Bir milletin gençliği ne zaman Kur'an ve ondan lemean eden ilimlerle techiz ve tahkim edilmiş ise, o vakit o millet terakki ve teali etmeğe başlamıştır. Gençlik, iman ve İslâmiyet ihtiyacıyla yanan ruhlarını Kur'an tefsiri Risale-i Nur'un füyuzat ve envârıyla doldurmağa başlamıştır.
Böylelikle tahkikî bir imana sahib olacak gençliğimiz; dinsizliğe, komünistliğe karşı mücadele edip vatanlarını İslâm düşmanlarına aslâ sattırmayacaklardır.
Bunun için; eğer komünistler mürekkep ve kâğıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nur'un neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yaptıracağız.
Evet, evet, evet. Binler defa evet!..
Savcı iddianamesinde diyor ki:
"Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir." Biz de buna mukabil deriz ki:
"Eğer Risale-i Nur bir zehir ise; bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa, bize tayyarelerle sevketsin."
Biz Risale-i Nur talebeleri; iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zalimlerin zulmüne maruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeği, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz.
Görünüşü hürriyet, hakikatı istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, hizmet-i Kur'aniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lütf-u İlahî biliriz.
Afyon Hapsinde mevkuf Konyalı
Zübeyr Gündüzalp
Not: Bu müdafaa ve temyiz lâyihası Temyiz Mahkemesine gönderildikten sonra, Temyiz Reisliği Zübeyr'in hapisten tahliyesi için telgrafla emir vermiştir.
*-*-*
Şualar - 552
Ben anlayamadım. Daha doğrusu kendime gelmeye, düşünmeye vakit kalmadı. Canzi'nin annesi İstanbul'da bulunduğu günlerde kâh yazıhânemde kâh evimde telefonla aranıyordum. Tanımadığım bir kadın sesi -Haşmet'in yardakçısı olduğunu sonradan öğrendim acımsar, küçümser bir edâ ile: "Sizi aldatıyor, gülünçsünüz. Ortaçağın fedâi şövalye âşıkları gibi bir hâliniz var. Tutkunluk gözünüzü ne derece bürümüş ki ulu orta oyunları görmez olmuşsunuz." diyordu. Bozuk sinirlerim bu telefon kırbaçlarıyla büsbütün çöktü. Herkesin sevdiği saydığı Canzi'ye leke sürmek isteyen düşman kimdir, diye düşünüyordum.
O zamanki şaşkınlığıma bugün acı acı âh etmekten başka bir şey elimden gelmez. Canzi'ye on parmağımda on kara ile için için hücum eden baş düşmanı ben kendimdim. Fakat ne yaptığımın, nereye gittiğimin farkında mıydım? Güneşte yanan saf billûr bir abide gibi önümde duran Canzi'nin şahsiyetine inanmadım. Gözümün gördüğü hakîkate, vicdânımdan yükselen sese inanmadım. Vesveselerime inandım, kıskançlıktan mayası bozulan kanıma inandım, iftiralara inandım. Canzi'nin âşığı, daha doğrusu âşıkları kimlerdir, diye araştırıyordum. İngiliz dostlarından biri mi, sporcular mı, maarifçiler mi, halk evi arkadaşları mı... Kim?
"Kahire uzaktan altın bir rüya gibi görünüyordu ama içine adım attığınızda, sokaklarında altından çok ihanetin ve gizli hançerlerin parıldadığını görüyordunuz. Burada hayatta kalmak, Alamut’un sarp kayalıklarında yürümekten daha zordu."
Senegalli nefer, Cezayirli çavuş, siyah sakalı çenesinin altında bağlanmış Hintli gönüllü, İskoçyalı, Kanadalı fedai, Avustralyalı zabit, siyah pelerinli Karabineri, Ermeni tercüman, Rum papazından bozma halk hatibi arasında, işte İstanbul'un böyle karışık, derbeder bir hayatı vardı.