YAŞADIĞIM ZİHİNSEL DÜŞÜŞÜN ilk gününde kumsalda yürüdüm ve Memphis'ten beri gözümü tırmalayan şeyi gördüm yine. Hemen herkes önündeki ekrana bakıyordu. İnsanlar Provincetown'ı çektikleri selfilere arkaplan olarak kullanıyor, kafalarını kaldırıp okyanusa ya da birbirlerine nadiren bakıyor gibilerdi. Ama bu defa "Hayatınızı boşa harcıyorsunuz, bırakın şu telefonu" diye değil, "Verin şu telefonu, bana verin!" diye bağırasım geldi.
Sesli kitap veya müzik dinlemek için iPod'umu her açtığımda gürültü azaltan kulaklıklarımı da açmam gerekiyordu ve her seferinde şu sesi duyuyordum: "Johann'ın iPhone'u aranıyor. Johann'ın iPhone'u aranıyor." Bağlantı kurmaya çalışıp kuramayan Bluetooth "Bağlantı kurulamıyor," diyordu üzgün üzgün. Bana öyle geliyordu. Fransız felsefeci Simone de Beauvoir ateist olunca dünyanın sessizliğe büründüğünü söylemiş. Ben de telefonumdan uzak kalınca dün-yamın büyük kısmı ortadan kaybolmuş gibi hissettim. O ikinci hafta sona ererken yokluğu beni kızgın bir paniğe sürükledi. Telefonumu istiyordum. E-postalarımı istiyordum. Hemen. Evden her çıktığımda telefonum orada mı diye cebimi yokluyor, olmadığını fark edince sendeliyordum. Vücudumun bir parçasını kaybetmiş gibiydim. Gençliğimde günler boyunca yatağa uzanıp sadece kitap okuyarak geçirdiğim zamanları düşünüp kitap yığınlarıma yöneldim. Ama o âna kadar Provincetown'da alelacele, hiperaktif bir şekilde okuma yapıyordum - Charles Dickens kitabına, blog yazısı içinde hayati bir enformasyon ararmış gibi göz gezdiriyordum. Damıtmaya dönük manik bir okuma yapıyordum. Tamam, anladık, çocuk öksüz
Sayfa 53 - Metis/Ağustos 2025/10.basım/İstanbul