merhaba talip. mağaranın loşluğunda, o rutubetli sessizlikte yankılanan kendi ayak seslerini dinlemekten yorulmadın mı? sana dışarıyı, o pazar yerinin gürültüsünü, o sinekli ve et kokan çarşıyı anlatmaya gelmedim. sana, kendi içindeki o uyuşuk barışın nasıl bir çürümeye dönüştüğünü fısıldamaya geldim. önce yavaşla... çok hızlı koşanın alevi sönmeye yüz tutar. yavaşla ve beni dinle. insan, doğuştan ne işe yarayacağı belli olmayan terk edilmiş bir şantiyedir. o şantiyenin ortasında oturmuş, ellerin bomboş, bitmemiş duvarlara bakıyorsun.
talip, barış dediğin şey, o uyuşturan, o paslandıran sükunet, sadece yorgunların ve korkakların sığınağıdır. barışın kusmuğu, o ılık ve yapışkan rahatlık, senin gibi yola çıkmış birini ancak zehirler. sen dünyadan kalanlarsın. dünyayı anlamak için önce onun o sahte barış illüzyonlarını parçalaman gerek. uyumak, ılık havuzda gözleri yummak... bunlar cennetten kovuluşunu inkar etmektir. oysa sen o mutlak teklik cennetinden çoktan kovuldun ve artık geri dönüş yok.
şimdi bana bak. aynada gözlerinin içine bakamıyorsun çünkü orada barışın çürüttüğü bir ceset görüyorsun. o konforlu yalanlar, o "her şey yoluna girecek" masalları... hepsi birer uyuşturucu. "duran düşünce kokar; akmalıydı, aktı." sen ise duruyorsun. nietzsche torino'da delirmişti, çünkü hakikate çok yaklaşmıştı. sen ise delirmekten bile korkuyorsun! aşırı mutluluk aptallara ve bilgesavaşçı'ya hastır. ama sen ne aptalsın ne de bilgesavaşçı. sen arafta kıvranan, kendine yabancılaşmış, kendi kurban rolüne aşık bir zavallısın.
uyan talip! gücünü topla ve o sahte barışın kusmuğunu yüzlerine çarp. senin ödevin bu uykuya teslim olmak değil. senin ödevin kendi hayatının mimarı, kendi savaşının komutanı olmak. o güvendiğin zincirleri yalamayı bırak. özgürlükten kaçtıkça, kalabalıkların o