadındır ve artık kendisini babasının cinayetinin intikamını almaya adamıştır. Her ikisi de, illuminati'nin bir adım yakıdır, ama İsviçreli Muhafızlar ile Vatikan Şehri'nde kime güveneceklerini kesin olarak bilmemektedirler. Bu macera ve kovalamaca onları tarihi kiliseler, çeşmeler, mahzenler, unutulmuş pasajlar, gizli geçitler ve katakomlara götürecektir. Ölüm onları her fırsatta teğet geçse de, bir biçimde ya da bir başka şekilde enselerinde takip etmektedir.

    O zaman şimdi, Melekler ve Şeytanlar ve Da Vinci Şifresini karşılaştırılmanın zamanı geldi diyebiliriz. Öncelikle bazı yönlerinden dolayı, Melekler ve Şeytanlar, Vatikan Şehri'nin yok edilmesini önlemek için antimadde ve patlayacak olan bomba yarışı/macerasından dolayı daha bir şüpheci hikâyeye sahiptir. Her iki kitap da bir katili, Langdon'un sevdiği yakın birinin ölümüne üzülmesini, sanat tarihini, dini sembolojileri ve gizli topluluklar hakkında kapsamlı bilgi birikimi olan güzel bir kadını konu olarak ele alır. Robert Langdon’un zekâsı, karakteri ve kendisinin romanda kadınlar için olan çekiciliği, kendisini sevilen bir kişilik olarak algılamamızı sağlar. Dan Brown'un yazım tarzı, edebiyatta asla bir dünya klasikleri gibi yer edinmeyecek olsa da, açıkça ifade etmek gerekir ki, yazar bu iki kitabı kaleme alarak daha da olgunlaştı. Bazı mantıklı düzenlemeler onu daha sıkı ve daha odaklanmış bir yazar haline getirmiş olsa da, Melekler ve Şeytanlar hala oldukça keyifli bir okuma türüne sahip kitaplardan birisidir diyebilirim. Konuyla ilgisi olan, bu tür romanları sevenler ve her şeyi birbirine bağlayan tuhaf bilgilerle dolu gerilim ve gizemleri merak edenler için, Melekler ve Şeytanlar kitabını temin ediniz ve kendinize rahat, konforlu bir sandalye bulunuz ve son sayfasına kadar tadını çıkarınız derim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • AĞUSTOS 2018 KİTAP RAPORU:
    1 – Can – Andrey Platonov
    2 – Bir Delinin Hatıra Defteri, Palto, Burun – Gogol
    3 – Aziz Bey Hadisesi – Ayfer Tunç
    4 – Mağara Arkadaşları – Ayfer Tunç
    5 – Savaş Günlükleri – Kont Galeazzo Ciano
    6 – Gülün Öteki Adı – Mine G. Kırıkkanat
    7 - Muhteşem Vahşi Dünya – Andrey Platonov

    Ağustos ayında vazgeçemediğim yazar Ayfer Tunç ve sıkı bir edebiyat okuru olarak geç keşfettiğim için gerçekten hicap duyduğum Rus öykücü Andrey Paltonov’un ikişer kitabını okudum. Platonov’u, yazarla henüz tanışmamış sıkı okurlara özellikle öykü türünden hoşlananlara mutlaka öneriyorum.
    Gogol’un farklı zamanlarda okuduğum öykülerini İş Bankası yayınları tek kitap olarak biraraya getirmiş. Öyküleri bu kitaptan tekrar topluca okuma imkanım oldu. Kitabın özellikle bu baskısı tüm kütüphanelerde bulunmalı ve orta öğrenim ve sonrası tüm gençler klasikleri okumaya bu kitapla başlamalıdır diyorum.
    Gülün Öteki Adı, tarihte yaşanmış bir katliamı anlatan, Ortaçağ engizisyonunun tarihten sildiği Kathar mezhebinin orataya çıkışını, yükselmelerini ve yayılmalarını, Şeyh Bedrettin ile ilişkilerini, dünyaya özellikle orta Avrupa ve Balkanlara etkisini inceleyen kısa ama verdiği mesajlarla güzel bir kitap. Ortaçağ tarihine meraklı okurlara önerimdir.
    Ayın kitabı “Savaş Günlükleri” oldu. Kitabın okuma süresi neredeyse 15 günü buldu. Günlük formatında olduğu ve oldukça fazla karakter ismi geçtiğinden dolayı hızlı okumaya imkan tanımıyor. Özellikle karakterlerin listesi kitabın başında listelendiği için sürekli başa dönmek, dipnotlar yetersiz olduğu için sık sık Google aramaları yapmak zorunda kalıyorsunuz. Bu handikapların dışında II. Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en önemli kırılma noktalarından birisini Faşist İtalya tarafından görmek açısından çok değerli bir kaynak kitap. Okurken biraz tarihi altyapı gerekmekle beraber bu türün meraklılarına özellikle tavsiye ediyorum.
    Ömrümüzden bir Yaz mevsimini daha uğurlarken kitap okumanın en güzel yaşandığı Sonbahar mevsimine merhaba diyoruz.
    Sağlığımız ve huzurumuz yerinde olsun da hep böyle okuyalım ve paylaşalım.