"Sözünü ettiğin bu coğrafi süreksizlik belki de şu anlama geli-yordur. Sömürüye karşı mücadeleye girdiğimiz anda, prole-tarya yalnızca bu mücadeleye önderlik etmekle kalmaz, aynı zamanda mücadelenin hedeflerini, yöntemlerini, yerlerini ve araçlanırı da belirler; proletaryayla birleşmek de onun aldığı konumlarla ve ideolojisiyle bütünleşmek, proleterlerin kavga saiklerini tekrardan benimsemektir. Bu, [Marksist projeye] top-tan kapılmak anlamına gelir. Ama karşısında mücadele edilen şey iktidar olursa, bu durumda, iktidarı katlanılmaz bulan her-kes her neredeyseler orada ve kendi etkinlikleri (ya da edilgen-likleri) üzerinden mücadeleye koyulabilir. Hedeflerini açıkça anladıkları ve yöntemlerini belirleyebildikleri, kendilerine ait olan bu mücadeleye girişerek devrimci sürece katılmış olurlar. Proletaryarın müttefikleri olarak elbette, çünkü iktidarın mev-cut hâliyle uygulanmasındaki amaç kapitalist sömürüyü sür-dürmektir. Her nerede eziliyorlarsa orada savaşarak proletar-yarın davasına gerçek anlamda hizmet ederler. Kadınlar, mah-puslar, zorunlu askerler, hastanede yatan hastalar ve eşcinseller şimdi belirli bir iktidar biçimine, kendileri üzerinde uygulanan kısıtlama ve denetimlere karşı kendine özgü bir mücadele baş-latınış bulunuyorlar." (Foucault, FD, 216)
Bu, takdire değer bir yerelleşmiş direniş programıdır. Mümkün olduğu yerlerde bu direniş modeli, "Marksist" hattı takip eden makrolojik mücadelelere bir alternatif olmayıp bunların tamamlayıcısı olabilir. Bununla beraber, evrensel bir düzeye taşınacak (Birinci Dünya dışına da genellenecek) olursa, bu model, farkında olmadan öznenin imtiyazlı kılın-masına meydan verir. Bu da, bir ideoloji teorisinin yoklu-ğunda, tehlikeli bir ütopyacılığa yol açabilir.