Sular Üstünde Gökler Altında, sürüklenip tarihin en önemli keşfini yapmak üzere uzun bir deniz yolculuğuna çıkan Kalender’in hikâyesidir. Kitapta aşk, tarih, dostluk, keşif, macera, baba-evlat ilişkisi, umut, hayal gibi bir çok konu bulacaksınız.
1492 yılında İsa Kaptan, oğlu Kalender’e denizcilikle ilgili bildiği her şeyi öğretir. Bununla beraber oğlunun ilk seferine gitmek istemesine karşı olsa da sonunda ikna olur. Kalender’in gittiği bu ilk seferde gemidekilerin yaptığı yağmalama sonucunda esir olarak alınan gayri müslim Ustinya ile yolları kesişir ve ona aşık olur. Büyük zorluklarla kavuştuğunu sandığı sevdiğinden ayrılmak zorunda kalınca adeta kendini kaybeder Kalender. Babasını bir kez daha ikna eder ve tekrar yolculuğa çıkar. Bu kez kader onu Yeni Dünya’yı keşfe çıkmaya hazırlanan Kristof Kolomb ile buluşturur. Onun yanında Kalender’in görevi not tutmak ve harita çizmektir. Kimsenin bilmediği yerlere seyahati başlar. Düştüğü karanlık kuyudan ancak uzak diyarlara gidip, gördüğü yerleri, haritaları, çizimleri kaydederek çıkabileceğini düşünür Kalender. Biricik sevdiği Ustinya’yı kurtarabilecek mi, babasına verdiği sözü tutabilecek mi, merak ve heyecanla okudum kitabı..
Buraya kadar alışılagelmiş bir aşk romanı zannettiğim bu kitap, bundan sonra tarihi hatta kısmen dini konulara evriliyor. Hristiyanlık adına yapılan eziyetler insanı şaşkına çeviriyor. Yeni keşfedilen kıtalarda yerli halkın Hristiyan olmaya zorlanması ve o bölgede bulunan altın madenlerinin araştırılması süreçleri üzerinde de duruluyor. Sömürgeci Avrupalıların Hint adalarında yerlilere yaptıkları işkence, insanlık dışı muamele ve katliamlar, Kalender kadar beni de azapta bıraktı.
Kitap çok güzel, adeta tarihi bilgilerle harmanlanmış bir macera filmi gibiydi. Yazar Kaan Murat Yanık’ın masalsı bir dili var, Şark edebiyatı bu
..Bembeyaz bir kitap, dışı mavi ama içi beyazlarla dolu.. Beyaz Kitap, adı üzerinde, yazarın Beyaz renkteki (anne sütü, toz, ruh, tuz, kar, buz, kundak, zıbın, ay, pirinç, kâğıt, gibi) kavramlardan yola çıkarak yazdığı denemeler. Yazar, beyaz üzerine bir kitap yazmaya niyetlenmiş ve ilk sayfada hakkında yazacağı bu beyaz şeylerin listesini yapmış. Her birini o kadar kısa ele almış ki. Ama dikkatli bir okuyucuysanız eğer, yazarın aslında daha fazlasını anlatmak istediğini anlarsınız.
Beyaz, sadece yaşamı mı anlatır? Peki ya ölüm, sessizlik? Bunların rengi nedir? Pek çok kültürde saflık ve masumiyetin simgesi, ancak Kore kültüründe alıştığımızdan farklı anlamlar da yükleniyor bu renge. Ve Han Kang bunları anlamlandırmak için çıkmış yola.
Yazarın, doğduktan iki saat sonra ölen ablasının gölgesinde geçen hayatının izlerini okuyoruz. Bazen insan düşünür ya, o ölmeseydi ben doğar mıydım diye. Yazarın bu yazıları yazma sebebi de bence ölen kardeşinin yokluğunu kendi varlığıyla karşılaştırması.
2024 Nobel Edebiyat Ödüllü, Güney Koreli yazarımız Han Kang’dan okuduğum ilk kitap. Az sözle çok şey ifade eden bir roman okumak isterseniz, okuyun derim…
Kitap, Gazi Mustafa Kemal’in 1930-1931 yılları arasında Cumhurbaşkanı sıfatında (müfettişleriyle) yaptığı yurt genelindeki seyahatlerindeki gözlemlerini, hükümete talimatlarını ele alıyor. Bunları Atamızın kendi ağzından İsmet Paşa’ya gönderdiği telgraf ve mektuplar şeklinde okuyorsunuz. “Başvekil İsmet Paşa Hazretlerine” başlığıyla başlayıp, gayet resmî ve eski bir dille (Osmanlı Türkçesiyle) yaşadıklarını anlatıyor Atamız her seyahatinde. Okurken biraz zorlanabilirsiniz; dilinin eski olması tek handikap ama orijinalliğinin korunması için bu da gerekliydi. Neyseki kitabın arka bölümündeki Osmanlıca-Türkçe kelimelerin karşılığı bulunan Sözlükten de zaman zaman faydalandım.
Kitabı görünce başlığı ve kapağı beni önce yanılttı, sizi de yanıltmasın. Kitabın yazarı Atatürk’ün kendisi değil. Raporlar, TBMM tutanak yazıcılarınca not olarak tutulmuş, bu geziler sonunda da Atatürk’ün gözetimi altında temize çekilerek yazar Gürbüz D. Tüfekçi tarafından kitap haline getirilmiş.
Atamızın kurduğu yeni devlet Türkiye Cumhuriyeti’nde devrimlerini uygulamak amaçlı yaptığı bu gezilerde, onunla seyahat edip karşılaştığı sorunlara nasıl çözümler bulduğunu görmek bir ayrıcalıktı. Atamız gezilerini, tetkik ve inceleme ya da açılış amaçlı törensel düşüncelerle yapmamış. Gezilerin her birindeki amaç, devrimlerini doğrudan halka anlatmak, insanları dinleyip yaşanan sorunlara çözüm üretmek olmuş. 1930’ların Anadolu’sunu tanımak için de faydalı bilgi dolu bir kitap.
Ulu Önderimiz Atatürk’ün ülkemizin sorunlarıyla nasıl ilgili olduğunu, halkın sesini her daim nasıl dinlediğini gösteren güzel bir eser.
Ülkedeki genel tabloya hakimiyeti, halkın nabzını tutuşu, iktisat gibi konularda bile teknik bilgisinin varlığı, planlama dehası, Atamızın bu özelliklerini de okumak takdire şayandı…
Bir arayış içinde olup, bu arayış ile hakikate ulaşabilmenin hikâyesi..
Hanne ,2024 Yılının son kitabımdı. Bu kitap hakkında bir inceleme yazma gereği duydum, beni içine çeken bir öyküsü vardı çünkü. Göç hikâyeleri beni hep etkiler..
Geçmiş, hepimizin çocukluğundaki kalıntıların eseridir aslında. Neden psikologlar insanları tanımak için çocukluklarına inmek ister yoksa, işte bu yüzden. Bu kitabın ana karakteri Hanne de, gerçek huzuru yakalayabilmesi için geçmişi ile barışmalı, yüzleşmeliydi.
Kitaptaki Hanne, Almanya’da doğup büyümüş bir Türk ailenin kızıdır. Babası varken babasızlığı, sevgisizliği, fiziksel şiddeti ve en son annesini kaybederek ölümü yaşayan bir kız. Mutlu bir ailenin özlemiyle Alman bir aileye evlatlık verilir Hanne. Alman kültürüyle büyür, 2 ayrı kültür arasında kalır ve gerçek kimliğini unutur.
Hanne’nin öze dönüş hikâyesi, içindeki çatışmalar ve kimlik karmaşası anlatılmış. Doğduğun yerin nasıl da insana kader olduğu öyle güzel işlenmiş ki. Öykünün sonunda Hanne’nin vefat etmiş annesinin başucundan ayırmadığı Mevlâna’nın Mesnevi’sine bağlaması da çok iyiydi. Mesnevi’den alınan hikâyelerle Hanne’nin durumuna bir çözüm araması, onun Mesnevi’yle şifa bulması ve bir hakikate ulaşması farklı olmuş.
Yazarın, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlenerek kaleme aldığı Hanne, pek çoğumuzun çevresinden izler bulabileceği, sancılı kurgusu olan bir öykü.
Kitap uzun zamandır listemdeydi, yılı bununla kapatmak nasip oldu. Ve kitabın içindeki sözle de çok manidardı, diyor ki:
‘Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Bu anlamda kişinin kendinden ziyade kitap kendisini okutma ihtiyacı hisseder. Garip bir his. Ne zaman lüzumlu olduğuna kendisi karar verir bazı kitaplar.’
Bu kitabın da demek ki okuma zamanı şimdiymiş.
Son olarak bir alıntı daha
Çocukluğumda okuduğum bir kitaptı, tabii o zaman farklı bir dilde ama şimdi kendi dilimizde okudum. Ve aynı tadı aldığım ama şimdi daha iyi anladığım bir hikâye. Büyüklere masal tadında. Yaşadığım yere yakın bir şehirde her yıl Charles Dickens festivali olurdu Noel zamanı. Bu şimdilerin yeni moda Christmas Marketlerden daha güzeldi; Dickens’ın kitaplarındaki karakterlerde Victoria döneminin kostümlerini giyinmiş insanların ve dekorların olduğu bir festivaldi. Bu kitabı okurken yine o zamanlara gittim..
Charles Dickens, zengin ve fakir arasındaki uçurumun had sahfada olduğu bir dönemde bu kitabı kaleme almış. İlk basımı 1843’te yapılmış, orijinal dili İngilizcede ‘A Christmas Carol’ isimli nostaljik bir eser. Hiçbir zaman başlamak için geç olmadığını, merhametli ve yardımsever olmanın önemini sarsıcı bir öyküyle anlatmış.
Noel ruhunu canlandırarak, zenginlerin daha çok bağış yapmasını sağlamış. Bu kitabı yazmasının ana düşüncesi bunun olmasını öğrenince daha çok hoşuma gitti.
Bir Noel Şarkısı, Noelleri sevmeyen, huysuz ve cimri bir ihtiyarın ve ona Noel gecesi ziyarete gelen 1 ruh ve 3 hayaletin hikâyesi. Çevrenizde de hiç bir şeyden mutlu olmayan, memnuniyetsiz bir karaktere sahip insanlar bulunuyordur mutlaka. Adeta insanların mutsuzluklarından beslenen karakterler. O yüzden böyle insanları talihin bir oyunuyla güzel bir ders veren, akıllanmaya mahkûm eden de bir hikâye.
Başlangıçta her ne kadar bir çocuk kitabı gibi gözükse de, bu kitap bize para, hırs, başarıdan daha önemli olan manevi şeylerin de olduğu, iyiliğin ve bir gülümsemenin o soğuk kış günlerini nasıl ısıttığını da anlatıyor. Hayatın anlamını sorgulatan cinsten bir eser.
Charles Dickens bence kendini kitaptaki bu sözle güzel anlatmış:
‘Benim işim insanlıktı. Benim işim toplumun refahıydı; hayırseverlik, merhamet, müsamaha ve