Yeni hiçbir şey yoksa, yalnız eskiler varsa
Demek ki beynimize oynanan bir oyun var,
Yaşamış bir çocuğu doğurmaya kalkarsa
Yaratma çabasıyla sancılanarak tekrar!
Eskiler İstanbul Boğazının dört manevi muhafızı var diye inanırlarmış. Onlar olmasa başlarına ya da memleketlerine bir bela, bir musibet gelir diye düşünür o sebeple kusur etmekten kaçınırlarmış. Boğazdan geçtikleri vakit dualar ederlermiş. Ölülere kusur etmekten kaçınmak, ne güzelmiş...
Genellikle Antik Çağ hakkında bu kadar bilgi sahibi olmanın nedeni, insanın kendi çağına karşı öfke duymasıdır, Antik Çağ da bundan yararlanır. Kendi çağdaşlarını küçültmek için eskiler çok yüksek yerlere konuyorlar. Biz yaşadığımız dönemde atalarımıza layık olduklarından daha çok değer veriyorduk; ama şimdi, gelecek kuşaklarımız bize layık olduğumuzdan daha çok değer veriyorlar; oysa atalarımız, biz ve gelecek kuşaklarımız, hepsi aynı kapıya çıkar; hem ben dünyanın görünümünün ona belirli bir gözle bakanlar için çok can sıkıcı olacağını sanıyorum, çünkü durum her zaman aynıdır.
Acınızı açmak ya da açık etmek, karşınızdakilerin ve çevrenizdekilerin pervasızlaşması, giderek hoyratlaşması, hatta hükümranlaşması risklerini de taşır. ("Ah, düşmeye gör!" der ya eskiler...)
Öyleleri felaketleri sever ve anlattırmak isterler. "Hadi bir daha anlat," diye el çırparlar. "Anlat, nasıl düştün? Çok mu acıdı canın? O ne yaptı peki? Gelmedi, değil mi? Kimse yardım etmedi sana!..."
Başkalarının acılarıyla hem beslenen hem de bu ziyafeti ilişki kurma biçimine dönüştürmüş insanlardır bunu yaparlar. Gözlerine kestirdikleri avlarına somut bir acının içindeyken yaklaşırlar. İnanılmaz bir destekle. İnsan üstü bir merhametle. Minnet bağını böyle yaratır, avladıklarının ruhlarında ve acılarında böyle kurarlar tahtlarını
Üzerlerinde bir çeşit hükümranlık ya da emir-itaat ilişkisini kurdukları kişilerin başarılarındansa hiç hoşlanmazlar. İlişkinin varlık sebebi ortadan kalkmış olur ve hızla yıkılır. Ardından da şöyle derler: "Ben onun ne hallerini bilirim! Bir kuru ekmeğe muhtaç olduğu, beş kuruşsuz günlerini bilirim! O adam ona şunu şunu yaptığında nasıl ağladığını bilirim!..."
Vereceğim en son söz, insanlığı “iyileştirmek” olurdu. Benim tarafımdan yeni putlar dikilmeyecek; eskiler de topraktan bacakların ne önemi varmış, öğrensinler. Putları (benim sözlüğümde “idealleri”) yıkmak - eskiden beri işimin bir parçası. Gerçeklik o denli değerinden, anlamından, hakikatliğinden edildi ki ideal bir dünya yalanı uyduruldu… “Hakiki dünya” ve “görünüşteki dünya” - açıkçası uydurulmuş dünya ve gerçeklik. İdeal yalanı şimdiye dek gerçekliğin üzerinde bir lanetti, insanlığın kendisi bu lanetle en dipteki içgüdülerine kadar yalan ve sahte olmuştu - büyümesinin, geleceğinin, geleceğe dair hakkının onlarla güvencelendiği değerler olan ters çevrilmiş değerlere tapıncaya kadar.