• "O,Türk edebiyatının ilk feminist yazarlarından biridir.Çok sayıdaki eserine yerleştirdiği çalışan ve Felsefe-i Zenan'da olduğu gibi kendini okumaya ve öğrenmeye adamış kadınlarla topluma ilk farklı örnekleri verir.Okuyucusu üzerinde bir etki oluşturmaya başlar.Fatma Aliye Hanım'ın ilk kadın yazar olarak ortaya çıkışını teşvik eden ve de erkekler dünyası olarak görülen basın ve edebiyat dünyasında kabul edilmesini sağlayan da odur."
  • 216 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Sosyoloji profesörü Diana Scully, on yıl süren araştırma ve inceleme çalışmaları neticesinde bu kitabı topluma kazandırmıştır. Kendisi bu süreçte tutuklu tecavüzcüler ile ilgili araştırmalarda, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü'nün Tecavüzü Denetleme ve Önleme Ulusal Merkezi tarafından desteklenmiştir. Bu merkez ABD'de 1975 senesinde kurulmuştur. Bakın 1975 senesine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bugün bile biz, ülke olarak kendi imzaladığımız İstanbul Sözleşmesine savaş açanlar olarak 2020 senemizde bir durup düşünmüyoruz. Biz düşünmüyoruz ama ABD'nin kurduğu bu merkezde, çocuklara ve yetişkinlere yönelik cinsel şiddet ve istismar alanlarında yapılan araştırmalara kaynak sağlanmakta ve toplumsal bilinçlendirme çalışmaları yapılmaktadır. Neden? Çünkü bu konular toplumun tamamını doğrudan ilgilendirmektedir. Yazar 1980-1982 yılları arasında yaptığı bu araştırma esnasında 89 sayfalık bir soru formu ile, 114 mahkûm tecavüzcü ve 75 diğer grup suçlu ile toplamda 700 saatlik görüşme neticesinde 15 bin sayfalık veri toplamış ve kendi uzmanlık alanı ile bu veriler ışığında analizini gerçekleştirerek elimizdeki kitabı ortaya çıkarmıştır. Bu görüşmeler kitabı alıp okuduğumuz gibi kolay ve basit yürümemiştir. Bu kitabın ne denli zor bir araştırmanın ürünü olduğunu fark ettirmek adına yaşadığı bazı zorluklara değinmek istiyorum. Öncelikle görüştüğü bu erkekler, yazarın "geleneksel erkek rolü" olarak adlandırdığı kişilik özelliklerine sahipler. Yani öfkeli, kaba, sert, kadına atfedilen geleneksel özelliklere karşı mesafeli, duygusallığı kendilerine tehdit olarak algılayan erkekler bunlar. Haliyle bu erkekler ile görüşme yapmak oldukça zor. Görüşmeler gönüllülük esasına dayanarak, karşı tarafı koruyacak ve mağdur etmeyecek şekilde, rızaları dahilinde gerçekleşmiştir. Yazarın bu erkeklere yaklaşımı mesafeli, yargılamadan uzak tavırda, objektif ve güven sağlayıcı şekilde olmuştur ve böylesi suçların sahiplerine bu denli kırılgan davranmak bir kadın için tahmin edersiniz ki oldukça meşakkatlidir. Fakat çalışmanın sağlıklı devam edebilmesi ancak bu erkeklerin güvenini sağlayarak samimi ve güvenilir cevaplar almakla mümkündür. Öte yandan görüşme ortamları için imkanların yetersizliği de bir diğer sorunu yaratmaktadır. Tüm bunların haricinde bir tarafta, diyaloglar sonucunda mahkumların yazarı kendilerini anlayan ve destekleyen bir birey olarak görmeleri ve yakınlık kurma istekleri görülürken öte taraftan da tehdit mektuplarına maruz kalma durumları yaşanmıştır. Tarafsızlık ve korkusuzluk yazar tarafından aynı anda sağlanarak bu çalışma yürütülmüştür.

    Bu kitap psikopatolojik modele karşıt bir görüştedir ve bu görüşü destekleyen araştırma, test, anket, deney gibi pek çok argümandan örnekler vermektedir. Psikopatolojik modele göre tecavüzcü erkekler hasta, psikolojik sorunlara sahip, kendi cinsel dürtülerini öz hakimiyetlerine alamayan toplum dışı bireyler olarak tanımlanıyor. Buradaki amaç ataerkil toplum yapısına zarar gelmeden tecavüz dışı "normal" erkeklerin korunması. Fakat bugüne kadar tecavüz eğilimi göstermemiş bir erkeğin yarın bu saldırıyı yapmayacağının garantisi yoktur. Şayet olsaydı yeni tecavüzcüler türemezdi. Psikopatolojik modele göre tecavüz eden erkekler yaptıkları davranıştan sorumlu tutulmaksızın ya az ceza ile kurtulmakta ya da akıl hastalığı teşhisi ile tedavi altına alınmaktadır. Bu amacın dışında bir başka kötü niyet de tecavüzün erkek sorunu değil de kadın sorunu olarak ele alınmasıdır. Burada da amaç bellidir. Ataerkil düzenin sarsılmasını önlemek. Erkek sorunları erkekler üzerinde çözülmek durumundadır fakat tecavüzü kadın sorunu olarak ele alıp tüm algıları erkeklerden uzaklaştırmak yeni tecavüzcülerin doğmasına da fırsat yaratmaktadır.

    Bu modelin hatalı olduğunu ispat eden pek çok araştırma ve deney yapılmıştır. Bu araştırmalar kapsamında tecavüzün şiddet eğilimi ile paralel, psikolojik rahatsızlıklara uygunluğu test edilmiştir. Bazı sonuçlara göre tecavüzcüler ile adi suçluların depresyona yatkın, şüpheci, endişeli, kafası karışık ve yüksek enerjili ortak özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bazı deneylere göre ise tecavüzcülerin daha az saldırgan, içe dönük, özgüvensiz ve kendine daha hakim kişiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca tecavüz sonrası yapılan testler neticesinde de bu kişilerin %5 gibi küçük bir kısmında psikotik özellikler belirlenmiştir. İşte bu tür tutarsız sonuçlar tecavüzün hastalık olmadığını defalarca kez gözler önüne sermiştir.

    Bir diğer mantıksız teori ise kurban bilimi kapsamında tecavüz suçunun kurbana yüklenmesidir. 1940-1970 yılları arasında ABD'de hem bu konuda hem de psikopatolojik model konusunda diretmeler yaşansa da bu durum 1970'ten sonra pek çok sosyolog, psikolog ve psikiyatr sayesinde değişmeye başlamıştır. Kurban bilimine göre kurbanlar tecavüze istekli, karşı tarafı kışkırtmak için çaba gösteren, davetiye çıkaran mazoşist bireylerdir. Hatta bu iddiayı ensest ve çocuk istismarında dahi kullanacak kadar ileri gitmişlerdir. Bir çocuğun cinsel travmayı arzulayarak kendisine istismarda bulunulmasını teşvik etmesi hangi aklın ürünüdür diye sormak gerekir. İşte bu tür tezler tecavüzü bireysel bir sorun haline getirerek toplumsal yapı analizinin önüne geçmekte ve ataerkil düzeni korumayı tek amaç haline getirmektedir. Bu amaç için tecavüz kurbanları, kurban adayları ve hatta çocuklar bile ateşe atılabilir öyle değil mi?

    O dönemlerde Amerika'ya özgü suç olarak tanımlanan tecavüz, esasında yazarın tabiriyle "kadınlara hadlerini bildirme" ve "kadınları denetim altında tutma" mekanizmasıdır. Kadın bedenine sahip olma ilkesi dinsel, yasal, toplumsal anlayışlara dayandırılmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Toplumsal çürümüşlüğün analizleri de birtakım deneyler ve anketler ile ortaya konmuştur. En şaşırtıcı olanı ise, üniversite öğrencileri arasında yapılan bir ankette denek erkekler, diğer erkeklerin %37'sinin yakalanmayacaklarını bilseler tecavüz edecebileceklerini, %20'si ise yakalanmayacaklarını bilseler kendinlerinin de tecavüz edebileceklerini belirtmiştir. Bir diğer araştırma da yine üniversite öğrencilerine izletilen cinsel şiddet içerikli yapımların sonucunda bu yayınları izleyenlerin izlemeyenlere göre, anketlere verdikleri yanıtlarda şiddeti daha çok normalleştirdikleri, tecavüzcülere hoşgörü ile bakabildikleri ve bu suçu önemsiz gördükleri tespit edilmiştir. İşte tüm bunlardan yola çıkarak yazarımızın da içinde bulunduğu pek çok uzman ve feminist gruplar, şiddet içerikli yayınların ve özellikle de pornografik yapımların şiddetin normalleştirme sürecine olumlu katkıda bulunduklarını öne sürmektedir. Çünkü bu tarz şiddet içerikli pornografik yapımlarda tecavüze zorlanan kadının ilk başta direnç gösterip ardından bu durumdan daha yüksek oranda cinsel haz aldığı lanse edilmekte ve izleyicilere de bu durumu normal gösterilmektedir. Bu tarz yapımlara uzun süre maruz kalan kişilerde acıma duygusunun azaldığı, kadının bundan zarar görmediğine inanıldığı ve bu kurbanların aslında değersiz kişiler olarak algılandığı tespit edilmiştir. Bu eminim ki ben de dahil pek çoğumuzun aklına bile gelmeyen bir konudur.

    Yazara göre tecavüz öğrenilmiş bir davranış biçimi, hastalık dışı normal bir sapmadır. Bu davranışı sekillendiren durum ise toplumsal, ekonomik, politik yapılar ile kadınların değersizleştirilerek toplumda ikincil konuma getirilmesidir. Yazarımız yapmış olduğu araştırma ve testler neticesinde tutuklu tecavüzcülerin yaklaşık bir profilini çıkarmayı başarmıştır. Fakat unutulmaması gereken bir husus vardır. Bu çalışmaya katılan gönüllü tutukluların bir kısmı hapiste bulunduğu süre zarfında kendi eğitimlerini ve okumalarını devam ettirmiş ve zaman içinde kadınlara yönelik düşüncelerinde değişiklikler meydana gelmiştir. Ama buna rağmen eski hallerine yönelik pek çok bilgi toplanabilmiştir.

    Bu testlere göre; tutuklu tecavüzcülerin büyük çoğunluğu geçmişlerinde farklı türden pek çok suç işlemiştir. Bu suçlar genel itibariyle maddi kaynaklı suçlar olup şiddet içerikleri de barındırmaktadır. Bunun dışında çocukluk çağlarında tahmin edilenin aksine şiddete ve cinsel istismara tanık olan, çarpık bir ailede yetişen suçlu oranı çok düşüktür. Genel itibariyle maddi olanakları düşük ailelerde eğitim yetersizliği olan kişilerdir bunlar. Yapılan araştırmada diğer grup suçlular ile tecavüzcüler arasında röntgencilik, iktidarsızlık, müstehcen telefon konuşmaları, sürtünme gibi konularda işlenen suçlar hakkında sonuçlar oransal olarak neredeyse aynı çıkmıştır. Yani bu tarz eğilimlerin tecavüzü direk etkileyen bir durumu yoktur. Yine aynı şekilde intihar eğilimleri de tecavüz öncesi ve sonrası da dahil olmak üzere, diğer grup suçlular ile yakındır. Bütün bunlar bize tecavüzün akıl hastalığı olmadığını göstermektedir. Zira yapılan testlerin sonuçları birbirinden uzak olmuş olsa idi psikopatolojik durumlardan söz edilebilirdi.

    Gelelim en önemli kısım olan toplumsal etki gücüne. Araştırma esnasında birinci olarak kadınların çalışma hayatında ücret ve eğitim eşitliği, ikinci olarak aile içindeki gelir dağılımı ve maddi haklar, çocuk bakımı ve ev sorumluluğu, üçüncü olarak da kadınların korunması ve erkeğe göre daha iffetli olması hususlarında sorular kullanılmıştır. Sonuçlara göre tecavüzcüler birinci ve ikinci hususta daha modern ve liberal olmalarına rağmen üçüncü hususta tamamen gelenekselci bir düşünce yapısını yansıtmışlardır. Bu insanlar toplumun, geleneklerin ve inançların yansıtmış olduğu erkeklik algısını çok sert bir biçimde benimsemektedirler. Nedir bu "erkek" modeli? Bu modele göre erkekler kadınsı her şeye karşı olmalı, başarı için aşırı hırslı ve her işte şampiyon olmalı, kavgaya her daim hazır olmalı, cinsel ilişki için her daim aşırı doyumsuz olmalı, ve özgüven için güçlü, bağımsız, kararlı ve sakin olmalıdır. Kadınlar ise daima iffetli olmalı, erkeğin otoritesine boyun eğmeli, cinsel ilişkide itaatkar olmalı aksi halde erkeğin şiddet uygulamasını normal karşılamalı, eşi şiddet uygulasa dahi evde kalmaya ve boyun eğmeye devam etmelidir. Bu tıpkı bizim ülkemizde bozulması istenmeyen "meşhur aile yapımıza" da uyan bir modeldir. Bu gelenekselci, modernlikten, vicdandan ve ahlaktan uzak düşünce yapısına göre şayet bir kadın tecavüze uğruyor ise, öncelikli olarak o kadının yaşantısı, ne tarz giyindiği, ne tür mekanlara girip çıktığı, kimlerle iletişim kurduğu gibi etkenler üzerinde durulup, kurban aşağılanarak tecavüz meşru ve haklı gösterilmektedir. Burada da bizim ülkemize çok ama çok uyan bir durum söz konusudur. 2020 yılına gelmiş olmamıza rağmen ilerlemesi gereken vicdani ve zihnî yapımız yerinde saymak şöyle dursun git gide daha da geriye çekilmektedir. Bu davranış ve düşünce modeline "kadın düşmanlığı" denir. Gerici, gelişime karşı dirençli, sadist, vicdani yönden yoksunluk krizi içinde, ahlaki çöküşün dibine vurmuş, kendi çürük dünyasında hapis insanlar sadece bu görüşleri savunabilir. İşte yazarımız da tecavüzün böylesi leş bir toplumda doğup, gelişip ve devam ettiğini savunuyor. Ve bu savunusunu da test sonuçları, araştırma, deney ve analizlerine dayandırıyor.

    Peki tecavüzcüler, tecavüz sonrası nasıl bir tavra bürünüyor biraz da ona bakalım.
    Bu erkekler kendi eylemlerini, toplumun onlara sunduğu algılardan güç alarak haklı gösterme ya da hafifletme eğilimi sergilemektedir. Onlara göre tecavüz kurbanı kadınlar esasında bu erkekleri kıyafet, hareket, söz ile kışkırtmakta, tecavüzü istemekte, bundan haz almakta, hayallerinde hep arzulamakta ve şiddetten zevk almaktadır. Tecavüze yalnızca erkek bakış açısı ile bakılmakta ve kadınlar üzerine empati kurulmamaktadır. Bunun da temel sebebi tabi ki ataerkil toplum yapısıdır.

    Araştırmanın devamında tecavüzcülerin gözünden kendi eylemleri ve kişilikleri aktarılmıştır. Bu erkeklerin bir kısmı yaptığı şeyin tecavüz olduğunu kabul ederek pişmanlık duymuş ve hatta kendilerini kadınların gözünde vahşi hayvanlar olarak tarif etmişlerdir. Bir kısım inkarcılar ise bu eylemin tecavüz olmadığını ve kurbanların istekli olduğunu belirtmiştir. Kabul edenler, eylemlerini affettirmek için alkol ve uyuşturucu kullanmalarına ya da o dönemlerde duygusal sorunlara sahip olmalarına dayandırmışlardır. Fakat yapılan laboratuvar deneyleri sonucu alkolün cinsel şiddet eğilimi yaratma konusunda birinci etken olmadığı, bu eğilimdeki erkeğe sadece duygusal hakimiyetsizlik yaratmada dolaylı olarak rol oynadığı keşfedilmiştir. Öte yandan erkeklerin arkasına sığındığı duygusal problemler de hiçbir şekilde tecavüz sebebi değildir zira ruhsal problemi olan insanların pek çoğu tecavüz eylemi gerçekleştirmemektedir. Kabul edenler ayrıca tecavüzün yanlış bir davranış olduğunu bilmekle beraber bu hatalarının haricinde iyi adamlar olduklarını da iddia etmişlerdir. Fakat inkarcılarda durum tamamen vahşete kaymaktadır. Bu erkekler kurbanlarını tecavüz eylemi ile aşağılayıp, küçültüp, onları değersizleştirmekten büyük haz alarak kadınlara hak ettiklerini verdiklerine inanmaktadırlar. Kadını aşağılayarak ve onlar üzerinde şiddet uygulayarak statü kazandıklarına inanan bu insanlar ataerkil toplumun meyveleridir. Yalnız inkarcılar için de kabul edenler için de geçerli önemli bir ortak yön vardır. Bu iki grup eylemleri esnasında hiçbir şey hissetmeyerek suçluluk duymamışlardır. Yani suça engel olacak vicdani melekeler burada yok edilmiştir.

    İşte bu rolleri toplumdan öğrenen erkek niçin tecavüz eder sorusunun da cevabını arıyor Scully. Ona göre tecavüzün erkekler için bir kazanımı vardır. Bu konuda kitapta geçen bir pasajı aynen aktarmak istiyorum:

    "Bazı erkekler tecavüzü bir intikam ve cezalandırma yöntemi olarak kullanırken, bazılarının gözünde tecavüz, başka bir suç işlenirken elde edilen fazladan bir kazançtır. Bazı durumlarda tecavüz, isteksiz ya da ulaşılması zor kadınlarla cinsel ilişki kurmaya yarayan bir yol olarak kullanılırken, bazı erkekler tecavüzü, kişisel olmayan bir seks ve güç kaynağı olarak görmektedirler. Bazı erkeklerin gözünde tecavüz bir eğlence ve macera biçimidir; bazı erkekler de, tecavüzün erkeklerin kendilerini "iyi hissetmelerine" yarayan bir hareket olduğunu düşünürler. Bu farklı yorumlara rağmen bütün bu erkeklerin kendi bakış açılarından bize söyledikleri şey, tecavüzün düşük riskli, yüksek ödüllü (getirili) bir hareket olduğudur."

    Bakın ne kadar da çeşitli kazanımlar kurgulamış erkekler bu eylemde. Ama bana göre bunların içinde en önemli ikisi intikam ve güç hissidir. Kişisel hayatlarında sorun yaşadıkları kadınlara içlerindeki tüm öfkeyi kusamayan erkekler hiç tanımadıkları kadınlara bu öfkeyi yansıtmakta ve problem yaşadıkları kadınlardan intikam aldıklarına inanmaktadırlar. Ayrıca bu erkeklerin pek çoğu başarısız hayatlarında kendilerini güçsüz hissettikleri için, başka kadınlara cinsel şiddet uygulayarak "benden daha zavallı durumda insanlar da var" inancı ile eylemlerinden zevk almaktadır. Bunların dışında pasajda bahsedilen konular da erkekler için birer kazanım olarak görülmektedir.

    Görüldüğü gibi feminist grupların da yazarın da ortak olduğu fikir tecavüzün bir "erkek sorunu" olduğu ve problemi çözmesi gereken grubun da erkekler olduğu ortadadır. Biz kadınlar hayatımızın neredeyse tamamını tecavüz ve şiddet saldırısı korkuları ile her daim temkinli, arkasını kollayan, insanlarla şüpheli ilişkiler kuran, güvensiz ve kuşkucu, kendini gizleme eğilimi gösteren insanlar olarak yaşıyoruz. Erkeğin olan sorunu bizler üstlenip çözmeye ve korunmaya çalışıyoruz. Tecavüze uğrayan kadınlar kurbandır, tecavüze uğramadığı halde tecavüz riskinden kaçmaya çalışan kadınlar ise mağdurdur. Kitapta yazılan her şey sanıyorum ki diğer ülkeler için de geçerlidir. Ama kendi ülkeme baktığımda bunlardan farklı olmadığımızı görüyorum. Her gün kadınlarımız tecavüze, cinayete, şiddete ve en hafif hali ile tacize kurban gidiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayarak ataerkil düzenin adaletsizliğini yıkmak ve sorunları çözmek için birlik olmamız gerekirken bizler halen daha eşitlik kavramını "anlamayan" ve "karşı çıkan" insanlar ile mücadele etmek zorundayız. Aile ve toplum yapısı bozulmasın diyerek şiddete ve baskıya boyun eğmeyi savunmak aklın işi değildir. Fiziksel ve psikolojik şiddetin var olduğu bir aile zaten bozuktur ve bu aile eğer düzelmiyor ise evlilik akdini feshetmelidir zaten. Toplumun geleneklerine ve inançlarına göre geçmişin kabullerini sürdürmek, gelişime ve ilerlemeye direnç göstermek ne ailevi hayatı ne de toplumsal ilişkileri düzenler.

    Ve son olarak şunu söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum.

    Biz kadınlar haddimizi bir başka erkekten öğrenmeyeceğiz ama bize haddimizi bildirmeyi erkeklik sayan erkekler HADLERİNİ VE YERLERİNİ BİLECEK!
  • Mungan'ın "Yüksek Topuklar" ı


    Yüksek topuklar üzerinde yükselen kadınların hayattaki duruşunu gözler önüne seren bir ilk roman Yüksek Topuklar. Günümüz kadın prototipi olan-ya da minyatürü mu demeliydim- 5 yaşındaki bir kızla(Tuğde) orta yaşın kıyısındaki kentli yalnız ve iç dünyasında mutsuz bir kadın üzerinden yola çıkılarak yazılan gözlem ve deneyimlerle dolu bir roman ve karşımızda. 

    Nermin'e göre bu konuda türünün ilk örneği külkedisi.Külkedisinden başlayıp günümüze kadar her şeye karşı bir iddianın duruşu diyebiliriz bu roman için. Almadovar'ın Yüksek Topuklar filminden yola çıkarak kaleme alınan romanın -en azından Nermin öyle diyor- başkişisi romanın daha ilk sayfasında "Ben aslında bir yazar değilim."diyen Nermin. Tüm kitap boyunca bizim dertlesip sohbet eden,hırslarını kıskançlıklarını hepsini bize aktaran bakımlı, şık, güzel ama yalnız bir iş kadını Nermin. Ona bunları anlattıran ise bir arkadaşının seyahate gittigi süre zarfında 5 yaşındaki (başbelası) kızının 5 gün bakılmak üzere Nermin emanet edilmesi ile gelişen olaylar ve gerçekler dizisidir. Bir gaflet anında  verilen bu kararla (onu tanımasıyla) hayatınınkarardığını hisseder ve çocuğun ona hep kötü şeyler hatırlattığını söyler bize.Tuğde, hep kadın dergilerinden bahseden bir kız çocuğu. Sırf bu dergileri okumaya olan özentisinden o yaşta okumayı bile öğrenmiş. Öyle çoluk çocuk gibi parka gitmek, evcilik oynamak yerine Akmerkez'e gitmek, kadın dergileri karıştırmak, telefonda arkadaşlarıyla çene çalmak,  süslü püslü giyinmek gibi özellikleri olan bir çocuk. 30 yaşında bir kadının bildiği tüm kadınlık numaralarını biliyor, ustaca kullanıyor ve her seferinde amacına ulaşıyor. Nermin'in etrafındaki erkeklerin ilgisini bile üzerine toplayınca onun açık bir öfkesini kazanıyor. 

    Reklam şirketinde grafikerlik yapan Nermin Tuğde'nin gözünü boyayan o reklamlar için çalıştığını düşündüğü anda ilk kez şefkat duyuyordu kıza. 

    Kitabın bir yerinde yazar Nermin'i bir alışveriş merkezinde Tuğde ile birlikteyken bir baba-oğul ile karşılaştırıp şu gerçeği sokar gözümüze, babalar ve oğullar arasındaki ilişki hep samimi iken anneler ve kızları arasındaki ilişki dışarıya oynanan bir oyundur. Kadınlar bazı şeyleri(?) hep başka kadınların gözüne sokmak ister. Çünkü kadınların varoluşlarını en çok hissettikleri yerler seyredildikleri ama farkında değilmiş gibi yaptıkları anlardır. Kadınları hayatları boyunca seçilmek zorunda kaldıkları bir jüri karşısında bekler gibi görür Nermin. 

    Arkadaşlarının Tuğde'ye yönelen ilgisi üzerine Leon filmini anımsayıp  lolita meraklısı erkekleri bir kez daha düşünüp sorgular. Onları küçük kız çocukların dünyasına yönlendiren şeyin bilinci henüz uyanmamış dikkatleri bilenmemiş kadınlar istemelidir. Çünkü erkekler aksinden korkar.

     Nermin kitaptaki her tanıdığına bir lakap takmıştır: Aranjman Aysel, Filinit Bacaklı Gülten, Şuşu Selma, Keser Suratlı Gönül, Perili Keriman gibi. Bunu kadınların kendi aralarında sevmedikleri/ cekemedikleri kişilere garip lakaplar takmalarina dikkat çekiyor yazar.

    Kitapta yer yer geçen yüksek topuklu ayakkabıların yeri geldiğinde bir silah olarak kullanıldığında gösteriyor bize yazar ve diyor ki Nermin'in ağzından bize: " Bu yüksek topuklar hayırlı bir şey olsaydı erkekler asla bırakmazlardı bize onu. Yüksek topuklar hız yavaşlatır, unutma erkekler çabuk çabuk giderler." Bir başka sayfada da alçak ökçeli kadınlar ile yüksek topuklu kadınlar kıyaslanır. "Alçak ökçeli kadınların ayakkabısından şampanya içilmez bunu bilerek yaşarlar ya da yaşlanırlar açık 37 kapalı 38 gelirler bir kadına yüksek topuklu ayakkabı giydiren şey çoğu kez bir erkeğin varlığıdır.(Murathan Mungan, Yüksek Topuklar, Metis edb., Mayıs 2002, 1.baskı, s.366)" Nermin ise yüksek topuklu ayakkabıları sevse de  alçak topuklu ayakkabı yeğlemektedir.

    Yazar Nermin'i çok bilmiş biri gibi gösterse de aslında akıllı bir kadın olarak donatır ve şöyle der:"Kadınlar 'ay ben şu filmdeki kitaptaki şu gibiyim değil mi' demesinler diye yazdım karakteri." Kadınlar ayrıca niye kolay kolay bir araya gelemiyor çekemiyorlar birbirlerini sorusuna da kitapta bolca yanıt var. Nermin az, çok az konuşuyor insanla. Sadece okura konuşuyor. Bu yüzden kitap "Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti." diye başlıyor.

    Kitaba dokusunu veren şeyse yüksek topuklu olmak yani hep seyredilen dikkat çeken olmayı sağlamak. Kadınlara dayatılan "şöyle ol/malısın, çünkü biz böyle seviyoruz" dayatması.

    Mungan bize yol ortasındaki bir sahneden yola çıkarak ülkedeki yoksulluğu da hatırlatıyor. Yoksulluk burnumuzun dibinde öylece duruyor ve biz hiçbir şey yapamayacağımıza inanıp geçip gidiyoruz. Toplumumuzdaki bu zengin yoksul tezatının acı örneklerini görüp bize de yansıtan Nermin ise bir anarşist gibi hissedip bir aristokrat gibi acı çekiyor, bir küçük burjuva gibi kaçıyor tüm bunlardan; ama gördükleri karşısında içi acıyor. Yazar roman boyunca bize eğlendirirken bir yandan çağrışımlarla gözlerimizin önüne Türkiye gerçeğini koyuyor.

     Yalnızlık korkusundan birbirinden ayrılamayan yeni bir ilişkiye hazır olmadığı için eski ilişkisini sürdürüp giden çiftlerle dolu dünya ve bunun çok örneğini görüyoruz/yaşıyoruz. Öyle olmaktansa evine yalnız dönmenin daha az yalnızlık olduğunu söylüyor bize Nermin. Geç saatler erkek egemenliğinin kadınlarda daha çok hissedildiği zamanlardır. Kadın ressamları sevmeyen kadınların resmi makyaj yapmayı bir uzantısı olarak gördüklerini söyleyen Nermin kadınların hep beğenilmek, seçilmek arzusu üzerine inşa edilmiş hayatınlarını ve bunun küçücük bir kızdaki yansımasını gözler önüne seriyor romanda. 

    Yazara göre kadınların en büyük talihsizliği karşı cinsten erkeklerde aradıklarını eşcinsel erkeklerde bulunmalarıdır."Bilirsiniz kadınlar bazen bir erkeğin omzuna sığınmak ister ama ne yazık ki başı dolu kadınlar erkeğin omzuna ağır gelir böyle zamanlar için mutlaka bir gay arkadaşınız olmalı.(a.g.e., s.439)"

    Nermin'in son umudu ise kitabın sonlarına doğru tanıştık fazlasıyla etkilendiği ve kartvizitinizi geçebildiği bir adamın bir şeklin arayıp bulması çünkü şanssızlık eseri çalınan çantasının içinde kar turizm gitmesini çantasından çok üzülüyor Nermin bir kitabın sonunda içinde bulunmayı bulmayı umut ettiği son durumu takarız kırıntısıyla o Adana sesleniyor "Emre Bey. 

    Bu kitabı okursanız, beni arar mısınız? Biliyorsunuz; sizden başka kimsem yok.(a.g.e., s.527)"
  • 416 syf.
    ·Puan vermedi
    URSULA K. LE GUİN/SÖZCÜKLERDİR BÜTÜN DERDİM(HAYAT VE KİTAPLAR ÜZERİNE YAZILAR)/HEP KİTAP/412 SAYFA

    Ursula K. Le Guin’in Türkiye’de yayımlanan son kitabı Sözcüklerdir Bütün Derdim, bir okuma serüveni kitabı. 2018 yılında aramızdan ayrılan California doğumlu yazar, Amerika’nın en önemli bilim kurgu yazarları arasında sayılıyor. Ayrıca şiirleri, tiyatro oyunları, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında da eserleri var. Yazar, Hugo Ödülü, Locus Ödülü, World Fantasy Award Ödülü gibi seçkin ödüllere layık görülmüş…

    Yazar bu kitabında çeşitli seminer, konferans konuşma ve sunumları ile makalelerini derlemiş. Kitabın bir bölümünde çeşitli kavramlar üzerine düşüncelerini dile getiren yazar, bir bölümünde de okuduğu kitaplar ve yazarları hakkında yorumlarda bulunmuş.

    Düşünce kitaplarını bir romanı tanıtır gibi tanıtmak mümkün olmadığından genel olarak içeriğinden bahsedip bir okuyucu olarak altını çizdiğim hususlar açısından tanıtabilirim.
    Yazar, başlangıçta hayal kurmanın insanın biricik ayrıcalığı olduğundan bahsetmiş ve oradan fantazyanın kendisi açısından önemine ve tarihsel sürecine değinmiş. Kurgu ve yaratının gerçeklik vs. tüm kategorilerin üzerinde bir değere sahip olduğunu söylüyor.

    Fantazya( phantosia) Yunanca, görünür kılma anlamında bir sözcük….
    *bir algı nesnesinin zihinsel olarak kavranışı,
    *zihnin kendini dış dünyaya bağlama eylemi,
    *var olmayan şeylerin zihinsel temsillerini oluşturma sürecini, kabiliyetini veya bunu neticesini kapsama…

    *Victoria Çağı ve modern dönemlerde fantazya yazarları, genellikle yaptıkları şey konusunda mahcup haldeydi. Bu metinlerin salt garip fikirlerden oluştuğunu , gerçek edebiyatın içine eden veya Levis Coroll’un yaptığı gibi edebiyatı sinsice geçiştiren cinsten olduklarını, ‘’ çocuklar için’’ yazdıklarını ve bu sebeple üzerinde durmaya değmeyeceğini öne sürüyorlardı.

    *fantazya artık hakikaten mühim bir iş oldu. tek boynuzlu atlarını bahçede otlamaya çıkaran insanlar var. Elf Diyarı’nda kapitalizm büyüyüp serpiliyor.

    *kurmacanın fikirlere indirgenmesine hararetle karşı çıkıyorum.
    *icat edilmiş çoğu dil, icat edilmiş isimlerle başlar.

    URSULA K. LE GUİN fantazya kavramından sonra bir bölümü de JANR kavramına ayırıyor. Janr’ın nasıl anlaşılması gerektiği, içeriği, kapsamı ve biçimleri üzerinde düşüncelerini dile getiriyor. Ardından şiirle ilgili yazılarını paylaşıyor.

    ŞİİR NASIL OKUNUR

    * şiir yüksek sesle okunur,
    *gözün gördüğü kelimeler bir notasyon, bir partisyondur; zihnin onları bütünüyle kavraması yalnız kulak aracılığıyla olur. fakat kelime oldukları için kendi müziklerinin manasını da söylerler. Bir ezgiyle söylenen kelimeler, şarkıyı oluşturur; ezgi kelimeler olduğu zaman ise bir şiir elde ederiz.


    CİDDİ EDEBİYAT ÜZERİNE

    * Çoğu sanatçı gibi ben de sanatın bana öğrettiklerini başkalarıyla paylaşmayı severim.

    UYANIK KALMAK

    Yazar kitap okurken bazen uyuyakaldığını söylüyor.
    *kitap eskisi kadar okunmuyor düşüncesinde değilim. Esasen eskiden de kitap az okunurdu. Şimdi neden herkesin kitap okuması gerektiğini düşünüyoruz ki…
    *geçmişte okur-yazarlık muktedir olmak demekti. Her okur-yazar toplum için, okur-yazarlık ilk olarak erkek egemen sınıfın temel imtiyazıydı.
    *okur-yazarlık peyderpey alt sınıflara doğru sızdı, bu esnada daha az gizemli hale gelirken kutsallığı azaldı ve popülerleştikçe doğrudan nüfuz gücü azaldı.
    *1850-1950 arası kitap yüzyılıdır.

    KADINLARIN BİLDİKLERİ-genel olarak kadınlara dair fikirlerini ve kadın yazarların yazın dünyasında yaşadıkları sıkıntıları anlattığı bölümdür.

    *Toplumsal cinsiyet ormanında yolumuzu kaybediyoruz.
    *kadınlardan ‘’İnsan olmayı öğreniyoruz.’’
    *bin yıl evvelden başlayıp bugüne kadar, tüm toplumlarda yürümeye, konuşmaya, yemek yemeye, şarkı söylemeye, dua etmeye, başka çocuklarla oynamaya ilişkin temel yönergelerin çoğunu; hangi yetişkinlere saygı duyacağımızı, neden korkup neyi seveceğimizi, en temel becerileri, en yalın kuralları bize KADINLAR ÖĞRETİR…
    * kadınların öğrettikleri temel beceriler büyük ölçüde cinsiyetsizdir. Oysa erkekler cinsiyetçidir ve binlerce yıldır kız çocuklarına itaat etmeyi öğretirler.

    HİKAYELER UYDURMAK- yazma süreciyle, yaratı biçimleriyle ilgili

    * yazmayı bahçıvanlık olarak düşünmek faydalı olur. tohumlar ekersiniz fakat her bir bitki kendi yolunu ve şeklini bulur.
    *denetimi sağlayan bahçıvandır. Her hikaye, ışığa doğru kendi yolunu bulmak zorundadır. Bir bahçıvan olarak en gerekli aracınız hayal gücüdür.
    *genç yazarlar genelde bir hilkayenin bir mesajla başladığını düşünür, onlara böyle düşünmeleri öğretilir. Bana göre böyle olmamalı.

    KİTAP VE YAZARLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
    Yazar bu bölümde Yevgeni Zamyatin’in ‘’Biz ‘’ romanından, Huxley’in ‘’Cesur Yeni Dünyası’’ndan, Pasternak’ın ‘’Doktor Jivago’’sundan, Jose Saramago’nun tüm eserlerinden, Stephane Zweig’den ve daha birçok yazardan, eserden bahseder.

    Bu eserlerden ve yazarlardan özellikle tanıdıklarınız varsa bu bölüm oldukça yaralı bir okuma süreci anlamına gelecektir.

    Saramago’dan biraz bahsetmeliyim.

    * Körler ülkesinde tek gözü olan kral olur.
    *benim kuşağımdan olup bana bilmediğim bir şey söyleyen ya da daha ziyade bildiğimi bilmediğim şeyleri anlatan tek romancıdır. Bana hala bir şeyler öğreten biricik yazardır.
    *Saramago kökleri çok derinde olan bir adamdır. Bir kralın huzurunda Nobel Ödülünü kabul ederken, Alentejo düzlüklerinde yaşayan anneannesi ve dedesinin, bir ömür hep sevgiyle hatırladığı ve ona ahlaki bir örnek sunan o köylü ve çok yoksul insanların tutkusu ve yalınlığıyla yaptı konuşmasını.

    Saramago: ‘’ Tanrı, evrenin sessizliğidir ve insanlar bu sessizliğe mana veren haykırıştır.
    * kararlı bir sosyalist oluşu hep göz ardı edildi. Filistin –israil sorununda İsrail karşıtlığı ona hep ayak bağı oldu.
    * ateist ama tanrıya karşı nüktedan, kuşkucu ve sabırlıdır. Profesyonel ateistler gibi saldırgan değildir. Başta kadınlar olak üzere her zaman bütün ezilenlerin yanında bir yazardı.

    Not: Ursula K. Le Guin tam bir Saramago hayranıdır.

    Kitapta Saramago severler için oldukça doyurucu yorum ve tartışmaların, tezlerin olduğu uzun bir bölüm vardır.

    Son: Okuyun derim…
  • 144 syf.
    ·Puan vermedi
    Feminist yazar Virginia Woof’un üniversiteli kadın öğrencilere yaptığı konuşmalarından derlenmiş oldukça etkileyici bir eser.
    Kadın ve Edebiyat'ı, kadınların edebiyat dünyasında yer alabilmesinin zorluklarını ve yer alamamasının nedenlerini anlatır.
    "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!.." demesi de bundandır. Yazar feminist olunca ortaya çıkan eserin de bu düşüncelerin ürünü olduğu zannedilebilir. Bugün bile kadın erkek eşitliği tartışmalarının olduğu düşüldüğünde yazıldığı dönemin şartlarına göre gayet eşitlikçi bir yaklaşım sergilemiş bence. Kadınlara öğüt niteliğinde, şahane bir eser. Mutlaka okuyun... .