Bu sırada, fabrika ağızlarındaki kirli ve bulanık sularda bazen güzel bir balık nasıl parlayıverirse, bu atık kâğıt ırmağında da zaman zaman değerli bir kitabın cildi parlayıverir; bir an gözüm kamaşır, başka tarafa bakarım ama, tam zamanında tutup çıkartır, önlüğüme kurularım o kitabı; açarım, baskı kokusunu içime çekerim, bakışlarımı ilk cümlede yoğunlaştırır, Homeros’un bir kehanetiymiş gibi okurum o cümleyi; böyle yaptıktan sonra ancak, öbür güzel ganimetlerimin arasına, dua kitaplarıyla birlikte yanlışlıkla mahzenime atılan kutsal resimlerle kapladığım bir sandığın içine koyarım kitabı. Sonra bir âyin başlar benim için, o kitapları okuma töreni başlar, yaptığım her balyaya onlardan birer tane yerleştiririm en sonunda, çünkü bütün balyalarımı güzelleştirmeye ihtiyaç duyarım, o balyalara kendi kişiliğimi, kendi imzamı koyma ihtiyacı. Derdim tasam, her balyamın farklı olmasıdır, bu yüzden her gün iki saat fazla mesai yapmak, işe bir saat erken gelip başlamak, hiç bitmeyen o atık kâğıt dağının üstesinden gelmek için bazen Cumartesileri bile çalışmak zorunda kalırım. Geçen ay mahzenime ünlü ustaların reprodüksiyonlarından altı yüz kilo boşaltıldı, Rembrandt, Hals, Monet, Manet, Klimt, Cezanne ve Avrupa resminin öbür büyük ressamlarıyla dolu altı yüz kilo; şimdi her balyamı bu röprodüksiyonlarla sarmalıyorum, sonra akşam olup da balyalar yük asansörünün önüne sıralandığı zaman bu görkemi seyrediyorum hayran hayran, hiç doyamadan: şurada Gece Devriyesi, ileride Saskia, Kırda Kahvaltı, Anvers’teki İdamlığın Evi, hattâ Guernica. Yaptığım her balyanın tam ortasında, iyice açılmış olarak, birinde Faust'un, ötekinde Don Carlos'un, kanlı iğrenç kartonların arasında Hyperion’un durduğunu, şurada da bir yığın eski çimento torbasının Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü sakladığını bilen tek