Kocaman Şapkalı Küçük Adam
Kış aylarının kısacık günlerinde hemen akşam olunca Cemile çok sıkılırdı. İkindi sonrası eve karanlık çökmeye başlayınca sessizlik gittikçe büyürdü. Babası, akşam alacasında yakılan elektriğin hiçbir yararı olmadığını, o kör ışıkta yapılan her işin -özellikle de bir şey okumanın, el işi yapmanın, hatta mutfakta soğan doğramanın- gözlere çok zararlı olduğunu söylerdi. Herkesin sevip saygı duyduğu, sakin, asla yüksek sesle konuşmayan, bilgi ve görgüsüne hayran olduğu bir adamdı Rauf Bey. Arkadaşları arasında Cemile ve abisi dışında balıkyağı içen başka çocuk yoktu. Babası bunun ne kadar yararlı olduğunu okumuş, herkese de anlatmıştı. Ona hak verip karşısında saygıyla başlarını sallayan komşulardan hiçbiri balıkyağı almamıştı ama. "Bunca fukaralık varken," diyordu Nağna, "balıkyağına gelene kadar…" Bunu, Rauf Bey yokken, arkasından, kendi kendine mırıldanır ya da bir komşuyla dertleşirken söylüyordu.
Babasının kızıp bağırdığını, tartıştığını, kimseye ağır bir söz söylediğini de duymamıştı Cemile. Onun da sabrını taşıran birine söylediği en ağır sözcük "firavun"du. Cemile dünyaya gelmeden yıllar önce ölmüş dedesi Şahbaz Efendi'ye hayrandı babası. Sık sık ondan, bilgeliğinden, verdiği nasihatlerden söz ederdi. Akşam saatlerinin alaca ışığında bir şey okunmaması ve dikkat gerektiren bir iş yapılmaması da Şahbaz Efendi'nin nasihatiydi. Akşamın geceye yolculuğu gittikçe kararan odada beklenirdi. Sokaktaki direklere elektrik bağlanmadığından, odada ağır ağır karanlığa batarlardı. Konuşmaktan bile çekinilen sessiz bir ayindi bu. Önce birbirlerinin yüzünü seçemez olur, ardından koyu lekelere dönüşürlerdi. Sonra babası kalkar (bu onun kontrolü altındaydı) ışığı açardı. İşte o zaman dünyaya yeniden gelmiş gibi olur, derin bir soluk alırdı