• Yeşil kil maskesi yapıldı, çalışma masası temizlendi, yeşil çay fincana koyuldu. Evet İslam Hukukuna çalışmak için hazırım. 'Eşya hukuku' siz benden korkun oğlum 📔🙈 😂
  • İslam dünyasında bugün hala bir tüyü bitmemiş yetiminin hakkı edebiyatı vardır. Bu, Halife Ömer'in adaleti edebiyatıyla, Dicle kenarında kaybolmuş oğlaklardan kendini sorumlu tutması efsanesiyle Türk insanına çok gözyaşı döktürür. Ama bu edebiyatın, efsanenin bu kadar duygulandırdığı aynı toplum öte yandan "devletin malı deniz, yemeyen domuz." vecizesini de üretmiştir veya devlet malının yöneticiler tarafından yağma edilmesine fazla bir duyarlılık göstermez. Peki bu toplumun bir ferdi evindeki veya iş yerindeki en önemsiz bir eşyayı haberi veya izni olmadan alsanız kıyameti koparmaz mı? Peki, neden devlet veya kamunun malının bu kadar utanmazca yağmalanmasına karşı herhangi bir tepki göstermez? Çünkü bilir ki evdeki eşya kendi malıdır, kendi el emeği göz nuruyla onu kazanmıştır. Ama ne devlet kendi malıdır, ne de onun hukuku. Ne devleti ne hukuku kendisi inşa etmemiştir, kendisi üretmemiştir. Kimseyi suçlamak için söylemiyorum. Bütün bunların tarihsel, sosyolojik nedenlerini de biliyorum. Ama dünyayı anlamaya ve açıklamaya doğru bir yerden başlamamız için önce şeylerin adını koymamız lazım, değil mi?
    Ahmet Arslan
    Sayfa 380 - Serbest Kitaplar
  • 168 syf.
    ·Beğendi·8/10 puan
    8/10

    1. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Türk hukuk tarihine damga vuran isimlerden olan Ahmet Cevdet Paşa’nın biyografisine yer verilmiş. İkinci bölümde ise Mecelle’nin külli kaidelerini oluşturan ilk 100 madde ve açıklamaları kaleme alınmış.

    2. Biyografi kısmı gayet akıcı ve net. Mecelle maddelerinin açıklandığı kısım ilgilisi dışındaki kimseler için zor ve anlaşılmaz gelebilir.

    3. Mecelle, 8 yıllık bir süreç içerisinde(1868-1876), Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan, içerisinde borçlar, kısmen eşya ve şahıs hukuku hükümleri olmak üzere toplam 1851 madde bulunan, bu maddelerin ilk 100’ü genel esaslar olarak adlandırılan bir kanun metnidir.

    4. Külli kaide metinlerinden bazı örnekler:
    -Beraet-i zimmet asldır. (Madde 8)
    -Tasrih mukâbelesinde, delâlete i’tibâr yoktur. (Bir söz veya fiilde açıklık varsa, başka anlam aranmaz.) (Madde 13)
    -Meşakkat teysiri celbeder. (Zorluk, kolaylık getirir.) (Madde 17)
    -Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunmaz.(Zamanın değişmesiyle, hükümlerin de değişmesi inkar olunmaz.) (Madde 39)
    -Kelâmın i’mali, ihmalinden evlâdır. (Bir sözü mümkün mertece bir ma’naya yormalıdır. Ma’nasız diyerek kesip atmamalıdır.) (Madde 60)
  • 876 syf.
    ·48 günde·8/10 puan
    Bitirmeden evvel inceleme yazmak pek hoşuma gitmese de bir istisna yapmak istiyorum. Hakimlik sınavı için başladım bu kitaba fakat kısa süresi kalanlar için hayli uzun bir eser. Başlangıç Hükümleri, Kişiler, Aile, Miras ve Eşya Hukuku bölümlerinden oluşuyor ve kitabın sonunda bazı önemli kanun metinleri ve 200
    soruluk bir bilgi ölçme testi var. (Konu anlatım kısmı 665. sayfaya kadar sürüyor.) Eşyaya kadar gelmekle beraber eşya hukuku için 300 sayfa okumayı -sınava 1.5 ay kala- gereksiz bulduğum için yine Themis’in dersane notlarından tamamlayıp soruları çözmeyi düşünüyorum.
    Kitap ayrıntılı ve fazlasıyla bilgilendirici, eksik bir noktanın kalacağını sanmıyorum kitap bitirildiğinde. Fakat yazım yanlışları, hatta mesaj atarmış gibi “Yülkemne ise bağımösız bir ölşüme bağlı tasarruftur.” gibi cümleler, kelimelere gelen eklerden dolayı anlam değişimleri, kanun metninin eksik aktarılması gibi sebeplerden dolayı anlamaya çalışırken bir miktar yorulabilirsiniz. 26. baskısını yapmış bir eserde bunlara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat konunun geneline hakim olunduğunda eksiklikleri, yanlışları fark edip düzeltmek mümkün oluyor.
    Tan Tahsin Zapata Bey’in emeklerine sağlık :)
  • Allah'a kul ve köle olmanın dışında, her insan hür olarak yaratılmıştır. Hürriyet, insanın vazgeçilmez bir hakkı, ayrılmaz bir hususiyetidir. Bununla beraber, insanın, insan olma itibariyle haysiyet ve şerefinden gelen bir hürriyet hakkı, hemen hemen tarihin bütün devirlerinde elinden alınmıştır. Çeşitli harp ve baskınlar neticesinde insanlar hürriyetlerinden mahrum edilmiş, bir mal gibi alınıp satılır hale getirilmiştir. Bilhassa Roma hukuku ve Yunan felsefesi, köleliği zarurî bir ihtiyaç haline getirmiş, insanları bir eşya gibi pazara dökmüştür.

    Diğer taraftan her millet, düşmanının kuvvetini azaltmak, nüfusunu eksiltmek ve kendi kuvvetini artırmak için esirlik müessesesini yaşatmayı zaruret hâlinde görmüştür.

    İslâmiyet'ten önce Araplar arasında da kölelik bütün şiddet ve dehşetiyle devam ediyordu. Kabileler arasındaki çarpışmalar ve yağmalamalar aralıksız olarak sürüyordu. Düşman taraftan esir olarak alınan kadın, erkek ve çocuklar kölelileştiriliyordu. Cahiliye Araplannın nazarında kölelik hayvanlıktan aşağı telâkki ediliyordu. Bunun için onları insanlık dışı işlerde çalıştırıyorlar, her türlü zulüm ve işkenceyi reva görüyorlardı. Bazan onları aç susuz bırakarak ölüme terk ediyorlar, bazan de öldürüyorlardı. Kadınları cariye olarak kullanıyorlardı. Öyle ki âdeta cariyelik teşvik edilen bir şey haline gelmişti. Sırf bunun için başka kavimlere baskınlar düzenliyorlar, erkekleri öldürerek kadınlarını esir alıyorlardı.

    İşte İslâmiyet böyle bir zamanda zuhur etti. O devirde insanlığın yarası olan böyle bir meseleyi tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi, o zamanki durum zaten buna müsait de değildi. Esaret müessesesinin kaldırılması henüz yeni kurulmakta olan İslâm devleti için birtakım güçlükler getirebilirdi. Şöyle ki:

    Her hususta olduğu gibi dinimizin cihad anlayışı diğer milletlerin savaş anlayışından farklıdır. Dinimizin cihaddan gayesi, zulmetmek, kan dökmek, kuru kuruya beldeler fethetmek değil, Cenab-ı Hakk'ın ismini duyurmak, İslama yöneltilen hücumları önlemek, insanlara dünya ve âhiret saadeti temin etmektir. Bu sebeple düşman da olsa savaşa fiilen iştirak etmedikçe, kadınları, çocukları ve ihtiyarları öldürmek Peygamberimiz (asm) tarafından yasaklanmıştır.1 Fakat bunları serbest bırakmanın İslâm devleti için bir tehlike olacağı da ortadadır. Çünkü birkaç yıl sonra nüfusları yeniden artacağından, Müslümanlar için bir tehlike teşkil etmeleri mümkündür. Bu durumda bunların esir alınması artık bir zaruret hâline gelmişti.

    Diğer taraftan, karşı taraf, Müslümanları esir etmekten geri durmuyordu. Dengenin temin edilmesi için Müslümanların da onlardan esir almaları gerekiyordu. Böylece hem denge temin ediliyor, hem de karşı taraf kuvvetten düşürülüyordu. Ayrıca alınan esirlerle Müslüman esirler takas yapılarak, Müslümanlar esaretten kurtarılmış oluyordu. Yine esirler fidye karşılığı serbest bırakılmakla İslâmiyet'in yayılması için maddî destek temin ediliyordu.

    Görüldüğü gibi, köleliği ve cariyeliği ilk defa İslâmiyet icat etmemiştir. Birtakım zaruretler sebebiyle her ne kadar ortadan kaldırmamışsa da, onu tamamen hürriyete yol açabilecek şekilde ıslâh etmiştir.

    Tarihin her devrinde insanlık dışı işlerde kullanılan zulüm ve işkencenin her türlüsü reva görülen köleler, ancak İslâmiyet sayesinde rahat bir nefes alabilmişlerdir. Dinimiz kölelik müessesesini vahşi ve iptidaî suretten çıkarıp, insanî bir hayata kavuşturmuştur. Köleye birçok hak verilmiş ve bunlar devletin himayesi altına alınmıştır.

    Hadis ve fıkıh kitaplarımızda "Itk" yani "köle azadı" başlığı altında bu hakların izah edildiği bir bölüm mevcuttur.

    Dinimizde, hürriyet nimetinden mahrum kalanlara karşı büyük bir şefkat ve himaye gösterilmiş, hürriyetlerini kaybetmiş insanların tekrar hürriyetlerine kavuşabilmeleri için bazı hükümler getirilmiştir. Meselâ mü'minin bir hata ve kusuru sonunda, günahını affettirebilmek için kefaret ödemesi gerekmektedir. Ramazan orucunu bozan, yanlışlıkla adam öldüren, yeminini bozan kimseler, bu hatalarının affı için kefaret öderler. İşte bu kefaretlerin başında köle ve cariye azat etmek ilk sırayı almaktadır. Bu hususta birçok âyet-i kerime mevcuttur.

    Savaşı müteakip hürriyetini kaybeden köle ve cariyeler, her ne kadar farklı statüye tâbi iseler de yine de birer insandırlar. Bunun için dinimizde köle ve cariyeyi hürriyetine kavuşturmak en büyük hayırlar arasında zikredilmiş, bir ibadet hükmünü taşımıştır. Buna teşvik eden birçok hadis-i şerif mevcuttur. Bu hadislerden birisi şu mealdedir:

    "Bir kimse, erkek veya kadın mü'min bir köle azat ederse, Allah o kölenin her âzası karşılığında bir azasını cehennemden azat eder."2

    Köle azadını teşvik eden bir diğer esas da "mukâteb"liktir. Bu da, efendisi tarafından bir kıymet takdir olunarak, kölenin bu parayı kazanıp ödemesi yoluyla azat olmasıdır. Cenab-ı Hak mü'minleri buna teşvik etmiş ve bu hususta şöyle buyurmuştur:

    "Kölelerinizden mukâtebe olmak isteyenleri de eğer kendilerinde bir hayır biliyorsanız, hemen kitabete bağlayın ve onlara Allah'ın size verdiği maldan verin, size olan borçlarından düşürün."3

    Ayrıca böyle bir kölenin hürriyetine kavuşması için Müslümanların verecekleri en sevaplı sadakaların böyle bir köleye verilen sadaka olduğu belirtilmiştir.

    Diğer taraftan dinimiz, köle ile efendisi arasında eşit hayat ve geçim şartını da getirmiştir. Köle olan kişinin ailenin bir ferdi olarak görülmesi, efendi ile kölenin aynı sofrada yemek yemesi tavsiye edilmiştir. Dinimize göre; efendi, kölesine yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. Efendi, kölesine eziyette bulunmamalıdır.4

    Köleler hakkında bir diğer husus da; efendinin, kölesinin izzet-i nefsini rencide edecek şekilde çağırmasının uygun olmadığıdır. Efendinin, kölesini, "kölem, cariyem" şeklinde değil; "oğlum, kızım" şeklinde çağırması tavsiye edilmiştir.5

    Yine köle ve cariyeler umumiyetle eğitim ve öğretimden mahrum kimseler olduklarından, onların cahil bırakılmayıp, okutulması ve yetiştirilmesi efendinin vazifeleri arasındadır.

    Görüldüğü gibi, kölesini azat etmeyen kimselerin bu şartlarda köle tutması ve beslemesi ağır bir mes'uliyet getirmektedir. Ahmed Cevdet Paşa, efendinin, mükellef olduğu vazifeleri yerine getirerek köle tutabilmesinin zorluğunu şu veciz cümle ile ifade eder:

    "Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır."

    Evet. İslâmiyet'in kölelik meselesini ıslâh ettiği, hukuk sisteminde ona geniş bir yer vererek hakkını müdafaa ettiği düşünülünce, bu hususta ne kadar büyük bir inkılâp gerçekleştirdiği görülmüş olur.

    Dünyaya medeniyet dersi veren Batı'nın, asırlardır sömürge ve istilâ belasıyla insanları, bilhassa İslâm âlemini ezip sömürdüğü, hattâ Amerika'nın ve Güney Afrika'nın bugünlerde dahi zencilere ikinci sınıf vatandaş muâmelesi yaptığı gerçeği hatırlanırsa, köleliği hangi milletin devam ettirdiği anlaşılmaz mı? Yarım asırdan fazla olarak Demirperde ülkelerinde Rusya'nın zavallı insanlara reva gördüğü zulüm, canavarlara bile rahmet okutmuştu. İnsanları evlerinden, yurtlarından kovarak Sibirya'nın kamplarında insanlık dışı işkence ve zulümlere boğduğu inkâr edilemez.

    Bu hususları dikkate alarak kölelik müessesesini İslâmiyet'in icat etmediği, bu müesseseyi ıslâh ettiği hususunda yanlış bir telâkkiye kapılmaya gerek yoktur. Bu ifadeler ışığında insanlığa gerçek hürriyet ve hidayeti İslâm'ın getirdiği bir defa daha görülmüş olur.

    Cariye ve Statüsü

    Savaş sırasında düşman tarafından esir edilen kız ve kadınlar "cariye" olarak alınır. Hukuk itibariyle ganimet sayıldıklarından, İslâm devleti tarafından hizmetçiye ihtiyacı olan gazilere verilirdi. Azat edilmedikleri müddetçe de ticarî bir eşya gibi alınıp satılırdı. Artık o andan itibaren "cariye" ailenin bir parçası ve bir ferdi olarak kabul edilir, ona göre muamele görürdü. Cariyenin sahibi olan "efendi" onu şahsî hizmetlerinde ve ev işlerinde istihdam edebildiği gibi, isterse, ayrıca bir nikâh kıymaya ihtiyaç duymadan istifade edebilirdi. Bu durum her ne kadar ilk anda garip karşılanacak olsa da, tarihî şartları içinde bu gayet normal ve tabii karşılanırdı. Zâten ayrıca bu hususta Kur'ân'ın verdiği bir ruhsat da mevcuttur. Mü'minûn sûresinin 5 ve 6. âyetlerinde bu ruhsat şöyle ifade edilir:

    "O mü'minler ki, ırzlarını korurlar; ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri müstesnadır. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar."

    Efendinin, cariyesinden cinsî yönden istifade etmesinin, cariyenin hesabına iki mühim hikmet ve faydası vardır. Birincisi ve en mühimi, esir düşen ve sahipsiz kalan bu kadınların bu vesile ile ihmal edilmeleri önlenmiş olur. Çünkü, aksi takdirde, cariyelerin fuhşa düşmeleri, zinaya girmeleri ihtimali kaçınılmaz olduğu gibi, efendisinin evine de bağlı kalmış olur.

    Diğer bir faydası, cariyenin efendisinden bir çocuğu olduğu takdirde "çocuğun annesi" mânâsına "ümmü'l-veled" sayılmaktadır. Cariyeden doğan bu çocuk hür kabul edilir. Çocuğun doğumu ile annesi de efendisinin ölümünden sonra mirasçılarına geçmeyip hürriyetine kavuşmaktadır. Çocuk olmasaydı, efendisi de azat etmeseydi, diğer mallar gibi cariye de miras olarak kalacaktı.

    Efendinin, cariyesi ile karı-koca olmaları da şart değildir. Efendi, onu sadece bir hizmetçi olarak istihdam edebilmektedir. Ayrıca, cariyenin kocası esirler arasında ise, eşlerin nikâhları devam edeceğinden, efendinin bu cariye ile münasebette bulunması caiz değildir. Hattâ erkek başka birisinin, kadın da bir başkasının yanında köle ise, yine efendi, yanında bulunan bu kadın köleden cinsî yönden faydalanamaz.6

    Bu meselelerle birlikte, Kur'ân-ı Kerim, erkek ve kadın kölelerin birbirleriyle evlendirilmesini de teşvik etmiştir. Nur sûresinde meâlen şöyle buyurulur:

    "Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah onları kendi lütfundan zengin eder."7

    Böylece kölelerin kendi aralarında bir nevi eşitlik sağlanmış olur.

    Her vesile ile kölenin hürriyetine kavuşturulmasını tavsiye eden dinimiz, cariyenin de nikahlanarak ev hanımı yapılmasını teşvik etmiştir. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) bu hususu şöyle ifade ederler:

    "Sizden cariyesi olan biriniz, onu en güzel bir şekilde terbiye eder, yetiştirir de sonra azat edip onunla evlenirse, onun için iki sevap vardır."8

    Bu açıklamalar göz önüne alınırsa, İslâm'ın köle ve cariyeleri ne kadar himaye ettiği, onların haklarını koruduğu açıkça görülecektir. Cariye sadece "kadınlığından istifade edilen" bir insan olarak da görülmemektedir. O aynı zamanda evin bir ferdi, ailenin bir parçasıdır. Ailenin, hanımından sonra evin en sorumlu kadınıdır.

    Bir insan sahip olduğu cariyesini azat edip hürriyetine kavuşturabildiği gibi, onu bir başkasına hediye olarak da verebilirdi. İşte Mısır hükümdarı Mukavkıs'ın Peygamber Efendimize (a.s.m.) gönderdiği iki cariye de bu kabildendir. Zaten bu iki cariye Mısır'dan gelirken yolda Müslüman olmuşlardı. Bilindiği gibi Peygamberimiz (asm) bu cariyelerden Mâriye'yi kendi nikâhı altına almıştı. Daha sonra Hz. Mâriye'den Hz. İbrahim dünyaya gelmişti. Hz. İbrahim'in doğumundan sonra Peygamberimiz Hz. Mâriye'yi hürriyetine kavuşturdu. Böylece Mâriye, diğer Peygamber hanımlarının gıpta edeceği bir mevkie yükselmişti. Şîrin isimli diğer cariyeyi de Peygamberimiz, şâiri Hassan bin Sabit'e verdi.

    Bu hadiseyi misal getirerek, bugün gayri müslim ülkelerden "cariye" olarak nikâhsız bir şekilde kadın alınamaz. Çünkü artık tarihî bir hadise olan cariyelik müessesesi günümüzde hiçbir şekilde tatbik edilmemektedir. Diğer taraftan Peygamberimize (asm) hediye edilen "cariye", Mukavkıs'ın yanında da cariye idi. Yoksa Mukavkıs kendi milletinden bir kadını Peygamberimize "hediye" olarak göndermiş değildi.
  • 248 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Yürekler sözle değil,ahlakla fethedilir.Aktörlerin etkisi film bitene kadar,hâl dilinin tesiri ise ömür boyu devam eder.Allah Rasûlü’nün kumandan,devlet başkanı gibi pek çok meziyeti vardı lakin Kur’an-ı Kerim O’nun üstün ahlakını öne çıkardı.Çünkü O’nun fert ve cemiyet planında yaptığı eşsiz inkılapta en büyük pay ahlakına aittir.Peki bizler de bu nebevi ahlâktan nasipdar olabilme adına nereden başlamalıyız? İşte bence bu sorunun cevabına kitabın daha ilk sayfalarından cevap buluyoruz.İşe ilişkilerimizden başlayabiliriz.
    İnsanın diğer varlıklarla ve kendisi ile kurması gereken ilişkileri 4 ana başlıkta incelenir;
    1-İnsanın kendi nefsi ile ilişkisi
    2-İnsanın Allah (cc) ile ilişkisi
    3-İnsanın eşya (evren) ile ilişkisi
    4-İnsanın insan ile ilişkisi
    Bu dört bağ 4 hukuku oluşturur
    1-Hukuk-u nefs
    2-Hukukullah
    3-Hukuk-u eşya
    4-Hukuk-u ibad
    Bu 4 hukukun ekseninde 4 anahtar kavram vardır;
    1-İrade
    2-İhsan
    3-İsar
    4-İkram
    Bu 4 kavram olmazsa yeri şu 4 tehlikeli kavram ile dolar;
    1-Tembellik
    2-Riya
    3-Bencillik
    4-İhanet
    Bu kitapta ise mezkûr ilişkileri rıza-i İlahi doğrultusunda nasıl düzene koyabiliriz sorusuna Kur’an-ı Kerimdeki eşsiz örneklerle cevaplar buluyoruz.Okudum bitti denilip rafa kaldırılacak bir kitap olmaktan ziyade ahlaki problemlerimizi ve ilişkilerimizi iyileştirecek bir reçete niteliğinde diyebiliriz.
  • 631 syf.
    Nereden başlayalım?:)

    Plaine Monceau Semtinde, 17. Arrondissement'da, Médéric, Jadin, De Chazelles ve Léon Jost sokaklarının oluşturduğu dörtgeni yanlamasına kesen Simon Crubellier Sokağı'nın aşağı yukarı ortasındaki binadayız.

    Serdik bütün parçaları önümüze. Elimizdeki yapboz tamamen bitince anlam kazanacak, biliyoruz.

    Tıpkı Perec'in söylediği gibi, tek kişilik bir oyun değil yapboz. Çünkü o, yapabileceğimiz her yerleştirme hareketini daha biz oyuna başlamadan hesaplamış hatta kararlaştırmış. Bütün kombinasyonları incelemiş.

    Daha başlarda öyle bir tasvir yeteneğiyle karşılaşıyoruz ki, Perec'in o hiçbir ayrıntıyı atlamayan zihninin alnından öpmek geliyor içimizden.

    Başta söylediğim gibi nereden başlamak lazım acaba. Çünkü kitabın sonunda (553. sayfada) binanın bir planı yer alıyor. Baştan itibaren daire daire, oda oda, en ince ayrıntısına kadar tasvir ettiği mekanları, bu planlara bakarak zihnimizde canlandırmamız daha kolay olacak.

    Kitabın başında da Jules Verne'in muhteşem bir sözü var;
    "BAK, BÜTÜN GÖZLERİNLE BAK. "
    Zira başka türlü; odalar, tablolar, kirişler, duvarlar, küllük, kitap, rom şişesi, lavabodaki açılır kapanır iskembe, bilekteki bileklik, patates soyucu, Vergi Hukuku kitabı...hatta ve hatta sol elin işaret ve baş parmağı arasında tüten sigaraya kadar, atladığı hiçbir ayrıntı olmadığını ancak bu şekilde anlamaya yaklaşabiliriz. Eminim yerde, duvar dibinde bir karınca olsaydı, hayal dünyasında, renginden kaç bacağı olduğuna kadar her şeyi tek tek, hiç atlamadan yazardı.

    Bu kadar ayrıntı ne işimize yarayacak, diyebilirsiniz. Aslında bence bütün bu detayları zihnimizdeki resme oturtmamız çok ama çok zor. Buna rağmen belki bir yerinden yakalayacağımız bu parça,tüm diğerleri gibi, yapbozumuzun şekillenen ilk kısmı olabilir.

    92 yıllık bir zaman dilimini 99 bölüme sığdıran altı kısıma ayrılmış bir kitaptan söz ediyorum. Içerisinde sayısız öykü, sayısız hayat, sayısız insan, sayısız eşya ve sayısız detayla acayip bir düzensizlik barındırıyor.
    Bize gereksiz gibi görünen her şeyin on yıl boyunca tasarlanmış olduğunu bilmek, tahammül eşiğimizi bir nebze daha yükseltiyor. Önce çerçeveyi çizip (ne kadar mümkünse artık) sonra iç dizaynın keyfine varmak gerekiyor. Yer yer gülerek, gömülerek en çok da sorgulayıp anlamaya çalışarak. Elimizden gelenin kesinlikle en iyisi bu.

    Ilk kısımda ayrıntının ayrıntısının tasvirlerini okuyoruz. Tamamına yakını mekan ve eşya tasvirleri. Mesela bir ilk yardım çantasının içerisindeki hidrofil kompreslerden anlatmaya başlıyor ta ki kaç yıl garantili olduğuna kadar. Sürücü avadanlığı mı dersiniz kampçılar için kamping konteyneri mi, gördüğü hiçbir şeyi atlamıyor.

    Sürekli tasvir okumak oldukça zorlayıcı. Fakat kitabın bölümlere (99 bölüme) ayrılmış olması en azından zorluğu parçalara ayırmamızı sağlıyor.

    Ikinci kısımdan itibaren kişilik tasvirlerine ışık tutan kısa öyküler yoğunlaşıyor. Bunca karmaşanın içerisinde duygu yüklü bir şeyler de var mıdır acaba derken Sven Ericsson'un öldürdüğü Elizabeth de Beaumont'un hikayesiyle karşılaşıyorum. Birbirlerine yazdıkları mektuplar, aradığımdan çok daha fazlasını sunuyor bana.

    Nelerle karşılaşacağımızı önceden kestirmemiz çok zor.
    Mesela Üç Adam Tarikatı bunlardan biri. Katılmak için ne yapmamız gerekli acaba?:) 2020 yılında hepimiz katılmış olacakmışız çünkü. Şaka bir yana ayrıntının ayrıntısını mı arıyorsunuz?
    Doğru adrestesiniz.

    Beş yüz değişik limanda, beş yüz değişik manzara yapmak için yola çıkan Bartlebooth'un hikayesinden, resimli tabakta tasvir edilen sütlü kakao içmeye hazırlanan ropdöşambrlı adama, hatta Dinteville Usulü Çağanoz Salatasına kadar daldan dala konarak ilerliyorsunuz. Çok farklı ve bağımsız parçaların arasında gezinip duruyorsunuz.

    Mesela 50. bölümde oldukça keyifli bir polisiye öykü karşımıza çıkıyor. Skandal ve intihar arasına gerilmiş bir ip gibi. O ip, Zeitgeber'in mi boynuna dolanıyor, yoksa okurun mu, bilemiyorsunuz..

    Hadi, biraz daha zorlayalım hayal gücümüzü; Binbir Gece Masallarına, Sultan Şehriyar'a ne derdiniz?
    Ya da duvarda asılı olan besmelenin, anlamıyla birlikte tasvir edilişine?

    Dile gelecek olursak, büyük çoğunluğu, sonuna 'var' sözcüğünü getirerek tamamlayabileceğimiz türden isim cümleleri. Geniş zamanda yapılan tasvirler, şimdiki zamanda geçen olaylar, dilek-şart kipleri derken, rahatsız edici olmayan ama karmakarışık bir zaman çıkıyor ortaya.

    Franz Kafka'dan Marcel Proust'a, Stendhal'dan James Joyce'a kadar otuz edebiyat devinden hafifçe değiştirilmiş alıntılar içerdiği , kitabin hamiş kısmında belirtilen metinin dili, onca karışıklığa rağmen akıcı.
    Kitabın her sayfasında başka bir öyküyle karşılaşmanız mümkün. Içerisinden bambaşka hayatların fışkırdığı böyle bir kitaba daha önce rastlamamıştım.


    Çözdük çözdük çözdük..bütün parçaları yerleştirdik, son bir tane kaldı geriye. Bitirdik mi?..
    Hayır! Tuzağa düştük..


    "Tarih 23 Haziran 1975 ve saat akşamın sekizine yaklaşmakta.."
    Madam Berger için de, Cinoc için de, Matmazel Crespi ve Doktor Dintevelli için de.

    Herkes için kitabın sonu.

    Özellikle yapbozun başında ölen Bartlebooth için. Elinde eksik olan son parça var. Yapbozdaki son boşluk X şeklinde ama Bartlebooth'un cansız parmakları arasında bir W var..

    Dedim size, tuzağa düştük! Başa dönüyoruz..




    Keyifli okumalar..:)