Geri Bildirim
  • Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı ; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.. " Ne kadar da doğru bir tespit demeden geçemedim.
  • Kitap bir gizem üzerine kurulu. Bir okulda çantasından nereden geldiği bilinmeyen telefonlar çıkan beş öğrenci cezaya kalır. Ceza sırasında aralarından biri ölür. Ve geri kalan dört öğrenci cinayet zanlısı olarak soruşturulmaya başlar. Kitabın konusunu kısaca bu şekilde anlatabilirim. Öncelikle kitap zanlı dört öğrencinin ağzından anlatılıyor. Bu da hikayeyi bütün zanlıların ağzından dinleyip yorumlayabilme şansını veriyor bize. Evet, kitabı dört kişinin ağzından okuyoruz ve hepsinin kendine göre ölen kişi yani Simon'ı öldürmesi için sebepleri olduğunu görüyoruz. Kitap bir polisiye roman olduğu için sonunda şaşırmamız gerekiyordu. Ama ben hiç şaşırmadım. Evet yazar şaşırtıcı bir şey yapmaya çalışmış belli ama becerememiş. Kitabı okuduysanız beni anlarsınız zaten. Kitabı okurken bir polisiye kitabı olduğundan, ortada bir gizem olduğundan olabilecek bütün sonuçları düşünüyorsun -Simon'ın nasıl öldüğünü- ve açıkçası kitabı okurken kitabın sonu benim en başta aklıma gelmişti. Yazar kitabı evirmiş çevirmiş sonunu çok basit bir son yapmış. Hani kitap öyle bir şekilde gidiyor ki ne olabilir yani diyorsun. Ben kitabın sonunu tahmin etmekten yakında şizofren oluyordum. Artık aklıma şizofrenik şeyler gelmeye başlamıştı yani o derece abartmış yazar. Yani böyle bir konu daha az sayfada bitirilebilirmiş. Ama tavsiye eder miyim? Yine de bir okuyun derim belki siz beğenirsiniz :)
  • 22-Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü, düşünmeyen o sağırlar ve dilsizlerdir.
    (Enfal Süresi)
  • Acılar ve mücadele bizi besler, insanlar için çabalamak bizi değerli kılar, satırlarda bile olsa başka insanlarla birliktelik bize değerler bilinci katar. O yüzden çabalamaya değer. Vazgeçmeyeceksin. Çünkü insanı en son umutları terk eder.
  • 164-Böylece onlar kibirlerinden dolayı kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince kendilerine: “Aşağılık birer maymun olunuz!” demiştik.

    165-Rabbin yeminle şunu bildirdi: Elbette tâ kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kimseler gönderecektir. Şüphesiz ki Rabbin cezayı çabuk verendir ve O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
    ( Ar'af Süresi )
  • BEN

    - III -

    Peki bugünlere nasıl gelmiştim? Daha 21 yaşındaydım ama çocukluğumu bile hatırlayamıyorum. Takip edemediğim bir süreç olduğu kesin ama bu halimin başlangıcını kestirememek, nedenlendirememek beni delirtiyor. Neler oldu, neler yaşadım, neler yaşayamadım da buralara geldim, bilemiyorum açıkçası. Yazara göre: '' İnsan, onaylanmak isteyen bir hayvandır. Hatta onay, insan için kan gibi hayati bir ihtiyaçtır ki; tüm 'ruhsal problemler' dediğimiz hastalıklar bir şekilde onay eksikliğinden kaynaklanır.
    Onay takviyesi anne ve babadan başlar. Bu takviye süreci kahvaltı gibi en temel aşamadır. Anne ve babadan sonra bu takviyeye yardımcı olmak üzere bir de 'öğretmen' dediklerimiz görevlendirilir. Ancak öğretmenlerin temel görevi onay vermek olmadığından, onlar bu göreve dolaylı olarak katılırlar. İyi ya da kötü bir onay üçgenine giren çocuk, kendini güvende hissetmeye başlar. Ancak ne acıdır ki, bir üçgen kurulan bu aşamada da çocuk, kendini fark etme gafletine düşmeye başlar. Evet, o da bir bireydir ve olması gereken bir üçgen değil, dörtgendir. Üçgenden dörtgen elde etmek en ızdıraplı aşamadır. Tam bu noktada, aslı ''isyan'', yetişmişler tarafından 'ergenlik buhranları' diye adlandırılan, 'bağırma, öfkelenme, mutsuzluk' dönemleri yaşanmaya başlar. Tüm kavgası bir kenar için olan isyankar, tüm üç kenara da meydan okur. Ancak kendi kenarı için açılacak olan alanın tek anahtarı mantığıdır. Mantık, kendi kenarı için açması gereken alanı sağlamak amacıyla diğer kenarlardaki zayıflık ve boşlukları gözetir ve bulabildiği zayıflık ve boşluklardan kendi kenarını oluşturma aşamasına geçer. Bu aşama, tüm kenarlar yok olana kadar devam eder ki, isyankar, her kenar zayıflığında ya da eksilişinde yeni bir denge kurmak ve bunu yaparken eksilen ve kalan kenarları gözetmek zorundadır. Daha kendi kenarını tam olarak oluşturamayan isyankar, diğer kenarların sürekli bozulan rijitlikleri yüzünden, bir türlü bitmek bilmeyen sarsıntılarla uğraşmak zorunda kalacaktır. Bu farkındalığa sahip olan bireyler ömür boyu uğraşmak zorunda kalacakları bu sarsıntılarla ya 'ölü gibi' yaşayabilecekler ya da 'yaşayamayacaklardır'. İstisnalar yok değildir ve tabi ki farkında olmayanlar da bu tartışmanın konusu değildir.''

    Peki ben ne biliyorum şu anki durumumla ilgili? Sanırım tek bildiğim yazarın da dediği gibi ölü olduğum; ''Ölüyüm mutlak yolumda, tek bavulum da cesedim. Tüm kesici aletler sevenlerimin elinde, olmasaydı onu da yok ederdim.''
    Karşımda duran tabanca bile annemin üstüne kayıtlı sanki, bir türlü gitmiyor elim. İstemeden de olsa onlara aidim ve onlara borçluyum ya da ben öyle hissediyorum. İçimdeki ses bu duruma hep karşı çıkıyor; sevdiklerime kur yapmak için gelmediğimi söylüyor dünyaya. Haklı da, fakat neden hep ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Somut olarak tamamen bana ait olan bu tabancanın tetiğinde neden babamın parmağı var, ''Sana izin vermeyeceğim!'' diyor? Neden söyleyemiyorum onlara, ''Aldatıyorum hepinizi ölümümle, ayrılmamız hepimiz için daha iyi'' diye? Daha ne kadar aldatabileceğim onları? O kadar iyi ezberledim ki kuralları, en iyi dedektifi bile tutsalar yakalayamazlar beni. İtiraf etsem suçumu ne kadar ceza verebilirler ki bana? Eminim ıslah olmadan salarlar ve aldatıldıklarını öğrendikleriyle kalırlar. Sonra yine devam ederim en büyük günahıma, ne de olsa değişmeyecek ezberler. Yalan makineleri aklayacak beni hep. En iyi yöntem hangisi diye düşünürken ben, soracaklar bana nabzıma bağladıkları yalan makineleriyle, '' Niye dalgınsın yine?'' diye. Cevabı çok iyi öğrendim, kalbimle, damarlarımla. Hepimiz birden '' Hiiiç! '' diyeceğiz, utanmadan gülümseyerek üstelik ve onlar yine inanacaklar başka şansları olmadığından. Nasıl ben istemeden gelmişsem dünyaya, onlar de eminim böyle bir çocuk istemezlerdi, gerçeğimi bilselerdi.
    Tabancamla baş başa ölümü düşünüyorum şu an. Belki hiç öldürmeyeceğim kendimi ama böyle bir süreç yaşamış olacağım yine de. Hanginizin haberi olacak bundan? Öğrenemeyeceğiniz bu gerçek, sizi büyük bir üzüntüden kurtaracak belki, peki ama ben ne olacağım? Bu süreci yaşayan çocuğunuz, bu ölümle yaşayan adamın bilmediğiniz hastalığı sizi mi mutlu edecek, yoksa beni mi diriltecek? Hangi ezberinizde var bu sorunun cevabı, hangi kitabınızda, öğretinizde, sayfanızda..? Şu halimin bir fotoğrafını çekip yollasam size, ne düşünürsünüz bilmem, ama kızacağınızdan eminim. Üstelik anlatamam da sizlere ''Ölülere kızılmaz!'' diye. İlla ki ölmesi gerekir bedenimin ki, inanasınız öldüğüme. Evet, siz bedenimi kanlar içinde görünce anlarsınız kızmamanız gerektiğini? Seçenekler bunlar desem, hangisi olsun isterdiniz acaba? Yoksa bu sefer de sizleri tehdit etmekle mi suçlanırdım? Benim ölümün de dirimin de hayrı yok desem sizlere, ayrılmak isteyen sevgili bahanesi der geçer miydiniz? Ya da tüm bunların hepten ergenlik buhranları olduğunu düşünüp, nasıl olsa biter diye geçiştirir miydiniz?

    ...

    Ama ispatlamama az kaldı. Göreceksiniz, duyacaksınız ve tüm duyularınızla algılayacaksınız benim hissettiklerimin gerçekliğini ve tedavisiz bir ben olduğunu bende. Yanlış anlamayın, kızmıyorum kimseye, suç ya da suçlu olmadığının farkındayım. Nedensiz bir ben varım ortada ve tüm sorun bu. Evet, problem benim var oluşumla ilgili. Var oluşum hataysa, hayatımın da telafi olduğunu söyleyebilirsiniz bana. Ama ben bunu da reddediyorum. Adem ile Havva’nın suçlarının sorumlusu ben değilim. Redd-i miras, bu yaptığım. Hayırsız evlat damgası basabilirsiniz bana, umurumda da değil. Tüm insanlık da bilsin bunu, bazı miraslar kabul edilemez. Gücüm yok bu telafi için üstelik, tabancamı koymuşken karşıma ya da ben oturmuşken onun karşısına. Şükretmekten de bahsetmeyin sakın bana. Dedim ya insan bencildir. Başkasını düşünmez ve kendisinden daha kötü durumda olanlar için üzülmez, acır sadece, acır ve rahatlar. Derdim ne acındırmak kendimi ne de şükretmek. Ayrıca kim daha kötü durumda? Ölçütleriniz neler, ''huzur ölçer'' diye bir şey icat edildi de haberimiz mi yok? Bana bakıp şükretmek isteyenler buyursun, ona ''Eyvallah'' derim ve başkalarının mutlu olması için elimden geleni yaparım bu konuda. Nasıl olsa bir uğraş değil bu benim için, oynamam da gerekmiyor. Hatta saf iyilik olduğunu bile söyleyebilirim bunun ki bir çıkarım da yok kimseden karşılığında. Gelin izleyin beni, acıyın, sevinin ama bana belli etmeyin. Sadece belli etmeyin, yoksa sizi de zehirlerim içinden çıkılmaz sorularımla. Ne dost ne düşman olalım. İki türlüsüne de gelemezsiniz emin olun. Kimseye kızmıyorum dediğim gibi, isyan ediyorum sadece. Kendi beynimin akustiğinde kendime anlatıyorum her şeyi. Söz, ele de vermeyeceğim sizleri. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir ne de olsa!!! Söz veriyorum, kışkırtmayacağım aç insanları, yazarın yaptığı gibi; ''Doyurun karınlarınızı en illegal yollardan. Korkmayın, doldurun hapishaneleri. Sizin için yeni hapishane açamayacaklarına göre, emin olun aftan karnı tok çıkarsınız. Üstelik devlet de başka çözüm yolları arar açlığınıza. Her türlü kazanan olursunuz!'' Demeyeceğim kimseye. Neyse kızmayacaktım kimseye, ama yine sinirlendim elimde olmayarak. Size değil ama merak etmeyin, plansızca başladığım bu yolculuğuma. Alışamadığım bu ezbersiz hayatıma. Düşüncelerimle eylemlerimin tutarsızlığına. Her şeye ama size değil. Alışamadım bu hayata. Ve tüm alışamadıklarımız gibi bocalıyorum işte. Utanıyorum mesela, ''iyi değilim'' demeye. Çünkü alıştırmamış annem beni buna. Keşke alıştırsaydı da en az yalanı ben söyleseydim… Ona da kızamıyorum ki, o da öyle öğrendi, annesi-babası da, onların ki de... Soy ağacımızı çıkartmalıyım; çizmeli, yazmalı bir kağıda ve bu hatalı gen nerede, bulmalı. Rahmetlilerden en az kaybı verecek şekilde silmeli ki, manşet olmayalım giderayak, ''Cinnet geçiren torun, aile katliamına yol açtı!'' diye. En az kayıpla kazanmalı bu savaşı…
  • 155-Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş kişiyi seçti. Onları bir sarsıntı tutunca, dedi ki: “Rabbim! Dileseydin bunları da beni de daha önce helâk ederdin. Aramızdaki beyinsizlerin misin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir. Sen bu imtihanınla dilediğini dalâlete düşürür saptırırsın, dilediğini de hidayete götürür doğru yola iletirsin. Bizim dostumuz sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”
    ( Ar'af Süresi)