“usumun paspal ellerinin kuruttuğu yazıya da edebiyat denmez, bildiri denir.”
...takdimleri, anlaşılmamak vehmimi kündeye getirebildiğim tek yer olduğu için severim ki bana “dil” denen mefhumu sevdiren saik de kısmen budur. efendim, hayvanattan farkımız düşünmek miymiş ya da hegel’in dediği gibi inanmak mıymış, bilemem… sandığımızdan çok daha fazla ortak tarafımız var fakat bir müşterek soyutlama vasıtası ile bir fikri, bir güzeli, bir müziği aktarmayı bulduk biz: dil. kelle etimizin en çetin işi dilse, insan ırkının şahlanışı da edebiyattır. ben aynalara doğru “ben kimim?” diye yüz etlerimi yolarak haykırıyorumdur ve bunu, abanoz masada çıplakça uzanmış bir kâğıda çiziktiriyorumdur. sen de o simgelere, sembollere bakıp, benim bağrımda tüttürdüğüm yemeğin tadını, kendi malzemelerinle yeniden pişiyorsundur. beni görmeden hem de… aynamı da… nasıl oldu bu şimdi? ıstırabımı kendim bile anlamazken, nasıl sundum dimağına? işte, ruh plâstikamın tıpkıbasım haritası elinde. bu bir sarhoş veya cezbe sayıklamasıdır. anlasam aktaramazdım ve anlaşılmış bir metne akıl bulaştığı için de necis olurdu, kururdu. usumun paspal ellerinin kuruttuğu yazıya da edebiyat denmez, bildiri denir. sanat değildir yani böylesi. sanatta yanış olmalıdır, kanayış, kaynayış olmalıdır. senaryo metninden hallice kurutma kâğıtlarının, sözüm ona “sade” olan basit anlatımları nerede, öz-biçim rakkasları nerede… peki, bu robotikliğe koşut, mütekâmil olmuş güzelliği, taze gelin gibi vıcık vıcık süsleme şehvetlilerine ne demeli? bu yetim hengâmede can çekişen davanın suni teneffüsü, bizim gibi kekeme ciğerlere kalmışsa eyvah; ama öksüre kekeleye de olsa üfleyeceğiz...