Kendi yazılarımı yazmaya çalışırken, canım anneme ve o muhteşem, tıka basa dolu buzdolabına ara sıra uğrasam da, artık evden ayrı yaşıyordum. Çünkü annemi ne kadar sevsem de kız çocuklarının, "kendi evim" diyecekleri bir yere ihtiyaç duyacağı bir zamanın geleceğine ikimiz de üzülerek de olsa hemfikir olmuştuk.
Annem çok pratik bir insandır ve -nasıl desem- Carmel'e göre ya bir sorun vardır ya da hiç sorun yoktur. Bunlar dışındaki her şeye tepkisi, Uyduruyorsun, şeklinde olur.
Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bır ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!
Buraya ait hissediyorum. Kendimi kendime ait hissediyorum yıllar sonra ilk defa. İçime yol gösteren levhalara baktığım, keşfettikçe çoğalan bahçelere daldığım, yaşamak için soluklandığım...
İster ölüm olsun ister ayrılık
İnsan unutur mu var olduğu bedeni.
Dünya sözüm, can evim
Bir gün ağzından uzak gülerse ağzım
Tanrı gökyüzüyle boğsun beni.
“Hiçbir şeyi olmayan, anadan üryan, evsiz barksız, pislik içinde, kölesiz, yurtsuz bir insanın huzurlu bir hayat yaşaması mümkün olabilir mi? Mümkün olabileceğini göstermek için Tanrı size birini gönderdi. Bana bakın, ne evim var ne yurdum, ne malım mülküm, ne kölem: yatağım döşeğim yok, eşim veya çocuğum yok, yuvam ya da konağım yok; bir yer, bir gök, bir de şu gariban harmanim. Ama neyim eksik? Acıdan da korkudan da azade değil miyim?” Epiktetos