• Hawking'e göre, henüz keşfedilmemiş bir fizik kuralı, zamanda yolculuğa engel olmak için müdahalede bulunuyor olmalıdır. Bu fizik kanununa dair herhangi bir sağlam kanıtı olmasa da, iyi bir sorusu olduğuna şüphe yok:"Peki o zaman gelecekten gelen turistler nerede?"
  • Birinin Tanrı dediğine diğeri fizik kuralı der.
  • Millet sağlıksız ilişkileri daha kolay diye sürdürüyor...

    Temel fizik kuralı; cisim sabit hızla gidiyorsa aynen devam eder, ilişkide kalmak isteyenlerde son kullanma tarihini geçirir.
    Newton’ın 1. Duygu Yasası
    :)

    Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum 📽📽
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Biliyorum aşağıda yaptığım alıntılar uzun. Ama çok faydalı bulduğum için paylaşıyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çok öğretici.

    *Yirmi yaşındaki birinin "otuz beşime gelince yaşamaya başlayacağım." sözleri ile ellisine merdiven dayamış birinin "Artık benden geçmiş, gençlik de kalmadı." şeklindeki yakınmaları eşit derecede yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştur. Daha ilginç olan da nedir, biliyormusunuz? Yirmisindeyken otuz beş yaşı iple çeken ve ellisine gelince yirmi yaşın enerjisini arayan aynı bireydir.
    *Birey kendini anlamsız sıradan ve boş hissetmeye çok uzun bir süre dayanamaz eğer herhangi bir aktiviteye doğru kaymaya başlamamışsa, kısa zamanda ruhsal devinimi korkunç boyutta yavaşlar var olan potansiyeli yerini boşvermişlik ve umutsuzluğa bırakırır durum böyle olunca da yıkmaya ve yok etmeye dayalı davranışlar kaçınılmaz sonu oluşturur.
    *Boşluk hissinin, psikolojik kaynağı nedir? bireydeki boşluk hissi, yüreğin boş veya her tür duygusal potansiyelden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsan sürekli şarj edilmesi gereken bir akü değildir, Onun için ondan statik anlamda boş ya da dolu diye söz edilemez.bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamı ile ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasında alır. Burada, boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır: kendi geleceğini yönlendiremiyeceğine inanır öncelikle.Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında.Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda istekleri ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deney için son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
    *Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki, diyor Andre Gidei, en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyor lar.
    *yalnızlık ve boşluk her zaman yan yana der. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında esneyen bir karadelik etkisi bırakır. Yalnızlık da boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini bir keşfetmek hiç zor değildir. Birey iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çağrıyı etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi ile ya özgüvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Ya da insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar.gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdırlar.
    *Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusu ile birlikte ortaya çıkar...birey hayatla yüzleş ebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder.
    *Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin Bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi arttırır. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferlerimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir.başka seçeneğimiz yoktur çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek barışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır.
    *Faşizm ve nazizmin güç kazanmalarının tek nedeni mussolinin ve Hitler'in iktidar hırsı değildir. Ekonomik yokluğa yenik düşmüşse ve psikolojik olarak da boşluğun ve bunalımların eşeğindeyse, totaliter rejimler her zaman boşluğu doldurmak için harekete geçerler.insanlar artık dayanamadıkları endişelerden kurtulmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye dünden razı dırlar.
    *Burada özellikle aydınlatılması gereken nokta endişe ile bireyin benliğinin farkında olması arasındaki bağlantıdır. dehşet verici bir olay sonrası bireylerin ne yaptığımı bilmez bir haldeydim şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir. Bunun sebebi endişenin duygularımızı bloke etmesidir. Endişe, bir torpido misali, bizi en derinden, öz benliği mizden vurur.Bu yüzden endişe hangi seviyede olursa olsun bilincimizi zedeler. Savaş sırasında ön cephedeki askerler düşman saldırdığı sürece tüm korkularına rağmen savaşmaya devam ederler. Ama eğer düşman Ordu içindeki haberleşmeyi kesebilir se,o zaman Ordu yön kavramını yitirir ve savaşan Bir birlik olduğu gerçeğini yitirir. Askerlerin paniklemesi bu ana denk gelir. Endişenin insan üzerine yaptığı da budur: bireyin kim ve ne olduğu konusundaki oryantasyonunu siler ve etrafındaki gerçeklerden soyutlanmasına yol açar.
    *Endişe nasıl benlik bilincini yok ediyorsa, kendi benliğinin farkında olmak da endişeyi yok eder.
    *Friedrich Nietzsche gözlemlerine dayanarak bilimin adeta bir fabrika haline geldiğini, ahlak ve öz anlayışın bilimdeki ilerlemeye paralel gitmemesi durumunda insanlığın 'hiçliğe' sürükleneceğini söylüyordu. Geleceğe dair uyarılarını içeren "Tann'nın Ölümü"admda ahlaksal öğretiler taşıyan
    kısa bir yazı yazdı. "Tann'nın Ölümü", köyde koşarak 'Tanrı nerede?' diye bağıran bir delinin hikayesini anlatır. Köydeki insanların hiçbiri Tanrı'ya inanmamaktadır ve deli adamla dalga geçmek amacıyla "Tanrı'"nm bir yolculuğa çıktığım veya evini terk etmiş olabileceğini söylerler. Bunun üzerine söylüyorum! Onu biz öldürdük- siz ve ben!... fakat bunu nasıl yaptık? Kim bize ufku silmemiz için kocaman bir sünger verdi? Dünyayı güneşinden kopardığımız zaman ne yaptık biz?... Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzakta bir yere mi? Sürekli düşüyoruz değil mi? Arkaya, öne, yana, her yöne... Yukarı ve aşağı diye bir şey var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde devamlı hata yapmıyor muyuz? Boş uzayın nefesini hissetmiyor muyuz? Henüz soğumadı mı? Şimdi gece ve daha çok geceler üzerimize gelmiyor mu?....Tanrı öldü! O bir ölü!....ve onu biz öldürdük!...-' Burada deli adam sustu ve tekrar onu dinleyenlere baktı: Dinleyiciler de susmuşlardı, hepsi ona baktılar... 'Çok erken geldim.' dedi sonra... 'Bu inanılmaz olay hala devam ediyor.'"Nietzsche'nin burada yaptığı insanları geleneksel "Tanrı" inancına geri döndürmeye çalışmak filan değildir. O, bilakis, toplum temel değer yargılarım yitirdiğinde olabilecekleri gözler önüne sermektedir. Nietzsche'nin kehanetlerinin doğruluğunu yirminci yüzyılın ortasında tanık olduğumuz katliamlarda, savaşlarda ve diktatörlüklerde açıkça görüyoruz. Bu inanılmaz olay gerçekten de devam ediyordu. Musevi- Hıristiyan ortak ahlak anlayışı ve geçmişten gelen insani değerler iyice bulanıklaşmaya başladığında, barbarlığın soğuk nefesini hepimiz ensemizde hissettik.Nietzsche'nin bu durum karşısında önerdiği tek çıkış yolu, yepyeni bir temel değer yargıları örgüsü oluşturmaktır ki buna kendisi bütün değerlerin 'yeniden değerlendirilmesi' demektedir. 'Bütün değerlerin yeniden anlamlandırılması', diye söze başlar Nietzsche,' insanlığın kendisini tekrar gözden geçirebilmesini mümkün kılacak gizli bir formüldür.'
    *Politika bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından
    değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
    ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
    *tahminimizden de çok insan, davranışlarının değerini davranışın niteliğine göre değil de; davranışın nasıl karşılandığına bakarak değerlendiriyor.
    *Benliğimizin nasıl çözülmekte olduğuna dair başka bir örneği mizah ve gülmek olgularını düşünerek görebiliriz. Genel olarak, bireylerin espri anlayışının benlik anlayışı ile ne
    kadar ilgili olduğu pek anlaşılmış bir gerçek değildir. Mizah anlayışının temel görevi benlik duygusunu muhafaza etmektir. Onun sayesinde salt insanlara mahsus bir yetenekle en zor durumlarda bile kendimizi ayakta tutabiliriz. Mizah, kendimizle problemlerimiz arasına bir mesafe koymanın ve sorunlara dışarıdan belli bir perspektifle, bakmanın en sağlıklı yoludur. Panik esnasında birey gülemez, çünkü kendiyle dış dünya arasındaki ayrımı yitirmiştir. Dolayı'sıyla gülebildiğimiz müddetçe endişe ve korkunun egemenliğinden kurtuluruz -nitekim halk arasında tehlike anında bile gülebilenlerin gerçekten cesur olduğu inancı yaygındır. Psikolojik rahatsızlıkları olanlarda bile, hasta gerçek bir mizah anlayışını kaybetmediği sürece- başka bir deyişle güldükten sonra kendine bakıp, " Ne kadar çılgınım ben!" diyebildiği müddetçe
    benlik olgusunu yitirmemiş demektir.Psikolojik problemlerimizi -nörotik olsun ya da olmasın- anlamaya çalıştığımızda, ilk tepkimiz genellikle ufak bir gülümsemedir. Gülmemize neden olan şey, objektif bir dünya içinde tepkiler veren sübjektif bir varlık olduğumuzu algılamamızdır.
    *Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar
    eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze "benlik" diyoruz.
    *Ama aşırı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında
    olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik,
    egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir.
    *Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı gruplarda belirgin olan savunma mekanizmalarıdır. İçinizde Mussolini'nin veya Hitler'in hindi gibi kabararak verdiği pozları görmeyeniniz yoktur. Bu adamlar faşizmi gururun canlandırılmış şekli olarak sundular. Düştükleri boşluktan kurtulamayan, endişeli ve umutsuz insanlar da dört elle sarıldılar onların megaloman sözlerine.
    *Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
    "Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
    "İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
    *Benlik Bilincine Nasıl Varabilirsiniz;
    - bilincine varmak amacıyla yola çıkan bireyler, duygularını yeniden keşfetmekle işe başlamak durumundadırlar.birey en ince nüansa kadar hislerini ayırt edebilir; neyin güçlü ve tutkulu bir arzu olduğunu, neyin hassaslık ve kırılganlığı ortaya çıkaran bir deneyim olduğunu kolayca fark eder. Tıpkı senfonideki müziğin değişik pasajlarını duyabilmek gibi. Çıkarabildiğimiz diğer sonuç bedenlerimizin farkına varmaktır.vakalara dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hastalığından kendiyle ilgili önemli dersler çıkaran insanlar hastalık sonrasında önceki durumlarına göre kendilerini çok daha yenilenmiş ve tatmin olmuş hissedebilmektedirler.
    *Bastırılan içgüdüler sonradan birer saplantıya dönüşüp geri gelirler. Victoria döneminde çarkların ayakta tuttuğu adamlar duygularını bastırıp içlerinde hapsederek hissettikleri şeylere kanun kaçağı muamelesi yaptılar. Kişi ne kadar kendiyle bütünleşirse, duygularının saplanü halini alması da o kadar imkansızlaşır.Olgun bir insanda hisler ve arzular belli bir konfigürasyonla oluşur. Tanıdıklarla yenecek bir akşam yemeğini bir tiyatro oyunu olarak gören birey, yemek arzusu değil bir oyun izleme arzusu duyar. Konser izlemeye gelen ise şarkıcı çok çekici birisi de olsa konfigürasyonunu şarkı dinlemek olarak belirlemiştir.
    • Yıkıcı duyguları yapıcı hâle getirmenin İlk yolu, neden ve kimden nefret ettiğimizi bulmaktır.
    • Özgürlük insanın kendi gelişimine hükmedebilmesidir. Kendini şekillendirme kapasitesidir. Özgürlük benlik bilincinin öteki yüzüdür: eğer benliğimizin farkında olmasaydık içgüdülerimizle ya da zamanın otomatik mekanizmasıyla yaşamımızı devam ettirmek zorunda kalırdık. Geçen hafta
    neler yaptığımızı, bir önceki ay nasıl davrandığımızı hatırla-yabiliyorsak, geçmişten geleceğe dair bir ders çıkabiliyorsak, bunu benlik bilincimize borçluyuz. Bu öylesine inanılmaz bir güç ki, gelecekte içine düşeceğimiz durumları -sevgilimizle bir akşam yemeği, bir iş başvurusu, Yönetim Kurulu toplantısı vb.- zihnimizde tasarlamamıza olanak verdiği gibi en doğru kararı vermemize de yardımcı oluyor.Benlik bilinci bize etki tepki zincirinjn dışına çıkma, olayları bir saniyeliğine dondurma ve koşulları değiştirerek doğacak alternatifleri tartma gücünü verir.
    *Geleneklerden bir şeyler öğrenmek için öncelik, dini tartışmaları "Tanrının varlığına inanmak" gibi iyice yıpratılmış münazara konularından kurtarmaya verilmelidir. "Tanrı" yı varlığı ya da yokluğu ispatlanabilir bir matematik kuralı haline sokmak, onu diğer birçok şeyin yanı sıra bir "obje" olarak görmek, bizim gerçekliği bölmeye olan hevesimizle ilgilidir. Zira Descartes sayesinde tanıştığımız ikilik bize her şeyi mekanik ve fizik kurallarına uyduğu takdirde kabul etmeyi öğretmiştir.
    *Tanrı'nın bir varlık olarak, uzayın bilmem neresinde oturduğunu varsaymak çelişkilerle dolu ve kolayca reddedilebilecek primitif bir bakış açısıdır. Paul Tillich, yirminci yüzyılın ilahiyat dalında en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen bir kitabında, "Tanrı"nın varlığını kanıtlamaya çalışmalarının "Tanrı"nın olmadığını savunmakla, yani ateizmle eş anlamlı olduğunu savunur. " "Tanrı"nm varlığını kabul etmek de reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur.
    *"Tanrı" var olmanın ta kendisidir, ayrı bir varlık değil.
  • Birinin Tanrı dediğine diğer fizik kuralı der.