Şimal, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'yi inceledi.
 01 Nis 05:30 · Kitabı okudu · 24 günde · Beğendi · 9/10 puan

Merhabalar değerli inceleme okuyucuları.. 1 nisan ın ilk dakikalarında bir inceleme ile daha karşınızdayım efendim..
Anlatmasam hayatta olmaz diyerekten yavaştan başlıyorum.. Dur sakın anlatma okuycam ben diyenler burda bırakabilir nitekim az buçuk spoi içerir benden söylemesi :) çok spoi isteyenler akşam yemeğini yerkene ana haber bültenlerine ve gazete 3. Sayfalarına bakabilir Esra Erol izleyebilir Seda Sayana konuk olabilir :) en arızalı tipler malum orda :) hepsini toplayıp bahsi geçen denize sırtı dönük hastaneye götürseniz yeri var :)
Ne alaka diyorsanız başlıyorum ...azcık spoisiz tadı çıkmayan incelemeye ..hazırsanız :)
Bu arada bina neden denize sırtı dönük yapılmış diye meslek icabı merak ettiğim soruya da KANSIZ bi mimarı anlatarak cevap vermiş :) hala hayretteyim mesleki ince ayrıntılarla dolu mesleği mimar olmayan yazarın nasıl bu kadar isabet ettiği konusuna !!! BRAVO demeden geçemeyeceğim..

Öncelikle belirteyim ki Ayfer Tunç un ilk okuduğum kitabı, mendebur,kadir kıymet bilmez, adıyla müsemma olmayan Aziz bey in oh olmuş dedirten hadisesini okuduktan sonra okuduğum bu ikinci kitabı o kitabını ben diyim yüz siz deyin 1000 katlar.. yani o kadar çok karakter var ki sevgili pek zeki yazarımız arkaya bi sözlük hazırlamış kim kimdi diye :) arada açıp bakmayan zaten kitabı okumuş sayılmaz bence.. gerçi kapağından tut redaksiyonundan çık tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış olmaları ara ara okurken helal olsun dedirtti..hiç yazım imla hatası olmaz mı olmaz ve karakter enflasyonu içinde ilk defa adı geçenleri koyu yazmak çok iyi fikir ve anlatımın içindeki konuşmaları italik yazmak hele hele de tam da o karakterin söylediği şekilde ...HELAL OLSUN ..
yazı puntosu küçüktü vay okurken gözlerim kör oldu falan diyecekler varsa hemen vazgeçsin derimmm!!bu haliyle bile 464 sayfa tutan kitap iki üç cilt olurdu yoksa.. zaten Maşallah dediğim yazarımızın ticari kaygısı olsa her sayfada anlatılan, nerdeyse her hissini ve yedi ceddini öğrendiğiniz, ilerleyen sayfalarda diğer karakterler ile zamanda ileri geri sararak yolları kesişen ve de çoğu zaman ohh tam da bu karaktere layık bir akibet dediğiniz olaylardan inanın en az yüz kitap çıkardı..Diyorum!! belki az bile demişimdir yani..yine HELAL OLSUN..
Şimdi soruyorsunuz belki iyi tamam da ne anlatılıyor kardeşim diyenlere de söyleyim.. adından belli olduğu üzere 'bir deliler evinin YALAN YANLIŞ anlatılan kısa tarihi' adındaki ve kısaca YALAN YANLIŞ diye geçen kitapta anlatılan olaylar ve mekanlara yalan yanlış diyebilirsiniz ..çünkü daha önceden kitabı okuyan ve Samsunlu olan değerli yazarımız Mehmet YILMAZ hocam adı geçen mekanların Samsunda olduğunu ama geekle birebir aynı olmadığını söylemişti. .yalan yanlış yani :) Zaten öyle pislik insanlar var ki anlatılan bunların bu ülke insanı olmasını istemiyor ve anlatılanlar noolur yalan yanlış olsun diyorsunuz bi noktada.. Tiksinç ötesi yaratıklar kimi zaman bi pasajda şemsiyeci kimi zaman bir polis bi doktor bi hemşire dolmuşçu kabzımal öğrenci diplomat çevreci öğretmen milletvekili meclis üyesi eczacı köylü kentli okumuş okumamış zengin fakir vs vs..gay Osmanlı paşası bile var düşünün... o kadar kusası geliyor ki insanın bunları okuyunca bu memlekette hiç adam kalmamış mı yaw diye umudunuzu kesip tam isyan edecekkene tam da onlara layık olan Allah ın sopası yok dedirten sonları okuyunca anca rahatlıyorsunuz..
Kitabı bitirirken belirli bir ana karakter etrafında dönmeyen ama ara ara hayatlarının farklı karelerini okuduğunuz sıklıkla bahsedilenler haricinde diğerlerinin akibetini öğrenince biten hikayeler dışında belirgin bir sonun da olmadığı bu kitapta o kişiler kimmiş derseniz kitap kapağı çok şey anlatıyor efenim.. KEK e TİKKAT!!! :)

Anlattığı karakterlerin iç dünyasını ve hayatlarını, yeme içme, giyim kuşam konuşma ve beden dilleri dahil en ince ayrıntılarına kadar veren ve de çok yorum yapmadan durum zaten ortada şeklinde yazan sevgili Ayfer Tunç a bir kez daha HELAL OLSUN ve MAŞALLAH diyorum..

yer yer tiksindiğim yer yer güldüğüm ve sanki memleketi topluca tımarhaneye hatta af buyurun keraneye benzettiğim çünkü evli bekar kız erkek dinlemeden karısı kocası aldatan aldatana sapıklıktan sapıklığa öğğ dedirten tipler..çoğu zaman şükrettim etrafımda bu tarz tipler olmadığına biliyor musunuz. .gerçi yedi ceddini ve özel hayatını ve dahi içinden geçenleri bilmediğimiz tipler neler yapıyor nerden biliyoruz ki değil mi!!! Kimbilir etrafımızda neler dönüyor da haberimiz yok .. Allah muhafaza!!!!

Hayatın akışında öyle şeyler oluyor ki kimi için çok değerli şeyler kimine göre beş para etmez çöplerden ibaret. .
hayat boş be ya.. hiçbir nesneye çok da bir değer bağlamamak lazım aslında belki de..vay aile yadigarı vay antika vs hiç hiç.. öldükten sonra bedenimizin çürüdüğü gibi onlar da en nihayetinde yok olup gidecek. .elden ele ne kadar geçse de akibet bu...
Uzun mu oldu ne bu sefer :)
Buraya kadar okuyan tüm değerli okuyuculara selam edip bir tatlı huzur almaya geldiğimiz dünyada hayatta başarılar diliyorum.. sağlıcakla huzurla vefa doğruluk onur insanlık ve aşkla kalın efendim.

Şimal, Adamı Zorla Deli Ederler'i inceledi.
 14 Şub 14:16 · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Merhabalar değerli inceleme okuyucuları..
2018 in 3. Kitap incelemesi ile huzurlarınızdayım efendim..
Aşk risalesi, Savaş Sanatı derken kendimi Aziz Nesin okurken bulan ben an itibariyle kitabı bitirmiş bulunmaktayım.. Epub dan güneş gözlüğüyle bilimsel ‘’Hologram evren’’ okurken Balzac’ın Otuzunda Kadın a kayıp sonra ne ara bu kitaba sardım inanın bende bilmiyorum :)) akıbetimden endişe eden varsa ruhuma bi Fatiha gönderiversin :)

Takip edenler bilirler efenim Tuco nun sahaf maceralarını.. TOTAL DAMAGE!!!! …. TL diye başlıklarla milletin ağzının suyunu akıtıp her haftasonu Adil handa Gülden e turistik tur düzenler :)) işte o turlardan birinde kendisiyle Adilhan ı altüst edip Aziz Nesin BABA sının kitabını satan yaşlı amcanın raflarının arasında yengeç misali yan yan sekerekten seçtik aldık efenim bu kitabı.. kalıplarımızı merak ettiniz değil mi bu yan geçme olayıyla :)) bunu hemen es geçiyor ve ‘’ bu aldıklarımız kitapların incelemesinde benden bahsetmezsen ………’’ diye başlayan Tuco’nun alev hortumlu tehditleri altında bu incelemeyi yazdığımı belirtmeden geçemiyorum sevgili okuyucular :))
Ayrıca da teşekkürler ediyorum zira o yaşlı amcadan yan yan sekerek daha çok Nesin alacağız sanırım :)

Gelelim kitaba dersek itiraf etmeliyim ki benim ilk Aziz Nesin okumam diyebilirim.. bazı hikayeleri halka mal olup duymuştum ve hakkında bazı bilgilere sahiptim Aziz Nesin in fakat hayatı hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu açıkçası.. genel anlamda baktığımda ise ilk şaşırdığım şey Aziz isminin aslında babasının ismi olduğuydu.. kendi ismi ise Mehmet Nusret Nesin miş.. sonraları da bir sürü kadın ve erkek müstear yani takma adla yazılarını şiirlerini yayınlamış hatta okuyunca çok gülmüştüm yazdığı aşk şiirlerini gazetede okuyan hapiste olan Orhan Kemal ona aşk mektubu bile yazmış :)
İkinci şaşırdığım şey ise epey bir süre asker olarak orduda çalışması oldu.. Hep mizahla uğraşan bi kişiye askerliği yakıştıramamışım demek ki :)
gerçi mizah da değil onunkisi kendinin tabiriyle o bir simyacı.. gözyaşlarını gülmeceye çevirip dünyaya sunan biri.. maksat ise gülmek eğlenmek değil aslında düşünmek.. okuduğunuz her şeyde bunu görüyorsunuz zaten gülerken bi burukluk kalıyor içinizde..
Ne olacak bu memleketin hali sorusu ise arkasından ister istemez ağzınızdan dökülüveriyor..
Bana öyle geliyor ki her yazdığında yaşanmışlık var bi nebze.. zaten hep derim, öyle şeyler vardır ki onları anlatmak için ancak yaşamak lazımdır.. 190 sayfaya sığdırılmış memleket manzaraları.. kimler kimler nasibini almamış ki diyorsunuz okurken.. ve kesinlikle eminsiniz burası Türkiye ve bunlar bu memleketin bir yerlerinde oldu ve hala olmaya da devam ediyor belki de.. hiç yabancı değilsiniz yani anlatılanlara çünkü az çok sizler de bunları ya yaşadınız ya da etrafınızda yaşayan birileri oldu.. 95 de vefat eden Nesin şu an mezarından kalksa eminim 2018 de çok bişey değişmediğini görürdü..

Zihniyetler kafalar değişmedikçe figüranlar, roller ve aksesuarlar değişir sadece değil mi..

45 li yıllardan 80 lere 90 lara kadar olan süreci iliklerine kadar yaşamış.. geçim derdi fakirlik halkın durumu işte onları yaşaması bir yana düşünceleri de başına hep bela olmuş Nesin in.. bunları bu kitapta çok rahat görüyorsunuz..Halkına yabancı devletlü nün dayattığı kuyruk hikayesi, bir dolmuş kapısının nelere kadir olduğu, kör döğüşü, bi düdüğün ve bi gözlüğün insana neler yaptıracağı, aydınlarla atıldığı bir hapiste ‘’biz adam olmayız’’ lafını nasıl anladığını ve en sonunda deliliğin en büyük dokunulmazlık olduğunu gördüğü hikayeleri bir çırpıda okuyup aynnen böyle işte demekten kendinizi alamıyorsunuz..
Peki çözüm nedir derseniz karanlığa sövmek yerine sen de bir mum yak hesabı gördüğümüz ama müdahale etmediğimiz tabii ki edebildiğimiz ölçüde her şey için hepimiz de sorumluyuz aslında ..insan olmanın ve insanca yaşamanın değerini bilip bildirmek ve bu bilinçte olmak ne zaman artarsa işte o zaman güzelliklere hep birlikte garkolacağız inşallah..
Velhasıl okunası bir kitap değerli okuyucular.. akııp gidiyor..
Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim.. okuduğunuz yerlerde öyle olaylar var ki kallavi bir küfür basılacak cinsten.. küfür zaten acizliğin alametidir biliyorsunuz ama o kadar aciz kalınan yerlerde bile kibarlığını edebini koruyarak (……) ile geçilmiş ya da aleni yazmayı edebine yedirememiş Nesin.. Bak işte bu edep hiç kalmadı Aziz baba … şu an sağ olsaydın eminim o yazar tayfasına da kallavi bi giydirirdin bi hikayenle demeden edemiyorum..

Berke Can Turan, Kule - Kara Kule 7'i inceledi.
12 Şub 21:58 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

İnsan, hayatında önemli yeri olan herhangi bir "şey" sona erdiğinde kendisine belli bir süre ayırmalı, ve düşünmeli, sindirmelidir. Bu, o "şey"e hak ettiği saygıyı göstermektir. Stephen King'in otuz yılı aşkın sürede kaleme aldığı Kara Kule destanının (evet, kesinlikle bir destan) görkemli bitiş kitabının kapağını kapattığım zaman, kitap keyfime eşlik eden müziğimin de (o an Dream Theater- Change of Seasons'ın Crimson Sunrise bölümü çalmaktaydı kulağımda) yardımıyla arkama yaslandım, gözlerimi kapattım ve Roland'a, Ka-Tet'ine, yolculuklarında onlara eşlik eden veya yalnızca yolları kesişen her kişiliğe, Kule'ye ve en önemlisi Stephen King'e saygılarımı sundum. Geç kaldım halbuki, serinin ilk cümlesi bu saygıyı hak ettiğinin sinyalini çoktan vermişti.

Kara Kule, okunması gereken bir kitap serisinden ibaret değil, çıkılması gereken bir yolculuktur. Ve ben bu yolculuğumla ilgili bir yazı yazarken korktuğumu hissediyorum. Çünkü biliyorum, yeteri kadar iyi olmayacak, belki de hissettiklerimi anlatamayacağım. Fakat şunu da biliyorum ki; tamamen dürüst olacak. Hatta belki fazla dürüst.

Bir yazarın yazdığı ile bütünleşmesi genellikle bahsedilen ve garipsenmeyen bir durum. Otuz seneyi aşkın bir destanın da yazarı ile bütünleşmesi bu duruma bakacak olursak gayet olağan. Kendim de bir şeyler yazmaya çalıştığım için biraz da olsa tahmin yürütebiliyorum bir hikayenin temelini atıp üzerine devam etmenin ne kadar zor olduğunu. Bu yüzden Kara Kule yolculuğunun detaylılığı ve inanılmaz derecede geekçi atmosferi karşısında Stephen King'e saygı duymamak elde değil. Şunu da düşünmek lazım, Kara Kule nasıl bizler için bir serüvense, bu serüvenin ilk yolcusu şüphesiz Stephen King'in kendisidir. Gerek kitapların sonlarına eklediği
notlar, gerekse satır aralarına gizlediği hisleriyle King, bu yolculuğun onun için neye benzediğini bizlere elinden geldiği kadar anlatmaya da çalışmış. Ve şunu da söylemeden geçmek istemiyorum; çoğu yazar kitaplarına notlar düşer, fakat ben Stephen King kadar hitabeti kuvvetli ve duygu yüklü bir yazara denk gelmedim.

Seriyi kısa bir sürede okudum. İlk yazıldığından itibaren takip eden ve her kitabı sabırsızlıkla bekleyen sadık King okurlarının bekleyişlerine kıyasla ben yalnızca son kitabın yeni baskısını bekledim. Keçi inadım sağ olsun, kısacık bir bekleyiş bile beni bu kadar sabırsız bir hale getirdiyse, bahsettiğim o okurları düşünemiyorum bile. Ve ben bu serüvenden hala kopamadıysam, onlar nasıl koptu ya da kopmayı başarabildiler mi, bilmiyorum. Stephen King'in kopmadığını sadık okuyucuları olarak zaten biliyoruz.

Serüvene başlamak kadar bitirmek de beni fazlasıyla korkuttu. Karakterlere ve yolculuğa o kadar bağlanmıştım ki, hayatımda ilk defa geekten bir kitap bitmesin istedim. Bu lafı belki daha öncesinden başka kitaplar için de kullanmışımdır, emin değilim. Emin olduğum, bu lafın geek anlamını şimdi idrak ettiğim ve belki de Kara Kule'ye olan yolculuğumdan benim de asla kopamayacağım geeğidir.

Bu belki de çok iddialı bir söz olacak fakat, ben hayatım boyunca bu kadar çarpıcı, bu kadar his yüklü, bu kadar mükemmel bir son görmedim. Sonlar zordur. Bunu herkes bilir. Önemli olan sonun layığı ile yerine gelmesidir. Son sayfaya kadar karşıma çıkacak sondan korktum. Geekten korktum. Göreceğim sonun beni yolculuğum hakkında hayal kırıklığına uğratacağından korktum. Fakat ben hiç böyle ters köşeye yatmamıştım. Şunu anladım ki "ağzı açık kalmak" deyimi fiziksel boyutta da kendini gösterebiliyormuş. Başka bir yazar olsa bu denli büyük bir destanın sonunu oluştururken, yükün ağırlığının altında ezilebilirdi. Stephen King, bu destansı hikayeyi sonlandırırken yalnızca iyi bir yazar olduğu için değil, cesur bir yazar olduğu için kurtuluyor sonun ağırlığından. Kurtuluyor demek yanlış olabilir, en azından ben yanlış olduğunu düşündüm. Stephen King bizlere hayal bile edemeyeceğimiz bir son sunuyor. Bazılarınız daha farklı bir son isteyebilir. Bazılarınız seneler süren serüvenlerinin son adımının böyle olmasına öfkelenebilir. Fakat Kule'ye olan yolculuk sona erdiğinde her birinizin gözlerinde birikmiş yaşlar ve göğsünüze kadar sarkmış bir çene olacak, bundan eminim.

Aslında yukarıda kurduğum cümle bu yazım için güzel bir son niteliğinde olabilirdi. Fakat benim Kule hakkında söyleyeceklerim bitmedi. Hoş, muhtemelen Kule hakkında söyleyeceğim sözler asla tükenmeyecek, tıpkı Stephen King'in Kule hakkında olan sözleri gibi.

Stephen King'i körü körüne savunuyorum. Elbette yüzde yüz beğenmediğim kitapları oldu, daha da olacak. Denk geldiğim hataları da olacak, kendisi de hatalarını kabul eden biri olduğunu son kitapta bizlere açık açık söylüyor. (Geekten açık açık, okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız.) Kitaba başlamadan önce, yorumlarına göz atarken geekten saygısızca ve iğrenç diyebileceğim bir yoruma denk geldim. Elimden geldiğince saygı çeevesinde cevap vermeye çalıştım ve bunu başardığıma inanıyorum. Fakat o saygısız kelimeleri kullanan kişiyi (okur diyemiyorum, "üzgünüm derim") karşıma koysanız, şu anki gazla kendisine pek de iyi davranamayacağımı dürüst bir şekilde ifade edebilirim.

Eğer, benden başka birinin de Kara Kule'ye olan sürekli yolculuğa (evet, bunu da anlayacaksınız) çıkmaya ikna edebildiysem, mutluyum. Çok mutluyum. Çünkü bu tek yönlü bir serüven değil. Bu serüvende, korkacaksınız, adrenalin patlamaları yaşayacaksınız, duygulanacaksınız, dahası ağlayacaksınız, sinirleneceksiniz, gülecek ve kahkaha atacaksınız. Kule'ye olan yolculuk, sizlere hayatın geeklerini benzersiz bir fantastik pencereden gösterecek. Bunu yaparken acımasız olacak, çünkü 'ka' acımasızdır. Anlatılması gereken hikaye anlatıldı ve ben nihayet dinledim. Beni bu kadar derinden etkileyecek bir hikaye daha olacak mı bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum; her yolculuğumda gözlerim Kule'yi arayacak.

Ve son olarak: Stephen King, teşekkürler derim sai, uzun günler ve hoş geceler dilerim.

Erhan, Genç Bir Doktorun Anıları'ı inceledi.
 09 Şub 23:48 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Genç Bir Doktorun Anıları ya da benim okuduğum versiyonuyla Genç Bir Köy Hekimi; Mihail Bulgakov'un yarı-otobiyografik öykülerinden oluşan bir eser. Benim versiyonumda (Can Yayınları-2015) çeşitli zamanlarda yayınlanan; Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları (7 ayrı hikaye), Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri, Ben Öldürdüm ve Morfin hikayeleri birleştirilmiş. Anladığım kadarıyla sitede bulunan İş Bankası Kültür Yayınlarına ait basımda ortadaki iki hikaye yok. Bu husus özellikle klasik eserlerde biraz problem teşkil ediyor. Örneğin Amok Koşucusu'nun Can Yayınları bakısı diğer yayınevinin üç kitabını da içine alıyordu. Belki ilerde aynı eserin farklı versiyonları eser başlığı altında yer alırsa, biz de okuduğumuz eserin, çevirisi de dahil olmak üzere, yayınevi açısından da yorumunu yapabiliriz.

Neyse bu küçük sistem eleştirisinin ardından kitap ve yazara geçebilirim tekrar. Halihazırda sitedeki Bulgakov etkinliğinden bağımsız olarak, şu ana kadar yazarın en çok okunan kitabı bu. Bunun nedeni yakın zamanda internetde boy gösteren ve Daniel Radcliffe (Namı-ı diğer Hatty Potter)'in oynadığı dizi. Popüler kültürü bu kez olumlu yönde eleştirmek gerekirse bir çok insanın Mihail Bulgakov'u tanıması açısından faydalı bir şey bu (Güzel bir dizi ve ilk sezon kitabı karışık olarak yansıtmakta).

Bulgakov ilginç bir kişilik. Kiev'de bir Rus ailesinin yedi çocuğundan biri olarak doğuyor. Tıp fakültesine gidiyor. Birinci Dünya Savaşında Kızılhaç'da gönüllü olarak çalışıyor. 1916'da fakülteden mezun oluyor ve ilk önce cerrah olarak çalışıp daha sonra aynı bu kitaptakine benzeyen bir köye atanıyor Sovyet devriminin başlarında. Sonra Kieve dönüyor. Rus iç savaşı sırasında (ki detaylarını henüz incelemedim, yakın zamanda öğrenecek yeni şeyler çıktı bana) darbe üzerine darbe görüyor. Ukrayna'daki geçici hükümetler doktor gereksinimi yüzünden sürekli kullanıyorlar Bulgakov'u, bu dönemde sürekli ölümle burun buruna geliyor (Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri hikayesi sanırım bu dönemden) İki kardeşi Bolşeviklere karşı olan Beyaz orduda görevli. Zaten iç savaştan sonra hepsi Rusya'dan batıya iltica ediyorlar. Ukrayna Halk Cephesinde olan Mikhail Bulgakov'un ise onlarla berber gitmesine Tifo hastalığı yüzünden (!) izin verilmiyor. Zaten doktorluğu bırakmış Bulgakov fazla sevmiyor mesleğini. Birinci Dünya Savaşı sırasında ağrıları nedeniyle morfine başlamış ve 1918'de pişman bir şekilde bırakmış (Evet bu da son hikaye)

Gazeteciliğe başlıyor. Bu iç savaş sırasında yaşananları anlattığı Beyaz Muhafız romanı ve ondan uyarlanan tiyatro oyunu, koministlere karşı beyaz orduyu övdüğüne inanıldığı için oldukça tepki topluyor. Ama işin ilginç yanı Stalin bu kitabı ve Bulgakov'u beğeniyor. Daha sonraki zamanlarda Bulgakov'un eserlerinin parti politikasının ya da sol-sağ'ın üzerinde olduğunu söylüyor. Yıllar ilerliyor, SSCB'de bir çok eser yasaklanıtor. Bulgakov'un tüm eserleri - ki kendisi de inadına rejim eleştirisi yapıyor sanki- yasaklanıyor. Bulgakov yürek yiyip Stalin'e bir nektup yazıyor. (Fatih'in II.Murat'a yazdığı gibi:) Böyle gidecekse ülkeden çıkmama izin vermelisiniz diyor. Stalin telefonla arıyor, geekten gitmek istiyor musun diye soruyor Bulgakov'a. Bulgakov'da bir Rus'un anavatanı dşında yaşayamayacağını söylüyor. Böylece devlet tiyatrosunda önemli bir göreve geliyor. Çoğunlukla sansürlü bir şekilde sistem eleştiri devam ediyor Bulgakov'un ve 1930 öncesi Sovyetler Birliği magazin programımız burada sona eriyor. Eşleri, başyapıtı olan "Usta ile Margarita" ve daha bir çok konu, internetin gizli köşelerinde Bulgakov'un hayatını okumak isteyen ilgili okuyucuları bekliyor. Tabi ki Wikipedia'nın yalancısıyım her zaman olduğu gibi, hatalıysam lütfen düzeltiniz.

Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları, Bulgakov'un 1917 yılında görev yaptığı Smolensk bölgesinde yaşadıklarından yola çıkarak 1920'lerde yazdığı hikayelerden oluşuyor. Anladığım kadarıyla bu kitapta yazılan hikayalerin hiçbiri geek Bulgakov'un yazım tarzını yansıtmıyor tam olarak. Fazla sevmiyor doktorluğu Bulgakov. Bu ilk bölümdeki hikayelerde, daha çok endişe hakim. İyi bir dereceyle okuldan mezun olan bir doktor, kuş uçmaz kervan geçmez bir köye geliyor ve hayatın geekleri ile karşılaşıyor. Esprili bir anlatımı var Bulgakov'un ve sürükleyici. Bu yedi hikaye boyunca, doktorun başaramama ve suçlanma endişelerini, 1917 Rus köylüsünün cehaletini, o yıllarda öyle bir yerde görev yapmanın zorluklarını birebir yaşıyorsunuz. Bir iki hikayede duygular öne çıksa da genelde ampütasyon gibi şiddetli cerrahi müdahalelere varan anı anlatımı ön planda. Kurtuluş Savaşnda ya da Cumhuriyetin ilk günlerinde köyde görev yapan öğretmen vb. temalı Çalıkuşu/ Yaban gibi klasiklerimizle karşılaştırılabilir bu kısım, içine son dönemin popüler tıp dizileri ve mizahi anlatım katılırsa. Ya da çevrenizde yaşlı ve neşeli bir doktor varsa kesinlikle benzer hikayeler duyabilirsiniz kendisinden, köyde görev yapmışsa. Sonuçta halklarımız o kadar farklı değil Rusya'yla. Zaten konudan ziyade Bulgakov'un dili güzelleştiriyor kitabı aslında. Gogol'dan etkilenmiş diyorlar onun için ama Palto'dan değil. Yani diğerler Rus yazarlar paltosundan çıkarken, Bulgakov Gogol'un burnundan çıkmış galiba.

İkinci hikaye olan Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri savaş sırasında akibeti meçhul bir doktorun anılarını anlatıyor. Tamamı yok anıların, parça parça iziyoruz günlükten. Burada savaşın kendisi gibi karışık bir anlatım var, ara sıra güzel betimlemelere de rastlıyoruz. Sonuçta savaşı lanetleyerek bitiriyor hikayeyi. Üçüncü hikaye "Ben Öldürdüm" yine bir iç savaş anısı . İç savaşta mecburiyetten karşı tarafta görev yapmış bir doktorun işkenceci bir albayı öldürmesi anlatılıyor. Bulgakov'un tasvirlerinden savaşı tam manasıyla yaşadığı anlaşılıyor. Ama geekten bu kendi hikayesi mi, bilemiyorsunuz tabi. Morfin, okuyucuları en çok etkileyen hikaye. Baştaki köyden bir şehire atanıyor doktorumuz, sorumluluğu azalıyor. Aylar sonra yerine gelen doktordan bir mektup ulaşıyor kendisine onu çağıran. Bir kaç saat sonra da intihar etmiş doktor ve günlüğü geliyor. Bundan sonra bu yeni doktorun , morfine kurban giden bu adamın günlüğünü okuyoruz. Buralarda o ilk bölümdeki Bulgakov yok. Bir uyuşturucu bağılısının adım adım çöküşe giden öyküsü var. Öyle güzel yazıyor ki bütün bunları geekten yaşadığını anlıyorsunuz Bulgakov'un ve bıraktığına şükrediyorsunuz zamanında. Uyku tanrısının oğluna kurban giden doktor için üzülüyorsunuz ve bitiyor kitap.

Güzel, kendisini okutan bir eser bu. Ama "Usta ile Margarita"yı okumadan Bulgakov okudum dememek gerekiyor galiba. Ben tembel olduğum için NTV yayınlarının çizgi romanını okudum. Yakın zamanda da asıl nüshayı okuyacağım gibi geliyor. Tavsiye ederim diyeceğim ama zaten okumaya niyeti olan herkes okumuş bu ktabı. En iyisi siz "Usta ile Margarita"ya bakın. Teşekkürler.

fulden ufacık, İki Şiirin Arasında'yı inceledi.
06 Şub 16:44 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yekta Kopan ile tanışma kitabım ile karşınızdayım. İki Şiirin Arasında "Biraz Konuşabilir Miyiz?" ve "Daha Önce Tanışmış Mıydık?" bölümleri ile ayrılan toplam on bir hikayeden oluşan bir öykü kitabıdır.

Yazar kitabın en arka sayfasında; kitabın içinde bulunan bazı öykülerin daha önce "Ot" ve "Hayalet Gemi" dergilerinde yayımlandığını ama bu kitap için yeniden elden ve gözden geçirildiğinden bahseder.

Öykülerinde hayatlarında sanatla, bilimle uğraşmış karakterlerden bahsediyor. Bu karakterlerin öykülerinin anlatırken yazar, şimdiki zamanda karakterin durumlarından başlayıp okuyucuları geçmişe doğru bir yolculuk yapmasını sağlıyor. Bazı öykülerinde "baba-oğul" ilişkisini derinden incelemiş yazar. Ve bu öykülerde; oğul başarısız biri babasının istediği biri olamamış ve bu durumu geçmişe yolculuk yaparak anlatmış yazar. (Özellikle ilk iki öyküde bu durum yer alıyor.)

Her öykünün arkasından bir şarkı çalıyor. Bazı öykülerde yazar bu şarkıyı bize söylese de diğer öyküleri okurken şarkılar yüreğinizden başlayıp beyninize doğru tınılarını size aktarıyor.

Öykülerin sonunu okuyucuya bırakmış. Öyküler kesin bir çizgi ile bitmiyor. (Bana bu özelliği Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerini anımsattı.)

Kitabın içinde bulunan on bir öyküyü ayrıntılı olarak inceleyelim:

İlk öykünün ismi, Şarkılar Seni Söyler. Babası ile anıları az olan kahramanımızın özellikle bir anısı ile rakı sofrasındaki konuşmalar sayesinde bu anıyı hatırlayarak içindekileri sofraya bırakmasını anlatıyor. Sofranın bir diğer önemli olayı ise teleskop ile Satürn'e bakmaktır.

İkinci öykünün ismi; " Aşkın ne Olduğunu Bilmiyorsun". Selim'in Türkan ...'nın biyografisini yazma işi almasını arkadaşı Hakan ile Hakan'ın plak dükkanında konuşması ile başlıyor kitap. Daha sonra bu konuşma Selim'in kendi içinde geçmişine doğru yolculuk yapması ile devam edecektir. Selim başarısız bir yazar, çevirmendir. Üstüne karısının da onu terk etmesi bu durumun tuzu biberi olmuştur. Ama babası ünlü ve başarılı bir yazardır. (Burada baba-oğul ilişkisini oğul üzerindeki etkisinin yazarın kendine has dili ile anlatması bu öyküyü güzelleştirmiştir.)

Üçüncü öykünün ismi "Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi". 1980'li yıllarda çocuk olan başkahramanımız ve arkadaşlarının sokakta patates közlerken satın almak istedikleri şeyin pahalılığından dert yanmaktadırlar. Baba ve anne figürü oğullarının yaşamını etkiler. Yasaklar, kontrol altında tutma çocuğun hayatını yaşamasını engeller.

Dördüncü öykünün ismi "Öğretmen". Öğretmenlik yapan edebiyat öğretmeninin öğrencilerinin tutuklanıp işkence görmesinden dolayı hayata küsmesinin rakı sofrasında kahramanımıza anlatıyor. Bu olaylar öğretmenin rüyasına giriyor. Öğretmenin amacı öğrencilerine edebiyatı sevdirmek. Bu yüzden onlara kimisine Can Yücel'in ağzından kimisine Cemal Süreya'nın ağzından mektuplar yazmış.

Beşinci öykünün ismi "İki Şiirin Arasında". "Öğretmen" öyküsünde, edebiyat öğretmeni ile konuşan kahramanın bu olayı karısına yazması ile başlıyor hikaye. Karısına; dükkanda kitaplığı düzenlerken şiir kitabının arasından bulduğu karısının nüfus cüzdanından bahsedip geçmişe yolculuk yapıyoruz.

Altıncı öykünün ismi "Bir Sarı Yolculuk". Hikayenin konusu; Kemal Tulhar'ın amcaoğlu olan Sait Tulhar'ın hayatını anlattığı eser olan Bir Sarı Yolculuk ile ilgili yayınevine mektup yazmasıdır. Bu mektupta Sait'in babasının bağnaz düşüncelerinden dolayı okumasını engellemesinden ve bu yüzden Sait'in evden kaçmasından bahseder. Bu mektubu yazmasının nedeni Sait Tulhar ile kitap ile ilgili yaptıkları bir durumu ölmeden önce yayınevine anlatmak istemesidir.

Yedinci öykünün ismi "Amcamı Yaşama Çabası". Çocukluğunda; Faik Amcasınn kardeşi ve abisi ile dizinin dibine oturup onun anlattıklarını dinlerler. Kahramanımız yeni taşındığı evde eski bir eşya görmesi ile anıları canlanır.

Sekizinci öykünün adı "Daha Önce Tanışmış Mıydık?",Baş kahramanımız tanıdığını düşündüğü kişiye kendini anlatmaya başlar: Anlattıkça tanıdığı bir yer çıkmasını umarak. Otobüs mola verince tanıdığını düşündüğü kişinin amacının farklı olduğu anlaşılır.

Dokuzuncu öykünün ismi "Şerbetçi". Karısı Meltem ile ayrılan kahramanımız uykusuluk problemi çekmektedir. Bir gün arkadaşı ona Şerbetçi'nin hikayesini anlatınca o da Ayantepe'ye doğru yola çıkmaya karar verir.

Onuncu öykünün ismi "Gün