Çar Petro, St. Petersburg'da büyük bir donanma kurmuştu. İsveç'in elinde ise Rus donanmasına karşı koyabilecek kabiliyette yeterli gemi bulunmuyordu. Demirbaş Şarl, açık denizde Ruslarla mücadele edemeyeceğini biliyordu. Bu sebeple kıyı savunması yapabilen, hafif, hızlı, ani saldırı gemilerine ihtiyaç duydu. Osmanlı gemileri, bu iş için biçilmiş kaftandı. Dimetoka'da göz hapsinde tutulduğu günlerde, Osmanlı ve Cezayir gemilerinden etkilenerek iki firkateyn eskizi çizdi. Birine Jarramas (Yaramaz) diğerine ise Jilderim (Yıldırım) isimlerini vermişti. Rivayete göre bu Türkçe isimler, aynı zamanda Osmanlı devlet adamlarının kendisine taktığı lakaplardı.
Geri ödemesi yüksek faiz karşılığında Almanlar'dan alınacak paralarla... Bu paralarla da Almanlar'dan top, tüfek, firkateyn, silah, mühimmat ve askerî malzeme olarak aklınıza ne gelirse alınacak. Ben ne anladım bu işten! Vallahi durumun vahametini kör olmayan gözler görebilir diye hissetmekten, ummaktan başka elimden bir şey gelmiyor aziz kâriler.
“Bu şiir çöl yolcusuna öğüttür. Güneş ve gündüz; Fahr-i Kâinat, Seyyidel Mürselin Hz. Muhammed (sav) Efendimizin rumuzudur. Güneşten sonra Ay doğacaktır. Kamer ise Emirel Mü’minin keremallahü veche Hz. Ali’dir. Ay battıktan sonra doğan Güzeller Güzeli Zühre yıldızı da Azra-i Betül, Zekiye-i Merziye, Hz. Fatıma Zehra’dır. Zühre yıldızından sonra ise Sitare-i Fırkateyn Şimal ve Cenup Kutupları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i temsil eder… Bunlar arka arkaya doğarak, çöl yolcusuna rehber olurlar.
"Güneş battıktan sonra ey çöl yolcusu,
Kamer'i takip edersen söyler sana menzilini, Zamanı dolduğunda onun da çatar veda vakti,
Ol an, Zühre’yi arayacaktır kederli gözlerin,
Sultanıdır Yedi Gök Atlasının Zühre..
Ne ki onun da bir kaderi var perendesinde
Perende-i asumanda yüzüp geçer Sitare-i Zühre, Sakın korkuya kapılmasın gönlün yalnızım diye, Zühreden sonra doğar Sitare-i Fırkateyn,
Yedi Göklerin çifte kutbu ol güzeller,
Feriştah olur siyah gecenin,
Böylece yoldaşlarınla bulursun seheri...
Hiç korkma sen çöl yolcusu,
Gece gündüz seninledir Ehl-i Beyt…”