Türkiye'nin o kan, barut ve rutubet kokan yakın tarihine, devlet-mafya-siyaset üçgeninin karanlık dehlizlerine dalmak isteyenler için yazılmış, su gibi akan belgesel niteliğinde bir kurgu. Peşinen söylemeliyim ki; yazarın akıcı üslubu, belgeleri romanlaştırarak sunma becerisi ve MİT-Emniyet çatışmasından faili meçhullere kadar dönemin anatomisini çıkarmadaki ustalığı tartışılmaz. Eğer yazar, elindeki o kıymetli arşivi ideolojik bir filtreye sokmadan, objektif bir gazeteci refleksiyle masaya yatırabilseydi, bu kitap rahatlıkla 8 veya 9 puanı hak eden bir başyapıt olabilirdi. Ancak metne sızan iki büyük maraz, esere vurduğum neşterin ardından puanını 6'ya düşürmeme sebep oldu.
Birinci ve en büyük maraz: Kesif bir sol perspektif ve tarafgirlik. Kitabın henüz 11. sayfasında "Zaten gazeteciliğin, araştırmacılığın en zor yanı da, kişinin duygularına teslim olmaması değil midir?" diyen yazarlar, ne yazık ki kitap boyunca kendi duygularına ve ideolojik bagajlarına teslim olmuşlar. 80 öncesi o cinnet yıllarını okurken terazinin sürekli tek tarafa yattığını görüyorsunuz; solcular daima "katliamda" öldürülürken, sağcılar nedense sadece "çatışmada" ölüyor. Yazar, sol içi fraksiyon kavgalarında dökülen kanı romantik bir şekilde anlatırken, ülkücü gençleri duygusuz birer "tetikçi robot" gibi resmediyor. Örneğin Bahçelievler olayını okurken, işin faillerinden Haluk Kırcı'nın "Bunun bir de öncesi var, bizim de gençlerimizin kafasına arkadan sıkıldı" çırpınışı metinde buharlaşıp gidiyor. Etki-tepki mekanizmasını ve o dönemin taşra yoksulluğunun getirdiği psikolojiyi yok sayıp, bir tarafı ailesi olan kurbanlar, diğer tarafı keyfince adam öldüren faşist robotlar olarak çizerseniz, orada sosyoloji biter, siyasi iddianame başlar.
İkinci maraz ise kitabın kronolojik bir şizofreni