• Dava Adamı ve Aile / Abdullah Çalışkan

    ✓En ufak bir tartışmada aileyi yıkmamalıyız.
    ✓Evin içi her zaman güllük gülistanlık olmayabilir.
    ✓Bir dava adamı ailesine ve çocuklarına daha çok önem vermelidir. Örneğin bir davranışı başkasına söylemeden önce ailesi uygulamalıdır. Diğer insanlar da onları örnek alacaktır.
    ✓Peygamber Efendimiz Hz.Ali ve Hz.Fatıma' ya 33 defa Subhânallah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahuekber demelerini tavsiye etmiştir.
    ✓Dava adamının ailesinin de şuurlu olması lazımdır.
    ✓Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
    "Önce evinizden başlayın."
    ✓Sahabe nesli evlerini Kur'an evi yaptılar. En ufak bir mesele de bile Kur'an ne der dediler.
    ✓Sahabe hayatına baktığımız zaman dava adamının dedikodudan uzak durması gerektiğini öğreniyoruz.
    ✓Allah eşlerimizi bizlere emanet ediyor.
    ✓Dava kadını sırrı saklamayı bilen kadındır.
    ✓Hz. Ömer bir şeyi insanlara yasaklayınca önce ailesine gelir 'İnsanlar uzak duracak fakat siz katiyen yaklaşmayacaksınız' diye söylermiş.
    ✓Dava adamı bir sıkıntı gelecek bile olsa sabredecek ve taviz vermeyecektir.
    ✓Ailemizden biri eğer Müslüman değilse, güzel bir şekilde hitap edip, İslam'ı sevdireceğiz.
    ✓Dava adamı hayatının her anında insanları İslam'a nasıl çağıracağım diye düşünür.
    ✓Sahabeler nasıl iman ederdi bunu hep düşünmeliyiz.
    ✓Dava adamı Allah için infak ettiklerini ahirette alacağını unutmamalıdır.
    ✓Bir dava adamı olarak çocuğumuzun eğitimiyle ilgileneceğiz.
    ✓Peygamber Efendimiz buyuruyor:
    "Çocuklarınıza 7 yaşına gelince namaz kılmayı öğretin."
    ✓Erkegin hanımına yardım etme sünnetini kılıbıklık olarak gösteriyorlar.
    ✓Peygamber Efendimiz eşine yardım ederdi.
    ✓Asıl kılıbıklık hanımına kul, köle olmaktır. Allah'ın razı olmayacağı seyi esi istiyor diye yapıyorsa kılıbıklıktır.
    ✓Sahabelerin hayatlarını okuyup, ders çıkarmalıyız.
    ✓Dava adamı olan beyler eşinizle birebir kaldığınız zaman ona sevdiğinizi söyleyin.
    ✓Efendimiz alnı secdede iken vefat edebilirdi ama O Hz. Aişe validemizin dizinin dibinde vefat etmiştir.

    Aile Okulu
  • "Allah'a yemin ederim ki,onlar sağ elime güneşi,sol elime de ay'ı koysalar ben yine davamdan vazgeçmeyeceğim!"
  • 158 syf.
    "Kurtuluş Savaşı Destanı'nda "Onlardan Bazıları" bölümünde, manganın yedinci eri dediği bir Mehmet oğlu Osman vardır. Çanakkale' de, İnönü'de, Sakarya'da artık nice kez yaralanan Osman. "Ve gözünü kırpmadan/daha bir hayli yara alabilir/ve dimdik ayakta kalabilir" dediği Osman.
    İşte o Osman'ımızdır bizim Nazım.
    Dimdik ayakta..."

    Çok kıymetli Fahri Erdinç'in, "Kalkın Nâzım'a Gidelim" davetini duyup da bu davete icabet etmemem olanaksızdı. Ölümünün üzerinden neredeyse otuz beş yıl geçmiş olmasına rağmen ne yazık ki Fahri Erdinç, ne yaşadığı zaman zarfında ne de günümüzde hâlâ birçok okur tarafından henüz okunmayan hatta ismine bile aşina olunmayan grupta yer alıyor. Oysa, toplumcu gerçekliğin olmazsa olmazı gereği, öyle güzel, öyle dümdüz, öyle içten ve öyle doğal yazıyor ki, anlatılarına hayran kalmamak elde değil. Erdinç'in çocukluğunu ve gençliğini anlattığı, otobiyografik serisi Acı Lokma ve Kardeş Evi'ni daha önce okumuş ve yazar hakkındaki bilgilere bir incelememde yer vermiştim,o nedenle tekrara düşmüyorum.

    #59468261

    Fahri Erdinç bu kitabında ise bizi - üstadım, ustam, savaşım ve sanat arkadaşım- diye seslendiği, dünya ozanı Nâzım ile buluşturuyor ve aralarındaki usta çırak ilişkisinden, günlük yaşam ritüellerinden, edebi muhabbetlerinden kesitler sunuyor.

    Eser, Nazım Hikmet'e dair, ustalarca söylenmiş sözler ile başlıyor:

    "Son yüzyıllarda Türkiye iki büyük adam yetiştirdi: biri Atatürk, biri Nazım Hikmet. "
    Aziz Nesin

    "O bizim tüketemeyeceğimiz kaynaktır; hiç bitiremeyeceğimiz en büyük üniversitemizde."
    Asım Bezirci

    "Kavgası sanatının, sanatı kavgasının ürünüdür."
    Afşar Timuçin

    "Önce her şey Nâzım Hikmet'tir."
    Vedat Türkali

    "Kalkın Nâzım'a Gidelim" adlı bu eserde, on üç yaşında bir çocukken şiirleriyle tanışıp, bu tanışıklık yüzünden babasından tokat yediği, yetişkinlik döneminde ise izinden gitmeyi seçtiği Nâzım Hikmet'in, Fahri Erdinç'in hayatında ne derece önemli bir rolü olduğunu görüyoruz.

    "... Babam yeni aymıştı. "Ne oluyor?" gibisine bakındı.
    "Nazım Hikmet'i okuyor senin oğlan..."
    "Ne Nazım Hikmet'i? Tövbe yarabbi..."
    Prafayı bırakan öğretmenlerin gözleri de bendeydi artık. Babam, neye uğradığını şaşırmış, gözlerini açıverdi:
    "Nedir bu ulan?"
    "Varan-3."dedim süklüm püklüm.
    Babam artık sağ elini sollayıp, tersiyle şırak diye indirdi şamarı suratıma:
    " Bu da varan bir, öyleyse! Seni gidi yezit, seni."
    ....
    Yaşamım boyunca, çok sonraları, her Nâzım'lı yaşantımda, yüzümün o şamarlanan yanında aynı yangı hep yinelendi. Şimdi de yineleniyor. Ama o yangıyı her duyuşumda, Nâzım'ın elinin sıcaklığını da yüzümün öbür yanında hissettim. O sıcaklıkla şimdi de okşanıyorum..."

    Edebi yönden hayran olduğu ustasının, aynı zamanda sağlam bir dava adamı oluşu da ayrıca cezbediyor Erdinç'i. Hal böyle olunca da gerek sanatını, gerek siyasetini gerekse insanlığını birleştirerek, Bulgaristan-Moskova-Almanya hattı arasında Nâzım ile yaşadıklarını, Ekber Babayev, Vera Tulyakova, Zekeriya Sertel ve doktoru Galya tanıklığında sunuyor okuruna..

    Cezaevlerini yurt belleyen Erdinç çok hayranmış Nâzım'a, öyle böyle değil... Tanıştıktan sonra daha da bir artmış bu hayranlığı ve hislerini şu cümleler ile dile getirmiş :

    "Bugüne bugün yanarım. Hapis yattığıma değil, Bursa hapisine düşmediğime. Beni sanık durumuna iten hatamı Bursa'da işleseydim, belki ora cezaevinde yatardım, yargılanıp da aklanıncaya kadar. Belki, Orhan Kemal'in bu açıdan üçbuçuk yıllık mutluluğunun üçbuçuk gün kadarı da benim olurdu. Kemal Tahir'e öğretmenlik eden, Orhan Kemal'i daha hapisliğin ilk gününden politik ekonomiye, felsefeye ve Fransızca'ya yanaştıran, Balaban'ın eline fırçayı veren Nazım, o vakitler benim ağzıma da "tükürseydi", olur da yazgımı belirlerdi vakitlice o üç buçuk gün.
    Olmadı işte..."

    159 sayfalık minik bir anlatı olmasına rağmen, Nâzım Hikmet'in özelinden tüzeline birçok detayına değinmiş yazar. Münevver Hanım'dan tutun da oğlu Mehmet'e, eşi Vera'ya, şiir anlayışına, devrimci mücadelesine ve hatta evinin şekline, şemaline, eşyalarına kadar aydınlatmış bizi...

    "Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız. Nâzım hapislik maratonunda kazanmış olmalıydı bunu. Kırmızısı gözlerimi okşayıverdi. İyice koyulmuş bir kırmızı: Önce Kurtuluş'ta dökülen tatlı kandan, bir de uğrunda düşenler kefensiz gömülürken nice hain tabutlarına örtülmenin, Amerikalı tarafından yırtılmanın acı utancından oluşan bir kırmızı. Bayrağın solunda da Karadeniz' e gömülenlerimiz: Onbeşlerden üçü...

    Ülkemizdeki sosyalizm mücadelesinin temelini atan güruhtandır Nâzım Hikmet. Vatan haini ilan edilen, sürülen, sürgünde hayatını kaybeden bir sanatçı olmasına rağmen yine de çok şükür ki, ölümünden tam 46 yıl sonra, 2009'da Bakanlar Kurulu kararıyla kendisine Türk vatandaşlığı iade edilmiştir(!) Pek çok emsali gibi zamanında anlaşılamamış olan Nâzım'ı anlamak için en iyi yol hakkında yazılmış sayfalarca makale okumak yerine, kendi kaleminden çıkan şiir ve yazıları, dostlarının anılarını okumaktır diye düşünüyorum. Bu çerçevede de, Kalkın Nâzım'a Gidelim gerçekten başarılı bir girizgah niteliğinde olacaktır.

    "Nâzım'ı peron dolusu bir kalabalık halinde uğurladık. Kucaklaştık. Kadınlarımızı, en güzellerini sona bırakarak, hepimizi ayrı ayrı öptü. Vagona girdikten sonra, penceresi önünde dikilirken, cama kocaman bir kalp, kendi büyük yüreğini çizdi.
    "Sizi, memleketimi, kavgamızı, sosyalizmi, barışı seviyorum" u böylece yineledi.
    Ve gitti..."

    Not: Nazım Hikmet ve Fahri Erdinç dostluğunu daha da yakından okumak isteyenler için en iyi kaynak Kemal Anadol'un kaleme aldığı Karşı Yaka Memleket adlı eseriymiş. Henüz okumadım ama listeme aldım. Bu eser, Nâzım 'ı Tarık Akan' ın, Fahri Erdinç'i ise Uğur Polat' ın canlandırması ile 2009 yılında aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. Sevgili Tarık Akan 'ın rol aldığı son filmdir....
  • 112 syf.
    Kurbana değil saldırgana acımak, kurbandan taraf değil de saldırgandan taraf hissetmek, saldırganla özdeşleşmek mümkün olabilir mi? Düşününce tüylerimizi diken diken eden bu durumun ilk bakışta olamayacağını düşünürüz genellikle, ama eğer saldırganı mükemmelleştirilmiş insanî değerlerle donatıp kurbanı ve hayatını da bu donatının aksesuarı haline getirebilen ve tutarlı görünen bir felsefenin gücünü arkanıza alırsanız, insanların kurbanı ve mağduru unutup saldırganla kendilerini özdeş hissetmelerini sağlayabilirsiniz.

    Camus, öleceğimizi bildiğimiz halde hayatımıza değer vermemiz ve anlamsız olan hayata anlam katma çabamızın absürd olduğunu söyler. Camus’nün Yabancı romanının kahramanı Meursault şöyle söyler: “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.” (s109) (1). Meursault hepimizin zaman zaman içine düşebildiği anlamsızlık hislerinin pençesinde kıvranırken mi böyle düşünmektedir yoksa nihilizme mi sürüklenmektedir? Nihilizm onun benliğini sarar ve ardından kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatıyla ilgili hükümlerini de biçimlendirmeye başlarsa, yani nihilizmini dışsallaştırıp kendinde de geriye sadece absürd kavramı kalırsa nasıl bir Meursault karşımıza dikilecektir? Camus kahramanına cinayet işleterek bu sorunun cevabını bize verir. Camus’nün filozof kahramanının sonlandırdığı hayat, kahramanın kapıldığı absürd fırtınasında önemsiz bir ayrıntı olarak kalmalı mıdır bu noktada, yoksa o da felsefesi yapılmaya değer midir? Kurbanın nihilizmi kendi iradesi ile benimsemiş olduğunu bilsek sorun kalmayacaktır ama nihilizm ona zoraki giydirilmiş bir elbise gibi durmaktadır, çünkü kurban, iliklerine absürdite işlemiş bir başkasının iradesi doğrultusunda öldürülmüştür, kendi seçimini yapamamıştır. Aslında asıl absürd olan kurbanın durumudur. Ama eğer biz saldırganın durumunu absürd olarak nitelersek bir suçu gözardı etmemize yolaçmaz mı bu durum, daha geniş boyutuyla da toplu kıyım ve soykırımların kapısını aralamaz mı?


    1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus’nün Yabancı romanı bizi bu yönden derin bir çelişki içinde bırakmaktadır. Romanın kahramanı, Cezayir’li bir Fransız olan Meursault, bir Cezayir’li Arap’ı umursamadan öldürür. Kendisi de Cezayir’li bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arap’ın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız’ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkarcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider. Babasını romanın kahramanı gibi hiç tanıyamadan 1 yaşında iken kaybetmiş olan Camus’nün bu romanı yazdığı 1942 yılından 3 yıl sonra Fransa, 1945 yılında Cezayir’de 1,5 milyon Arap’ın ölümü ile sonuçlanacak olan Cezayir bağımsızlık hareketini bastırma savaşını başlatacaktır.

    Romanın bir sahnesinde, mahkemede savcı “hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” der (s97). Gerçekten de sanki romandan 3 yıl sonra romanın kahramanının kalpsizliği toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini almıştır ve daha 1 yıl önce işgalci Almanlar’ın istilasından kurtulmuş olan Fransızlar 1,5 milyon Cezayirli Arap’ın katledilmesine sessiz kalır, keza Camus de. Fransızlar ve Camus, romandaki gibi yoketme eylemini değil, tamamen başka şeyleri tartışırlar, katliam kurbanları romanda ölür ölmez silinip giden kurban gibi silinip gidiverirler Fransız halkının gözünde. Meursault aslında bir Arap’ı öldürmekten sanıktır ama mahkemede hakim, savcı, jüri üyeleri ve basın sanığın ahlaki yönüne ve aldırmazlığına odaklanmıştır. Savcı, “bu cinayetin kendisinde uyandırdığı dehşetin, sanığın duygusuzluğunun uyandırdığı dehşetten daha çok olmadığını” söyler mahkemede (s98). Meursault’nun avukatının en fazla 1 yıl ağır hapisle kurtuluruz dediği dava başka bir yöne sapmıştır ve umulmadık konular yargılanmaktadır. Bir Arap’ın hayatından daha önemli olan nedir? Aslında kimse Arap’ın ölümü ile pek fazla ilgilenmemektedir, herşey dönüp dolaşıp sanığın, annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı, annesinin ölümünden bir gün sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamını sürdürmüş olmasına gelip dayanmaktadır. Meursault’nun avukatı, “bu adamı anasını gömdü diye mi suçluyoruz anlayalım” diye isyan eder (s93). Ama savcı “anasını manen öldüren bir adam kendisini dünyaya getirenlerin canına kıyan kimse kadar insanlıktan çıkar (s98). Bugüne kadar bu güç görevimde hiçbir zaman bu derece kutsal ve amansız bir görev bilinciyle ve insana sadece korkunç şeyler esinleyen bu adamın karşısında duyduğum türden bir nefretle, bu derece kendimi dengelememiş ve rahat olmamıştım” (s99) diyerek idam talebinde bulunur. Ancak savcının gayreti ve Camus’nün vicdanı, yine de sanığın kalpsizliğinin yarattığı uçuruma düşmekten kurtaramaz Fransızlar’ı. Hastalık artık bulaşmış, Fransız toplumu da absürde kapılmış ve başka toplumların iradesi dışında onlara nihilizm ihraç etmek zorunluluğu içine girmiştir. Camus bu durumu çok önceden bilinçsizce teşhis edip romanlaştırmış ve yaklaşan kıyımın haberini vermiştir.

    Romanda Arap’ın ölümüne karşı Fransızlar’ın takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus’nün 1,5 milyon Arap’ın öldürülmesine karşı takındıkları tavır arasında da ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, paranoid bir bakış açısı ile, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliği’nin demokrasinin beşiği özgür Avrupa’yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir’in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya’nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus’nün Cezayir’in bağımsızlığı sözkonusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını belli etmektedir. Camus Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan’daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Romanın kahramanı gibi hem çok iyi hem de çok kötüdür.

    Romanda dikkat çeken şeylerden biri de Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların ele alınış biçiminin oldukça yüzeysel olmasıdır. Hatta bay Salamano’nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Buna ek olarak romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker; karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Bay Salamano köpeğini sürekli döver, komşu Raymond Sintés bir Arap kadını kullanır, döver, Meursault Raymond’un lehine tanıklık yapar ve polis Arap kadına uygulanan şiddet karşısında saldırgan Fransız’a sadece uyarı cezası verir, Raymond ve arkadaşı Masson Arap kadının erkek kardeşi ve arkadaşını bir güzel döverler, en sonunda da Meursault Arap kadının kardeşini dört kurşun sıkarak öldürüverir. Araplar’a yönelik şiddetin ve öldürme eyleminin hiçbir vicdani muhasebesine rastlanmaz romanda, çünkü bütün saldırganlar absürd kılıfının arkasına saklanmıştır. Asıl absürd olan kendi vatanında yaşayan yerli halkın işgalci başka bir halk tarafından baskıya ve zulme maruz kalması değil midir? Camus yaklaşmakta olan felaketin farkına vardığı zaman zulmedenlerin absürd kılıfına sığınacaklarını farketmiş ya da daha acı olanı onlara absürd akımından bir kılıf hazırlamıştır. Bu kılıf tamamen felsefi bir motiftir, ama aynı zamanda haçlı seferleri ve cihad eylemindeki dinsel motifler gibidir de, yani öldürmeyi haklı gösterir bir yerde, yoketme hakkı tanır, öldürme ve yoketmenin yarattığı acıları gizler, kurbanların durumundan daha önemli hale getirilir saldırganın sorunları. Absürd felsefesinin de dinsel saldırganlıktaki gibi saldırıyı ve saldırganı kutsadığını, yücelttiğini görüyoruz dikkatle düşününce, çünkü romanı okurken mağdurların çektiği acılara zerre kadar odaklanmadan varsa yoksa saldırganın hayatı, çıkmazları, acıları öne çıkıyor okuyan için, bir yerde saldırgana acıyacak hale bile geliyorsunuz kanı dökülenleri unutup.

    Ateist bir filozofun felsefesi nasıl dinsel bir felsefeye bu kadar yakın olabilir? Saldırganın yüceltilmesi zorunluluğu mu? Sömüren kendisini haklı hissedebilmek için kendine güç verecek bir zemin yaratmak zorundadır, yoksa uygulamak zorunda kalacağı şiddeti kendisinin ve başkalarının gözünde mazur gösteremez, vicdanı ile başa çıkamaz. Bunun için sömüren, kendisini yüceleştirecek kavramlar yaratmaya çalışır; o iyi, zeki, gelişmiş, medeni, duyguları olan ve bütün bunlar nedeniyle yaşamayı hakedendir, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Elf’ler, Hobbit’ler gibi. Sömürülen ise ikinci sınıf, geri, düşünsel ve duygusal derinliği olmayan ve bunların sonucunda da yaşama hakkı olmayandır, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Org’lar gibi. Sömürmeye niyetli olanlar inanç zeminlerini bu biçimde kurunca sömürmeleri kolaylaşır. İşte bu yüzden, yani bir filozofun felsefesi bir inanca dönüştüğü için dinsel bir motife benzemeye başlar. Romanın kahramanı gibi çelişkileri içinizde büyütmeye başlarsınız, Meursault gibi Fransızlar ya da diğer sömürgeciler de iyiyi ve kötüyü birarada barındırmaktadırlar. Kendi ülkesi içinde ve kendisi gibi olanlar için sonsuz özgürlük, adalet, hoşgörü sunan bir millet başkasına karşı acımasız bir yokediciye dönüşür. Meursault iyi bir evlat, komşu, sevgili, memur, dost iken aynı zamanda katildir de.

    Absürd, mağdurun hayatını değil de saldırganın hayatını okumak amacıyla kullanılmaya başlanınca tetikçinin desteği haline gelir. Hayat anlamsızdır, saçmadır inancı olan bir tetikçi için kendi ölümü kadar sömürülecek, ikinci sınıf olanların ölümünü benimsemek de kolaylaşır, otuzumda ölsem ne olur yaşasam ne olur, yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olura dönüşür. Bu noktada makine gibi adam öldürebilecek bir tetikçiyi yaratmış olursunuz. İnsanı her türlü değerinden sıyırıp bir tetikçi, bir terörist haline getiren bu süreç Fight Club (Döğüş Klübü) filminde de çok güzel işlenmiştir. Başkalarına rahatlıkla eziyet edebilmenin yolu kendi hayatını önemsememekten geçer. Bourne Identity adlı filmde ise özenerek yetiştirilmiş bir tetikçinin (Jason Bourne) insani değerlerden sıyrılamamasının işini nasıl aksattığı çok güzel anlatılmaktadır, kendisini ve başkalarını hala sevebiliyor olması öldürürken tutukluk yapmasına neden olur.

    Camus, Yabancı adlı romanında içinde yetiştiği toplumu iyi analiz etmiş ve toplumun yapısının bir felaketi hazırladığını görmüştür ama bunu açıklıkla belirtmektense güçlünün safına geçip Nobel Edebiyat Ödülü’ne doğru yürümüştür. Bir komünist, Cezayir’li bir Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır, sanki Yabancı romanında Camus Meursalt’ya Arap’la birlikte içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmiştir. Sartre’a göre bu ödülü tercih etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercih insanı Sartre’ın hoşlanmadığı bir yönde dönüştürür. Camus, Sartre’ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi ve sonrasında da dönüşümü yapmış olmalıdır. Kimbilir belki de Nobel’i tercih etmenin bir düşünürü ne hale getirdiğini yakınındaki Camus’de gözleyen Sartre, bundan gereken dersi çıkartmış ve reddini bu derse dayandırmıştır.

    Dr. Mutluhan İzmir
    Bu yazı, Bilim ve Ütopya Dergisi Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır.
  • 230 syf.
    ·Puan vermedi
    Es selamu aleyküm




    20. yy da İslam davasına en güzel şekilde adını yazdıran yürüdüğü yollarda ardından geleceklere izler bırakan ve geçtiği her yerde yüreklere iman tohumu atan bir alim idi Hasan el-Benna rahmetullahı aleyh onun önümüzden giderek yaşadıklarıyla bize en güzel örnek zatlardan birisidir.
    Mısır’da doğan bir hareket 20.yy dan sonra İslam davasını bilen herkese örnek olmuştur. Bu başarılı yolu bizlere anlatarak bugünümüze ışık tutmuştur.
    Hasan el-Benna rahmetulllahı aleyh’in o dönem Mısır’ın da çok büyük etkiler yapmıştır dönem de meydana gelen siyasi, sosyal, ve dini tüm olaylarda Hasan el-Benna rahmetullahı aleyh’in büyük etkisi olmuştur.
    Onun gibi önderler hiçbir zaman insanlar bilsin takdir etsin, benim vefatımdan sonra arkamdan güzel konuşsunlar diye bir şeyleri yapmamıştır. Onlar İslam elbisesini en güzel şekilde giyerek sadece Allah’ın rızasını kazanmak için işler yapmışlardır. Sadece Allah’tan sevap beklerler. Yalnız Allah katından değerli olmak itibarlı olmak isterler.
    Her işin yandaşları olduğu gibi düşmanları da vardır. Allah’a İslam’a davet davasında da yanında olan dostları kadar karşısında olan düşmanları da olmuştur. Düşmanları ne kadar üzerine gelirse gelsin o asla pes etmemiş mücadelesine devam etmiştir.
    Düşmanları üzerine taarruz ettikçe o asla vazgeçmedi onları çağırmaktan onlara kin ve düşmanlık beslemek yerine her defasında şefkat ve merhametle yaklaştı.
    Ne zaman yorulsa Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Uhud savaşında ettiği dua ile tazeledi kendini
    ‘Allah’ım sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyorlar.’
    Bu halinden şehadet şerbetini içine kadar vezgeçmedi. Onlar kazandıklarını zannederken unuttukları bir şey vardı.
    ‘Allah yolunda can veren yiğitlere ölü denmez onlar şehit denir’
    Rabbim ona ve tüm dava adamlarına rahmet eylesin. Bizlere Firdevs cennetinde bir araya gelmeyi nasip etsin..
    Böyle bir zatın kitabını yolunu yöntemini okuduk işte bu kitap da onun 200 sayfada anlattığını ben burada ne kadar anlatsam yetersi kalacak bu dünyadan bir dava adamı olan Hasan el-Benna geçti.

    Yol en güzele davet olunca davet şeklimizde ne güzel olmalı bunu için önümüzden giden dava adamlarından örnek almak gerekir. Kitap da Hasan el-Benna’nın kurmuş olduğu Müslüman kardeşler cemiyetinin davet yolu anlatılmış bizlerde bu anlatılanları kendimize bir yol, yöntem olarak göreceğiz.


    İşte kitap bize nasıl davet etmeliyiz bizlere düşen görevler neler en güzel şekilde anlatıldığı bir eser
  • İbni Tahir nehri aştı. Karşıya geçince de kaleden ayrılırken elbiselerini sakladığı yeri kolayca buldu. Hemen üzerini değiştirip vadiye doğru yöneldi. Kendisine eşlik eden birliktekiler gözden kayboluncaya dek arkasından baktılar. Sonra da komutanları Rey’e dönme talimatı verdi. Vadi girişinde bulunan kuledeki muhafız onu tanıyıp geçmesine müsaade etti. Kalenin köprüsü de hemen indirildi. Askerler sanki öbür dünyadan canlanıp geri dönmüşçesine şaşkınlıkla bakıyorlardı yüzüne. “Derhal Seyduna’yla konuşmam lazım,” dedi nöbetçi subaya. “Ona sultanın ordugahından çok önemli havadisler getirdim. Subay telaşla koşturarak haberi Ebu Ali’ye, o da Hasan’a iletti. İbni Tahir kararlı bir şekilde bekliyordu. Sahtekara gününü gösterme arzusu korkusuna üstün geliyordu. Farkında bile olmadan cübbesinin içindeki kılıcını kontrol etti. Belinde bir hançer, kolunun yerinde de Baş vezire sapladığı zehirli, ince bıçak vardı.
    İbni Tahir’in geri döndüğünü duyan Hasan’ın neredeyse nutku tutulmuştu. Karşısındaki Ebu Ali’ye sanki onun orada olduğunu unutmuşçasına boş gözlerle bakıyordu. Tuzaktan çıkış yolu arayan bir fare misali tüm olasılıkları teker teker gözden geçiriyor, bu sıra dışı olaya mana vermeye çabalıyordu. “Git. İbni Tahir’i buraya getir. Muhafıza geçmesine mani olmamasını söyle.” Beş hadımdan derhal odasındaki perdenin arkasına saklanmalarını istedi. Ardından da onlara adam içeri girer girmez üzerine atılıp, etkisiz hale getirmelerini ve bağlamalarını emretti. Sonra da beklemeye koyuldu. İbni Tahir Yüce Efendi’nin kendisini beklediğini ve yanına herhangi bir engelle karşılaşmadan çıkacağını işitince hemen kendini toparladı. “Başladığım işi bitirmeliyim,” dedi kendi kendine. “Allah yardımcım olsun.” Abdülmelik’le yaptığı dersleri hatırlıyordu. Hasan’ın kendisine bir tuzak kurmuş olma ihtimalinin farkındaydı. Ama odasına bir girse sonrası kolaydı! Solgun bir yüzle ama son derece kararlı bir tavırla komutanın odasına yöneldik Bir eliyle cübbesinin atandaki kılıcın kınımı, bir eliyle de hançerini saldırıya hazır biçimde kavramıştı. Muhafızların yanından geçerken ayaklan geri geri gidiyordu adeta. Ancak muhafızlar koridorların başında hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Onlara bakmamaya çalışarak adımlarını hızlandırdı. Merdivenlerin en üst basamağındaki omzunda dev bir gürz tutan muhafız da ona aldırış etmemiş gibiydi. Artık tüm kararlılığıyla bu işi bitirmeliydi Koridorun sonunda
    liderin odasının kapısındaki muhafızın karşısındaydı artık. Muhafız perdeyi aralayıp içeri girmesini işaret etti. O anda sırtından soğuk terler boşanıyordu Çabuk, çabuk, diye düşündü. Bitir artık bu işi. Dikkat ve kararlılıkla dudaklarını sıkarak ileri atıldı. Tam o anda üzerine yumruk yağmaya başladı. Bileklerini yakalamaya çalışmışlardı ama İbni Tahir boştaki eliyle kılıcım çekmeyi başarmıştı. Tam o sıra birkaç hadım daha atılıp kollarından bacaklarından sımsıkı bağladılar. “Neden bu kadar aptalım ben!” diye bağırdı. Korku ve elinden bir şey gelmemesinin yarattığı müthiş öfkeyle dişlerini sıkıyordu. Hasan odaya girdi. “Emriniz yerine getirildi, Seyduna.’’ “Güzel. Çıkıp koridorda bekleyin.” Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle ayaklarının dibinde sımsıkı bağlanmış halde yatan İbni Tahir’e baktı. “Cani! Masumların katili! Döktüğün kan yetmedi mi?” Bu hakaretleri duymamış gibi son derece sakin bir sesle, “Emrimi yerine getirdin mi?” diye sordu Hasan. “Neden sorma zahmetine giriyorsun ki, seni yalancı? Beni ne kadar güzel aldattığım bilmiyorsun sanki.” “Pekala. Geri dönmeyi nasıl başardın?” İbni Tahir acı dolu bir ifadeyle gülümsedi. “Ne önemi var ki? Sonuçta hançerimi kalbine saplamaya geldim buraya.” “Pek de kolay olmayacak herhalde bu yiğidim.” “Farkındayım. İkinci kez aptal gibi davrandım.” “Neden? Bir fedai olarak zaten ölmeye yazgılısın sen. Seni şehit mertebesine yükselttik bile. Ama geri dönerek bizi korkuttun. Şimdi seni kalıcı olarak cennete göndermek gerek.” “Her şeyi biliyorum, yalancı! Bizi Deylem krallarının bahçelerine gönderdin. Sonra basit bir sahtekar tüccar gibi bizleri cennetin kapılarını açtığına inandırdın. Bu inancım yüzünden de gidip dürüst bir adamı bıçakladım ben. Ve o dürüst adam ölüm anında bile benimle konuşup gözlerimi açmamı sağlayacak şefkati sundu bana.” “Sakin ol, İbni Tahir. Neredeyse tüm insanlık seninkinin benzeri bir cehalet içinde zaten.” “Nasıl olmasınlar ki? İnsanların inançlarını senin gibi sömürenler oldukça tersi mümkün mü? Ah, sana nasıl inandım! Senin İslam dünyasının yansına hükmedecek bir peygamber olduğuna bütün kalbimle iman etmiştim. Bir sahtekar, bir yalancı olabileceğine hiç ihtimal vermedim. Zaten sen de bizleri kandırmak için her fırsatı kullandın. Sana güvenenlerin inançlarını kullanarak canice planlarına alet ettin hepimizi.” “Başka bir dileğin var mı?” “Lanet olsun sana!” Hasan gülümsedi. “Bu tür laflar beni üzmez.” İbni Tahir’in kuvveti tükeniyordu. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak, “Beni öldürmeden önce sormak istediğim bir soru var,” dedi. “Sor bakalım.” “Sana bizler gibi ruhen ve bedenen böylesine bağlı insanları kandırmanı sağlayacak bu iğrenç planı nasıl düşünebildin?” “Ciddi ciddi dinlemek ister misin cevabımı sahiden?”
    “Evet, istiyorum.” “Dinle o zaman… Son isteğini yerine getireyim. Taraftarlarıma hep Arap asıllı olduğumu söyledim. Düşmanlarımsa bunun aksini ispat etmeye çalıştılar. Biliyor musun, haklıydılar da. Ama bu şekilde davranmak zorundaydım, zira siz İranlılar kendi ırkınızdan utanıyorsunuz. Peygamberin doğduğu topraklardan gelenleri bir dilenci bile olsalar kendinizden üstün tutuyorsunuz. Rüstem’in, Suhrab’ın, Minuçehr’in, Ferudun’un torunları, İran’ın o şaşaalı şahlarının, Hüsrev’in, Ferhat’ın Arşaklı hükümdarlarının vârisleri olduğunuzu unuttunuz. Dilinizi, Firdevsi’nin, Ensari’nin ve daha nice şairin dili olan o güzelim Farsçayı terk ettiniz. Arapların inancını kabul ederek her şeyinizle onlara teslim oldunuz. Şimdi de Türkistan’dan gelen Türklere boyun eğiyorsunuz. Zerdüşt’ün gururlu torunları yarım asırdır Selçuklunun kendilerine hükmetmesine müsaade ediyor! Gençken, öldürdüğün o Baş vezir ve Ömer Hayyam’la bir yemin ettik. Selçuklu işgalcileri kovmak için elimizden geleni ardımıza koymayacaktık. Planlarımızı gerçekleştirmek için mümkün olduğunca güçlenecek, sonunda nihai güce erişmek için de birbirimize destek olacaktık. Ben araç olarak hem Bağdat’a hem de Selçuklulara karşı olan Şiileri kullanmayı seçtim. Vezirse Selçukluların hizmetine girdi. Başta onun bu vazifeyi emellerimize ulaşmak için seçtiğini düşünmüştüm. Ama ona yeminini hatırlattığımda kahkahalarla gülüp alay etti. Hatta o çocukça oyuna bağlılığımı sürdürmemi şaşkınlıkla karşıladığını söyledi. Bana sadece sarayda bir vazife bulma noktasında yardım edecek kadar bir borcu olduğu kanaatindeydi. Lâkin kısa sürede benim tüm kalbimle yeminime sadık olduğumu gördü. Arkamdan iş çevirerek adımı kötüye çıkarıp saraydan atılmamı sağladı. Ancak etki alanımı giderek genişlettiğimi görünce beni ortadan kaldırmaya karar verdi. Başıma on bin altın ödül koydu! İşte bu bizim gençlik hayallerimizin sonu olmuştu. Vezir makamına kurulmuş, yabancıların şakşakçılığını yapıyordu. Ömer’se şarap içip, kadınlarla aşk yaşıyor, kaybettiğimiz özgürlüğüne hayıflanıp, tüm dünyayı alaya alarak gününü gün ediyordu. Ama ben yolumdan dönmedim. Bu ve diğer tecrübeler gözlerimi açmıştı. İnsanların kayıtsızlığını ve miskinliğini görünce onlar için kendimi feda etmeye değmeyeceğine karar verdim. Onları uyandırıp gözlerini açmaya çalıştım bir süre. Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatin ne olduğuna aldırıyor mu? Umurlarında bile değil! Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak istiyorlar. Peki ya adalet? Şahsi ihtiyaçları karşılandığı müddetçe onlar için bu kavramın da zerre kadar ehemmiyeti yok. Eğer insanlık böyleyse büyük hedeflere ulaşmak için bu zayıflıktan istifade edecektim. Aslında anlamasalar da bu onların da faydasına olacaktı. İnsanların aptallıklarıyla saflıklarını kullanacaktım. Bencil istekleri, çıkarcı tavırları sonunda bana kapıları ardına kadar açtı. Senin de saflarına katılmayı arzu ettiğin bir peygamber oldum. Kitleler arkamda toplandı, Bütün engelleri birer birer aştım. Şimdi biraz daha ileri gitme vakti, Selçuklular yıkılana dek devam edecek bu ilerleyiş. Anlamıyor musun? Mantıksız mı konuşuyorum? Yoksa haklı mıyım?”
    İbni Tahir anlatılanları fal taşı gibi açılmış gözlerle takip ediyordu. Her şeye karşı hazırlıklıydı ama Hasan’ın kendisini hem de bu şekilde müdafaa etmesini hiç beklememişti doğrusu. “Fedailerin inançlarının sağlam olduğunu söyledin. Hiç sanmıyorum! Altmış sene ölüm korkusu içinde yaşadım ben. Ölümümün İran’ın şanlı tahtını yabancı despotların egemenliğinden kurtaracağını bilsem herhangi bir cennet mükafatı beklemeden seve seve canımı feda ederdim. En azından o yıllarda. Tabu şimdi geçmişe bakınca görüyorum ki o despotlardan birini tahttan indirmeyi başarmış olsaydım dahi yerini hemen bir başkası alırdı. Çünkü ölümümden istifade etmeyi başarabilecek biri yoktu. Ben de bunun üzerine böyle bir amaç uğruna kendilerini feda edecek birilerini bulma çabasına giriştim. Ama kimse gönüllü olmuyor, dava uğruna kimse canını feda etmeye yanaşmıyordu. Başka bir metot bulmalıydım. Böylece senin de bildiğin gibi Deylem krallarının bahçelerinden istifade ettim. Hayatta aldatmaca nerede başlar, hakikat nerede biter? Bunu söylemesi zor. Zaten anlayamayacak kadar da gençsin. Ama benim yaşımda olsaydın o zaman cennetin kişinin cennet olarak gördüğü yer olduğunu anlardın. Aldığı haz da onun için gerçektir. Eğer sen işin iç yüzünü anlamamış olsaydın tıpkı Süleyman’la Yusuf gibi büyük bir mutlulukla ölüme koşacaktın. Hâlâ mı söylediklerim sana bir şey ifade etmiyor?” İbni Tahir şaşkınlık içinde başını iki yana sallıyordu.
    “Anlıyor gibiyim. Ama bu çok korkunç bir şey.”
    “El-Araf m ne olduğunu biliyor musun?”
    “Biliyorum, Seyduna. Cennetle cehennemi ayıran duvarın adı.” “Doğru. Denilir ki bu duvar ana babalarının rızalarını almaksızın büyük amaçlar uğruna elde kılıç şehit olanların ikametine ayrılmıştır. Cennete gidemezler ama cehennemi de hak etmemişlerdir. Onların kaderi her iki tarafı da uzaktan seyretmektir. Bilmeleri için! Evet, el-Araf kendi bildikleri doğrultuda yürüyen gözleri açılmış kişiler için bir semboldür. Bak. Bir ara gerçekten cennette olduğuna inandın. Şimdiyse artık inkar ettiğin için cehennemdesin. Ama Araf ne zevkin ne de hayal kırıklıklarının yaşandığı yerdir. El-Araf ta iyiyle kötü dengededir. Uzun ve engebesiz bir yol. Ancak sınırlı sayıda insan bu yolda yürüyebilir. Bazıları buna kalkışmaktan bile korkar. Çünkü Araf yalnızlığın yeridir. Seni diğerlerinden ayırır. O mertebeye erişebilmek için çelik gibi bir kalp gerekir. Anlatabiliyor muyum?” İbni Tahir, “Ne kadar korkunç,” diye inledi. “Bu kadar korkunç bulduğun ne?” “Her şeyi bu kadar geç idrak etmek. Bunları keşke hayatımın başında bilebilseydim.” Hasan onu şöyle bir süzdü. Yüzü aydınlanmıştı. Ama ona, “Hayatına şimdi yeniden başlasaydın ne yapardın?” diye sorarken sesinde belirgin bir şüphe de seziliyordu. “Öncelikle büyük zekaların keşfettiği her şeyi öğrenmeye adardım kendimi. Bütün ilimleri inceler, tabiat ve kainatın sırlarına vakıf olmaya çalışırdım. Dünyanın en ünlü medreselerine gider en büyük kütüphanelerini gezerdim…” Hasan gülümsedi. “Peki ya aşk? Aşkı unuttun mu?”
    İbni Tahir’in yüzü karardı. “O beladan uzak dururdum. Kadınlar hayâsız yaratıklar.” “Öyle mi? Bu derin bilgiye nasıl ulaştın böyle?” “Senin bunu bilmen gerek…” “Meryem’i mi kastettin? O halde onun bana uzun zamandır senin için yalvardığını da bil. Ama artık aramızda değil. Bileklerini kesti. Kan kaybından öldü.” İbni Tahir adeta yıkılmıştı. Yüreğinde derin bir sancı vardı şimdi. Evet, onu hâlâ seviyordu. “El-Araf’ı arşınlamak isteyen aşkın da efendisi olmalı.” “Anlıyorum.” “Şimdi benim hakkımda ne düşünüyorsun?” İbni Tahir gülümsedi. “Kendimi sana çok yakın hissediyorum.” “Şimdi belki kalbinde büyük bir planla kırk yıl boyunca dünyayı gözlemlemenin nasıl bir şey olduğunu da anlıyorsundur. Sonra büyük rüyayı gerçekleştirmek için yirmi yılı araştırarak geçirmenin de. Bu öylesine bir plan öylesine bir rüyaydı ki adeta görünmeyen bir efendiden alınan bir emir gibiydi. Dünyaysa kaleni kuşatan bir düşman ordusu. Eğer aldığın emri düşman kuvvetlerine de iletmek istiyorsan kaleden sağ salim dışarı çıkmaya mecbursun. Aynı anda hem cesur hem de dikkatli olman gerek… Anlıyor musun?” “Giderek daha fazla anlıyorum, Seyduna.” “Beni hâlâ iğrenç bir katil olarak mı görüyorsun?” “Hayır. Şu an göründüğün kadarıyla bir katil değilsin.” “El-Araf a tırmanacak cesaretin var mı?” “Şu andan itibaren başka bir arzum yok.” Hasan yanma yaklaşıp ellerini çözdü. “Kalk ayağa. Serbestsin.”
    İbni Tahir hayretle yüzüne bakakalmıştı. “Serbest miyim? Beni Zindana… ” Sözlerini tamamlayacak halde değildi. • “Serbestsin!” “Ne? Ben mi? Seni öldürmeye gelmiştim ben buraya.” “O İbni Tahir yok artık. Sen bundan sonra Avni’sin yeniden. El-Arafa tırmanmaya başladın. Bir karga başka bir kargaya saldırmaz.” İbni Tahir gözyaşlarına boğuldu. Kendini Hasan’ın ayaklarının dibine attı. “Affet beni! Affet beni!” “Git buradan evlat! Oku, dünyayı tanı. Hiçbir şeyden korkma. Her türlü önyargıdan uzak dur. Hiçbir şeyi aşın yüceltme gözünde. Hor da görme. Her şeyi araştır. Cesur ol. Artık öğrenecek bir şey kalmadığına kanaat getirince buraya geri dön. Ben burada olmayabilirim. Ama halkım burada olacak. Seni bağırlarına basacaklarını biliyorum. İşte bu mertebeye ulaştığında Araf’ın da zirvesine çıkmış olacaksın.” İbni Tahir istekle ellerini öptü. Hasan onu ayağa kaldırıp uzunca bir süre gözlerinin içine baktı. Sonra da kucaklayıp öptü. “Oğlum,” diye kekeledi parlayan gözleriyle. “Bu yaşlı kalbi mutlu ettin. Sana biraz para vereceğim. Ayrıca seyahatinde lazım olabilecek her şeyi alabilirsin yanma.” İbni Tahir bir hayli duygulanmıştı. “Bahçelere son bir kez bakabilir miyim?” “Gel balkona çıkalım.” Birlikte balkona çıkıp aşağıdaki bahçelere baktılar. İbni Tahir iç çekti. O an duygularına hâkim olamayacak hale gelmişti. Başını korkuluklara dayayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
    İçeri dönünce Hasan gerekli talimatları verdi. İbni Tahir şiirleri de dâhil tüm eşyalarını topladı. Bu şiirleri onun için çok değerliydi. Para ve silahlarını alıp katırının sırtında kaleyi terk etti. Dışarı çıkınca çevresine şaşkın gözlerle baktı. Dünya ona yabancı geliyordu. Sanki gözlerini ilk kez açmış gibiydi. Cevaplanması gereken binlerce soru vardı aklında. Fedai İbni Tahir ölmüştü. Filozof Avni doğmuştu. Yüreği bir hoş olan Hasan odasına geri döndü. Kısa bir süre sonra büyük dailer nefes nefese bir halde içeri daldılar. “Keler oluyor? İbni Tahir’in az önce kaleyi terk ettiğini biliyor musun? Herkes gördü onu.” Hasan neşeyle güldü. “Yanılıyorsunuz. Gözleriniz sizi aldatmış. İbni Tahir İsmaili davası uğruna şehit oldu. Sizin gördüğünüz başka biri olmalı. Bu arada size söylemem gereken çok güzel bir haberim var.” Büyük dailer başlarını sallayarak bakıştılar. İbni Tahir’i Alamut’a getiren birlik Nihavend’e İbni Vakkas’ı esir alarak dönmüştü. Yolda sürekli yeni bir haber bekleyip durdular. İsmaili hareketinin liderinin ölüm haberinin yayılmasını bekliyorlardı. Ama böyle bir bilgi yoktu. Nihavend’de merhum Baş vezirin oğlu Far el-Mülk babasının intikamını almak için, kaçan gerçek katil yerine İbni Vakkas’ı idam ettirdi. Bu sırada İbni Tahir çoktan İran sınırını geçip Hindistan’a ulaşmıştı.
  • 7 kızın evlilik hikayesi 😶

    EVLİLİK MANİFESTOSU :

    Genç Muvahhide isimli internet sitesinde Ummu Reyhane imzası ile yayınlanan ve yedi genç kızın evlilik hikayesini anlatan yazı, kısa sürede sosyal medyada binlerce kişiye ulaştı



    İşte Genç Muvahhide'de yer alan ve pek çok önemli noktayla ilgili değerlendirmeler içeren o yazı:

    Yıllar önceydi..

    Yedi kızdık biz.. Birbirimizle, arkadaşlıktan öte can kardeşliğini, dava yoldaşlığını ve gönül dostluğunu paylaşırdık.. Dertlerimiz vardı bizim.. Ümmet adına yığın yığın günahlara ağıtlarımız vardı.. Ve tertemiz ellerimiz, gözyaşlarımız, bir de dualarımız vardı yağmur misali..

    Dünya hayatını, ayaklarımız yerden bir karış yukarıda yaşardık.. Bol bol okurduk, konuşurduk, tartışırdık.. Gün olur marşlar söyler, sloganlar atardık.. Öğrencilerimiz olurdu, kurslar açar, kamplar kurardık.. Sabahlara kadar çalışır, birkaç saatlik uykularla günü güne ulardık.. Beş dakikalık teneffüs aralarında imparatorluklar yıkar, devletler kurardık..

    Daha on dördünde yıllarla başı belada, en fazla on dokuzunda buralardan kuş olup gitme hayalleri kurardık..Anlamazdı kimseler.. En çok da bizimle aynı yolları adımlayan; “Biz de bir zamanlar sizin gibiydik” sözünün mimarı, 80'lerin gençliği..

    “Biz onlar gibi olmayacaktık” sözde.. Fakat henüz denenmemiştik, sınanmamıştık..

    Şehirlerde dağlara sabırlar büyütüyorduk.. İmtihanımız silahla olacak, sorular hep o bildik meydandan çıkacak sanıyorduk.. Olmadı..

    Şehir imtihanları bir başkadır.. Caddeler ağırlaşır insanın ayağının altında, duvarlar üstüne üstüne gelir.. Hayattır, kendisinden kaçtığımız ve ölüme çaremiz yoktur..

    Artık suskun acılar, kaybedişler, tükenişler, tavizler ve kalp ölümleri vardır.. Gençlikteki dosyalar rafa kaldırılmış, sevdaların üstüne kül boşaltılmış, duvarlardan afişler sökülmüş ve dillerde slogan kalmamıştır..

    O zamanlar çok düşündüm, “Ne olmuştu bizden öncekilere ve ne olacaktı bize?”.. Ablalara sordum, teyzelere.. Cevaplar genelde tek bir alanda yoğunlaşıyordu: EVLİLİK..

    Şehirlerde gençlerin sınav sorusu genelde evlilikten yana çıkıyordu.. Bir dönüm noktası, bir hayat arifesi, hayalle gerçek arasındaki o keskin çizgi.. Hep evlilikle geliyordu..Bizde de öyle oldu.. Kimimiz 19'unda evet derken evliliğe, kimimiz 25'i aştı..

    1.Kız:

    Çok heyecanlı bir arkadaştı.. Müstakbel eşiyle ilk görüşmesinde uzun uzadıya konuşmuştu.. Evvela Seyyid Kutub'un Yoldaki İşaretleri'ne değinilmişti, ardından gündemdeki Çeçenistan cihadına.. Güncel yazarlar, medya hocaları, manevi liderler, derken halkın cehaleti, mazereti..

    Kız; “Falanca kitabı okudun mu?” diye soruyor, çocuk “Evet” diyerek kitap hakkındaki detaylara giriyordu.. Kızın gözleri “İşte bu!” diye parlıyordu..

    Madem ki evlenecekti Allah için olmalıydı, İslam için, dava için.. Sormadı başka şey, düşünmedi hiç..

    O bizim evliliğe ilk emanet ettiğimizdi.. Aramızdan ilk uğurlanan.. Onun için hepimizde bir endişe ve hüzün vardı..

    Aradan birkaç yıl geçtiğinde; “Evliliğin nasıl?” diye sordum. “Kocam tipik bir doğu erkeği çıktı” dedi.. “Okuduklarımızın, düşündüklerimizin evliliğimize hiçbir faydası olmadı maalesef.. Yoldaki İşaretler, kayınvalideme karşı alttan almam gerektiğini, yoksa bunun faturasının kocam tarafından bana ödetileceğini öğretmedi bana.. Fethi Yeken, eşime bir türlü bize karşı merhametli ve anlayışlı olması gerektiğini anlatamadı..

    Karşındaki İslam uğruna mücadele eden adamın, normal hayatta sürekli eleştiren, beğenmeyen, geçimsiz ve sinirli biri olacağını düşünemiyorsun.. Fakat İslam devleti teorilerimizin ne mutfakta yeri var, ne de yatak odasında..”

    2.Kız:

    Temkinli bir arkadaştı, doğruya her daim kalbi açık, hatada ısrar etmeyen samimi bir kardeşti.. İlk arkadaşımızın hikayesinden olacak, talibi olan gence; “Benim için en önemli şey; İslam'ın bünyesinde yeşereceği ailedir.” demişti.. Ve sabrı, fedakarlığı, eşler arasındaki uyumu, akrabalarla münasebetleri, çocuk eğitimindeki ilkeleri uzun uzadıya konuşmuşlardı.. Gencin zaten yumuşak başlı bir duruşu vardı, konuşulan mevzularda mutabakat sağlanmış ve kısa zaman içinde düğünleri olmuştu..

    Bu kez daha umutluyduk, dualarımız ‘Bu yuvanın bir cennet bahçesi olması' yönündeydi..

    Nice zaman sonra konuştuk.. “Evlendikten sonra bunalıma girdim” dedi.. “Eşim, Şia inancına çok yakın fanatik bir İrancı.. Namazları cem ediyor, sahabeye dil uzatıyor, hadisleri takmıyor, sünnete burun büküyor..Önceleri “Düzelir” dedim, alttan aldım, gün oldu konuştum, gün oldu yalvardım.. Fikirlerinden hiçbir şekilde vazgeçiremedim.. “Boşansam” dedim ama hamileydim, ona da cesaret edemedim.. O gün bu gündür ne o değişti ne de ben.. Her zaman itiş-kakış aramızda.. Olan da zavallı çocuklara oluyor..”

    3.Kız:

    Aceleci bir arkadaştı, kendisini sınamadan olaylara dalıvermesi yüzünden her zaman başına iş açardı.. Etraftaki olumsuz Müslüman erkek tiplemelerine bakarak; “Buralar adamı çürütüyor. Cihada gidecek biriyle evlensem de hemen yollasam onu, şehid olsa” diyordu.. Öyle de oldu nitekim.. Evliliklerinin üçüncü ayında cihada giden eşinin çok geçmeden şehit haberi de geldi..

    Hepimiz yanında durduk kardeşimizin, ona destek olmaya çalıştık.. Fakat o bambaşka tavırlar sergiliyordu.. Durmadan dövünüyor, oraya buraya düşüp bayılıyordu.. Zaman geçtikçe bunalımları arttı, ne okuduğumuz ayetler onu teskin etti, ne de şehid eşi olmanın müjdeleri..

    Yavaş yavaş hepimizle irtibatını kesti.. Yıllar sonra onu bir iş merkezinde daracık kıyafetiyle, makyajlı yüzüyle gördüğümde önce tanıyamadım sonra gözlerime inanamadım.. İş hayatına atılmıştı.. “Cihada gidecek adam evlenir mi hiç? Bak işte ortada kaldım, başımın çaresine bakıyorum.. El-aleme muhtaç olacak halim yok ya!” diyordu..

    4.Kız:

    Çok yumuşak huylu ve fedakar bir arkadaştı.. Herkesin yardımına koşar, elinden geleni ardına koymazdı.. Akrabadan gelen talibi için anne-babası; “Namaz kılıyor ya gerisini fazla kurcalama. Hem sen ne diye bu güne kadar okudun, ettin? Öyle her şey tastamam olur muymuş? Zamanla sen anlatıp öğretirsin” diyerek evliliğini bir oldu-bittiye getirmişlerdi..

    Konuştuğumuzda; “Çok zor” diyordu.. “İnsanın aynı dili konuşmadığı, aynı hassasiyetleri paylaşmadığı bir adamla evlenmesi o kadar zor ki.. Ben oturup Allah'ın ayetlerinden bahsedelim, bize faydası olacak şeylerden konuşalım istiyorum, eşim maç seyrediyor, saçma sapan dizilerin başında uyuyakalıyor.

    İlk zamanlar; “Ben de okurum seninle, çok şey bilmiyorum ama sen öğretirsin” falan diyordu. Fakat zaman ilerledikçe; “Çok da aşırı gitmeye gerek yok. Benim de bir gururum var, eşim dostum var” diyerek beni uyarmaya başladı.. Ne zaman bir hayra niyetlensem onu karşımda buluyorum.. İşin en acı yanı ise çocuklarıma sözüm geçmiyor.. Ben; “Haydi çocuklar televizyonu kapatıp biraz kitaplarımızı okuyalım” diyorum. Eşim; “Bırak çocukları, ne zararı var sana, güzel güzel oturuyorlar işte” diyor. Onun bu tavırlarından sonra artık beni kim dinler?..”

    5.Kız:

    Aramızda ilmi en çok sevendi.. Normal işinde gücünde insanlar ona ‘sıradan ve basit' geliyordu.. “Tam benim istediğim eş adayı” dediği genç, Şam ve Kahire'de uzun yıllar eğitim almıştı.. Onlarca alimin ilim meclisinde bulunmuş, kütüphaneler dolusu kitabı adeta içercesine okumuştu..

    Arkadaşımız bir eşten çok dizinin dibine oturup ilim tahsil edeceği bir hoca bulmanın mutluluğuyla evlendi.. Hepimiz çok umutluyduk, bu evlilikte hayatla birlikte bir şeyler devam ettirilecekti..

    Fakat duyduk ki, genç buralarda daha yeni tutunuyor.. İş-meslek namına bir becerisi yok.. Birkaç ay çalıştıktan sonra aylarca işsiz dolaşıyor.. Arkadaş kucağında bebeği ile yardıma muhtaç.. Kardeşlerle ufak-tefek aramızda bir şeyler hazırlayıp ziyaretine gittik..

    Bizi duvarları tamamen kitaplıklarla kaplı bir salona aldı arkadaşımız.. Kenara eski, küçük bir dikiş makinası koymuş, konu komşuya dikiş dikmeye başlamıştı.. “İlk başlarda her şey çok iyiydi, beraber okur, düşünür, konuşurduk.. Fakat bir evin, ailenin ayakta durması ilimle değil maddi ihtiyaçların karşılanması ile.. Gün geçtikçe, “Kira günü geldi, su kesildi, yağ bitti” dedikçe aramızda problemler baş göstermeye başladı.. “Allah kerim, o rızkımızı gönderir” deyip odasına çekilen eşimin, onca ilmine rağmen artık gözümde mahallenin en cahil ama evine ekmek götüren adamı kadar bile değeri yok maalesef..

    Akrabalardan, eş-dosttan yardım kabul etmek ne kadar ağır bir durum.. Sağolsun bir akrabamız bu dikiş makinasını verdi, ben de gece-gündüz demeden bir şeyler dikmeye çalışıyorum..”Acı acı gülerek; “Artık bunca kitabın, ilmin gözümde hiçbir değeri kalmadı.. Yedi aylık kızımı kucak istediği zaman kucağıma bile alamıyorum çalışmaktan, çocuk makine tıkırtısının arasında ağlaya ağlaya susuyor.. Ama başka çarem de yok” dedi..

    6.Kız:

    Sevgi dolu bir gönül dünyası vardı.. Duygusal, içli ve dünyaya kalbi ile bakan tertemiz bir kardeşimizdi.. “Sevmeden olmaz” diyordu, ne olacağı baştan belliydi.. Kalbini bir gence kaptırdı ve çok geçmeden evlendi..

    Bizim camiada en sert eleştirilen o olmuştu.. Ne davayı satmışlığı kalmıştı, ne basit bir sevdaya tutulmuşluğu ne de iffetsizliği..

    Bir bayram günü memlekette karşılaştık.. Gözleri hala pırıl pırıldı.. “Rabbime hamd olsun beni mahcup etmedi..” diyordu. “Nasıl oldu?” diye sordum. Anlattı:

    “Beni bilirsin, zeki değilimdir, aklım da pek bir şeye ermez. Fakat dualarım ve gönlüm elhamdülillah beni yanıltmadı.. Sevmek derken öyle körü körüne değil.. Sevdim ama çok istişare ettim ben, eğer eşim uygun biri olmasaydı “Bir kere sevdim” diyerek peşinden gitmeyecektim elbette..

    Bir şeyi sevmeden, içime sindirmeden yapamazdım.. Çok dua ettim ben, “En hayırlısını sevdir gönlüme” dedim.. Öyle de oldu.. Evlilikte sorunlar olmaz mı? Elbette bizim de sorunlarımız oldu/oluyor..

    Fakat gönlümün eşime karşı sürekli sevgi dolu olması, eşimin de bana aynı ışıkla bakması Allah'ın yardımıyla bu sorunları hep küçültüyor.. Esasen benim pek bi beklentim yoktu; sevgi dolu, uyum içinde yaşasak, Allah'a kul, birbirimize yoldaş olsak yeterdi.. Onun için akşamları eşimi kapıda karşılamayı, ona sevdiği yemekleri hazırlamayı seviyorum ben, ailesinin yanında onun göğsünü kabartmayı, onunla el ele yürümeyi, çocuklarımızla şakalaşırken onu seyretmeyi, beraber kitap okumayı, arkasında namaz kılmayı.. Velhasıl Allah yüzüme güldü, işte altı yıl oldu, beni dualarım, bir de gönlüm kurtardı..”

    7.Kız:

    Aramızdaki en seviyeli arkadaştı, tam bir hanımefendiydi.. İnsanlarla bütün iletişimini “saygı” çerçevesinde kurardı.. Yaptığı her işe özen göstermesi, en iyisini yapmaya gayret etmesi onun en belirgin özelliklerindendi..

    Evlendiği gencin gerek fikri yapısını, gerekse ahlaki yapısını ciddi bir şekilde araştırmıştı.. Aileler arasında da uyum vardı, öyle olunca uzatmadan evlenmişlerdi..

    “İyi misiniz?” dedim.. “Elhamdulillah” dedi..

    Ona göre saygı, sevginin bekçisiydi.. Saygı olmadan sevgi yıpranmaya, tükenmeye mahkumdu.. Eşine neredeyse “siz” diye hitap edecek kadar saygı duyuyordu.. Yüzüne karşı ona “dünyanın en iyi erkeği” değerini veriyor, gıyabında sürekli onu onurlandırıyordu..

    Saygı göstererek kendi saygınlığını korumayı ilke edinmişti..

    “Elbette tartışmalarımız oluyor” dedi.. “Tamamen bambaşka ailelerde yetişmiş iki insan, birbirinin tıpatıp aynısı olamaz. Bu sebeple benim doğrum ona yanlış, onun doğrusu da bana yanlış gelebilir. Fakat biz uyumu, saygı ekseninde birbirimizle konuşmak ve birbirimize karşı anlayışlı davranıp zaman tanımakla elde ettik.. Sinirlendiğimiz zaman susmak, daraldığımızda ortam değiştirmek, sorunların üzerine üzerine gitmektense zamana yaymak ve saygıyı hiçbir zaman eksiltmemek.. Evliliğimden öğrendiğim şeyler bunlar oldu..”

    Türlü türlü hatalar işledikten ve çokça zayiat verdikten sonra ben de şunları öğrendim;

    1-İnsan evliliği için daha bekarlığında yatırım yapmalı.. Ahlaki, imani ve fikri olarak evliliğe hazırlanmalı.. “En hayırlısı için” dualar etmeli.. Rabbinden gönlüne “rıza” dilemeli..

    2-Evleneceği adayı sıkı sıkıya araştırmalı, yakınlarını çapraz sorguya almalı. Hocası; “Efendi çocuk” dedi diye sınavı geçti kabul edilmemeli.. Sevene-sevmeyene, okuluna, işine, mahallesine, akrabasına teker teker sorulmalı..

    3-Bu sorgu sualler; adayın ahlaki, fikri yapısını, karakterini, dünya görüşünü, tavır ve duruşunu, cemaatini, aile ve akraba münasebetlerini vb. şeyleri kapsamalı..

    4-“Ne kadar maaş aldığı” sorulmasa bile, ailesini geçindirmek için gerekirse “simit satmaya” gönlü olup olmadığı geçmişinden geleceğine bakılarak araştırılmalı.. Elbette Allah'a rızık verici olarak tevekkül etmeli fakat bu rızkı celbedecek gayreti gösterip tekellüf[1] ehlinden olmamalı..

    5-“Evlendikten sonra namaza başlayacak”, “Düğünden sonra kapanacak”, “Sen onu adam edersin”, “Bildiklerini öğretirsin” şeklinde gelen hüsnü kuruntulara aldanmamalı.. Eşlerin birbirlerine tebliğ yapması, öğretmenlik yapması çok zordur.. Böyle adaylarla evlenme niyeti olan kişi, kendisini en kötüsüne hazırlamalı. Yani; “Bu adam namaz kılmadı bunca zaman, bundan sonra da hiç kılmayabilir”, “Bunca zaman tesettüre riayet etmedi, bundan sonra da etmez” gibi.. İyiye giderse sevinip şükretmeli, fakat gidişat devam ettiğinde ise dövünmemeli.. Çünkü böyle kimselerle evliliği kabul etmek, en başta bu olumsuzlukları kabul etmek anlamına gelir.

    6-Evliliği için boyundan büyük imtihanlar temenni etmemeli.. “Şehit hanımı olayım”, “Hasta çocuk bakma sevabı alayım”, “Fakir olsun da darlığa sabredeyim”, “Zengin olsun da infak edeyim” gibi şu haliyle sonucunu kestiremediği imtihanları dilememeli/çağırmamalı..

    7-Sevmek, gönül kaptırmak evliliği kimi zaman bir rahmete çevirse de çoğu kez aldatıcı olmuştur.. Onun için görerek evlenenler bir kez düşünecek ise, severek evlenenler üç beş kez daha fazla düşünmeli.. Sevenin gözünün kör, kulağının sağır olduğu hesaba katılırsa yanlışa düşmemek için daha fazla ince eleyip sıkı dokumalı.. Duayı elden bırakmamalı..

    8-Evlilik görüşmeleri “temiz” adaylar açısından genelde heyecanlı, çekimser, duygusal ve ‘ne yapacağını bilemez' bir halde geçer.. Onun için süreci aceleye getirmemeli, özümsemek için akla ve kalbe zaman tanımalı.. En az beş aklı başına kişiyle istişare etmeli.. Bu istişareler kızın sınıf arkadaşları, gencin iş arkadaşlarıyla olmamalı.. Aileden, akrabadan, komşudan, kendisine fikir danışılan bir öğretmenden, hocadan görüş alınmalı..

    Evliliğe adım atmak zor değil fakat bitirmek hiç de kolay olmuyor.. Onun için insan elinden gelenin en iyisi için gayret göstermeli, Rabbine ve kendisine mazeretler hazırlamalı.. Yine de olmazsa “takdir” deyip sabretmeli.. Hiç olmayacaksa “boşanmak da helal” deyip uzatmadan geri dönmeli..

    Allah, bekarlarımıza salih-saliha eşler, içinde isminin zikredildiği ve şanının yüceltildiği cennet misali yuvalar ve cennete aday çocuklar ihsan etsin..Evlilerimize ise rızası uğrunda güzel hal ve gidişatlar nasip etsin.. (Amin)

    Ümmü Reyhane