Bayan_Book, bir alıntı ekledi.
17 May 00:30

Gece yarısından sonra zamanın kendine özgü bir akışı vardır.
Ona karşı koyamazsın...

Karanlıktan Sonra, Haruki MurakamiKaranlıktan Sonra, Haruki Murakami
Gülnur Kapucu, bir alıntı ekledi.
15 May 22:52 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Gece yarısından sonra saatlerce uyuyamıyordum ve gürültülü kalabalıklardan daha tesirli darbelerle ihsaslarımın üzerine vuran yalnızlığım uykumu kaçırıyordu.

Bir Tereddüdün Romanı, Peyami SafaBir Tereddüdün Romanı, Peyami Safa
Ali., bir alıntı ekledi.
13 May 00:03

Anı
"Bazı geceler çıkıp dolaşıyorum. Gelişigüzel yürüyorum. Gece yarısından sonra sokaklarda hemen hiç kimseler olmuyor. İki polis yan yana yürüyen, bir bekçi, bir sarhoş, çöp tenekelerine girip çıkan bir iki kedi bazen. Bazen onları da görmüyorum. Hiçbir şeyleri. Ağırlıksız. Düşüncesiz. Ağırlıksız ve düşüncesiz gibi. Bir hiç gibi. Yeryüzü boşalmış, hiç kimseler kalmamış sanıyorum. Dün gece gene böyleydi. Birden korkunç bir hırıltıyla kendime geldim. Çevreme bakındım. Bir köprünün üstündeydim. Az ilerimde iki karaltı gördüm. Kara giysiler içinde bir adam küçük bir çocuğun üstüne abanmıştı. Gel yavrum burda yatılmaz, hasta olursun, diyordu. Kısık, çatlak bir sesi vardı. Çocuk çırpınıyor, bağırmak istiyor, ama bağıramıyordu. Köprünün tahta parmaklarına tutunmuş debeleniyordu. Korkuyla açılmıştı gözleri. Ölürsün yavrum, yatılmaz burda, bu soğukta, gel benimle, diyordu adam. Ben az ötelerindeydim. Öyle sanıyorum ki ikisi de görmemişlerdi beni. Adamın eli çocuğa uzandığında, köprünün başından gelen hafif ışığın altında bir takma demir el gibiydi; üstüne ışık düştüğünde parlamıştı. Neden bilmem ürperdim. Belki gerçekten de demirdendi bu el. Çocuk, cılız; yüzü, gözü kir içinde, partal giysiler içinde bu ezici gücün altında eziliyordu. Debeleniyordu. Ağzı açılıyor, dudakları titriyor, gözleri yuvalarından dışarı uğruyor, bir türlü kurtulamıyordu adamın elinden. O durmazcasına, Yatılmaz yavrum burda, bu soğukta, üşür... Hıııınnnkkkk diye bir ses çıktı çocuktan. Gel seni kaldırayım, niçin böyle?.. Niçin? konuşurken bir eliyle de (o demir eliyle, bu kez görmüştüm, çengel gibi bir şeydi) çocuğu parmaklıklardan dışarı, ırmağın akıntılı sularına doğru itiyordu. Yarı beline değin parmaklıklardan dışarı çıkmıştı çocuk. Bir ara beni gördü. Yalvarırcasına baktı suratıma. Bakışlarımı başka yöne çevirdim. Hayır! Hayır! diye mırıldandım. Bir cigara çıkardım, kibriti çaktım. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Ellerim titriyordu. Yanmadı. Bir kibrit daha çaktım. Hayır! o da yanmadı. Ne yapacağım? diye düşündüm. Bir kuytu köşe bulmak için ayrıldım ordan."

Leş, Ferit Edgü (Sayfa 501 - Sel Yayıncılık)Leş, Ferit Edgü (Sayfa 501 - Sel Yayıncılık)

"Ve gece yarısından sonra başlar tehlikeli hakikatlerin baş döndürücü sarhoşluğu!"

Emil Cioran

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 13
Yazar: Erhan
Hikaye Adı : Çay ve Rıhtım ve Piyano ile Kaybetmek
Link: #29387040

“Mersin limanında, rıhtımdaki Romen bandıralı konteyner gemisine yükleme yapılırken, kilidi kırılan konteynerden düşen bir piyano, oradan geçen çay yüklü bir kamyonun kontrolünü kaybederek denize uçmasına sebep oldu. Kayıp ve arama çalışmaları devam ediyor”

Ne kadar saçma bir haber dedim kendi kendime ve televizyonu kapattım. Suratımda başarmanın verdiği tatmin nedeniyle oluşan çarpık bir gülümseme olsa da, o zaman neyi başardığımın farkında değildim henüz.
Kimse yoktu evde, son bir yıldır benden başka kimse yaşamıyor zaten burada. Eşim kendisini aldattığımı öğrenince çocukları da alıp terk etti beni. Aslında tam aldatma değildi ya, öyle sandı. Hani insanın hayatında değişik dönemler olur, farklı şeyler hissetmek ister ara sıra. Anlayamıyor işte herkes, siz de anlamazsınız eminim beni. Anlatmaya da çalışmayacağım zaten kendimi boşu boşuna. Yalnız olduğumu bilseniz yeter.

İnternet'ten 10 Numara sonuçlarına baktım, kaybetmiştim her zamanki gibi. “Neden hep kaybetmek zorundayım” dedim kendi kendime. Birisi cevap verecek mi diye baktım etrafıma, gerek yoktu. Biliyordum, kaybetmeye mahkumdum, üyesiydim ben de o kulübün.

Kızıma bir hevesle aldığımız piyanonun başına oturup, bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Müzik kulağı vardı bende, daha doğrusu öyle söylüyordu herkes, duyduğum her şeyi çıkarabiliyordum. Ama piyanoyla, yani bir müzik aletiyle bu yaşlarda tanışabildiğim için ancak, bir işime yaramıyordu – hiç bir özelliğimin bir işime yaramadığı gibi. “Çayelinden Öteye”yi, “Aaa, ne kadar kolay çalınıyormuş bu” deyip çıkardıktan sonra, kapattım onun da kapağını.

Film mi seyretsem dedim kendi kendime, şöyle klasiklerden. Yalnızsanız sıkılmazsınız aslında hiç, yapacak çok şeyiniz vardır. Sadece yalnız yaparsınız o şeyleri, gerçi evliyken de (Aslında teorik olarak hala evliydim) fazla yalnız olmadığım söylenemezdi, ama görüntüde birileri vardı sonuçta yanımda.

Baktım Netflix'e, severim Marlon Brando'yu, baba adamdır (bir an tiksindim kendimden, kaybeden olman normal dedim kendime). Rıhtımlar Üzerinde vardı, normal dedim – başka türlü olamazdı zaten. Açtım bilgisayarda, seyretmeye başladım. Dalmışım bir kaç dakika sonra, gözlerimi açtığımda film daha bitmemişti. Karl Malden piyano çalıyordu karşımda, daha doğrusu “Çayelinden Öteye”nin notalarını çıkarmaya çalışıyordu. Beceremiyordu bir türlü. Garip bir şey vardı.

Kapattım ani bir tepkiyle filmi. Etrafıma baktım, aynıydı her şey. Sadece mutfaktan bir ses geliyordu. İki üç saat önce koyduğum çayın suyu bitmek üzere, kendi kendine kaynıyordu. Kapattım altını hemen, bilgisayarın yanına baktım, bitirdiğim Jack orada duruyordu piyanonun üstünde. Ben çayı ne zaman koymuştum ki?

Saate baktım, yarım olmuştu. Uykum yoktu bir türlü, kitaplığa baktım. Yekta Kopan'ın “Aile Çay Bahçesi”, ne zaman aldığımı hatırlayamadım bir türlü. Alkol kötü bir şey, aldım kitabı elime, telefonda “Again”i açtım, “Archive”den. Okumaya başladım, gecenin bir yarısından sonra.

“Komiser Ahmet, liman girişinde, müziği kısıp, görevlilere kazanın olduğu rıhtımı yerini sordu. Oldum olası alışamamıştı gemicilere. Sorusuna cevap alınca teşekkür bile etmeden ayrıldı yanlarından. Açtı tekrar radyoyu, “Çayımın Şekeri” çalıyordu. Seviyordu doksanların şarkılarını, özellikle de Ayna'yı. Birkaç dakika sonra düşen piyanonun yanına gelmişti. Kamyonun lastik izleri çok net bir şekilde görünüyordu, bu kirli zeminde bile. “

Attım kitabı elimden, bir şeyler oluyordu, gerçek olamazdı hiç bir şey. Rüyaydı, evet her zaman rüya olurdu bu- kitaplarda, filmlerde, her şeyde. Bana hiç denk gelmemişti ama böyle acayip rüyalar. Filmlerden öğrendiğim şekilde bir çimdik attım koluma. Acıdı tabi, rüya olsa da acırdı zaten diye düşündüm önce, sonra da çimdiğin gereksizliğini.

Nasıl uyanacaktım peki gerçekten rüyaysa -ki hiç kuşkusuz öyleydi- uykumdan. Hiç deneyimlememiştim böyle bir şeyi, kastım biraz kendimi- zorladım, ıkındım. I ıh, olmuyordu. Böyle bir şey değildi uyanmak. Her zaman yaptığım gibi akışına bırakacaktım her şeyi. Madem bu bir rüya, keyfini çıkarmalıydım. Ne düşünürsem olurdu mesela. Birisini düşündüm hemen, gelmedi yanıma haliyle.Rüyada bile imkansız dedim demek ki, o zaman.

Sonra dışarı çıktım, rüyadaydım nasılsa, şu kazanın olduğu rıhtıma gitme isteği duydum. Mersin'de bile oturmuyordum halbuki. Rüyalarda kaybeden olmaz nasılsa diye düşündüm, biraz önceki hayal kırıklığımı görmezden gelerek. Cep telefonuma mesaj geldi o zaman. Bir sevkıyat çıkmıştı Mersin'e. Evin önündeki Çay Kamyonuna atlayıp sürmeye başladım oraya doğru. Ben kamyon şoförü müydüm , C sınıfı ehliyetim var mıydı hiç bilmiyorum. Ama anahtarı cebimdeydi kamyonun, demek ki doğruydu.

Yolda iki ayrı antitez birbiriyle çarpışıyordu kafamda. “Ömürün bitip yolun bitmemesi” ile “Rüyalardaki şeylerin su gibi akıp geçmesi” kavramları kafamın iki yanından baskı yapıyorlardı bana. Ama ben dirayetli birisiydim her zaman. Yolda bir yerde mola verip düşündüm, tipik bir kamyoncu mola yeriydi burası. Karl Malden piyano'da “Çayelinden Öteye”yi çalıyordu, bu kez beceriyordu kerata. Sonra Mahsun isimli bir kamyoncu kendisini itip “One More Cup of Coffee'”ye başlayınca, rüyanın sonlarına doğru yaklaştığımı anladım. Hemen kalkıp devam ettim yola ve ömrümden pardon rüyamdan önce bitirdim.

Mersin limanına girerken radyoda Ayna çalmaya başlamıştı, Çayımın şekeri. Şekersiz içerim çayımı gerçi ben, sevdiğimden değil ama, öyle alıştım artık dört beş yıldır. İlk bırakınca şekeri diyorlardı, çayın gerçek tadını alacaksın diye. Bilmiyorum çayın tadını aldım mı gerçekten, ama o zamandır hayatın tadını kaybettim ben.

Rıhtıma vardığımda büyük bir vinç, konteynerları Romanya bayraklı bir gemiye yüklüyordu. Geminin ismine baktım, Elia Kazan'dı. Yine gülerek kamera olduğunu farz etiğim rüyanın dışına doğru baktım. Bu dördüncü duvar olayına alışmıştım rüyaya başladığımdan beri. Tahminlerim doğruysa birazdan piyano düşecek, rüya da sona erecekti. Hızlandım, hızla geçtim vincin altından, durdum sonra. Bir şey olmamıştı. Geri geri gittim, tekrar denedim – hala yoktu.

Durdum indim aşağıya, baktım yukarı, o anda köşeden bir araba çıktı. Üzerime doğru süratle gelirken bangır bangır çalıyordu Ayna'dan “Çayımın Şekeri”. Ben şekersiz içerim aslında, ama bir umut atladım arabanın önüne. Sert bir frenle yanımda durdu ne yazık ki. Uzun boylu kalıplı bir adam çıktı arabadan dışarı. Komiser Ahmet olduğunu söyleyip, kaza hakkında bir şeyler sormaya başladı.

Raydan çıkmıştı her şey, rüyaların bile bir mantığı olması gerekiyordu, yoksa niye görmek için çaba sarf edelim ki diye düşündüm. Zamanlar, insanlar , kavramlar iyice karışmaya başlamıştı ki, Komiser Ahmet bağırarak sertçe itti beni. Yere düşerken son gördüğüm Ahmet'in başının üstündeki dev kuyruklu piyanoydu.

Korkarak açtı gözlerini Ahmet, uzun zamandır böyle garip bir rüya görmemişti. Baktı sağına, hala uyuyordu eşi, öptü yanağından. İçeri geçti mutfağa, bir bardak sallama çay koydu kendine. Gülümsedi çayı düşününce. Neden böyle olduğunu biliyordu aslında, bütün gece bir şeyler düşünmüştü. Telefonda açtı 1000kitap uygulamasını. Al işte, 11 kişi yazmıştı bile hikayelerini, kendisi de bir şeyler bulacaktı yakında biliyordu. Rüya olmazdı ama çok saçmaydı. Şu etkinliği düzenleyen adama küfrederek kapattı uygulamayı. Tuvalete gitti, Kayıp Rıhtım dergisindeki hikayeleri incelemeye başladı telefonunda.

Çay ve Rıhtım ve Piyano ile Kaybetmek
“Mersin limanında, rıhtımdaki Romen bandıralı konteyner gemisine yükleme yapılırken, kilidi kırılan konteynerden düşen bir piyano, oradan geçen çay yüklü bir kamyonun kontrolünü kaybederek denize uçmasına sebep oldu. Kayıp ve arama çalışmaları devam ediyor”

Ne kadar saçma bir haber dedim kendi kendime ve televizyonu kapattım. Suratımda başarmanın verdiği tatmin nedeniyle oluşan çarpık bir gülümseme olsa da, o zaman neyi başardığımın farkında değildim henüz.

Kimse yoktu evde, son bir yıldır benden başka kimse yaşamıyor zaten burada. Eşim kendisini aldattığımı öğrenince çocukları da alıp terk etti beni. Aslında tam aldatma değildi ya, öyle sandı. Hani insanın hayatında değişik dönemler olur, farklı şeyler hissetmek ister ara sıra. Anlayamıyor işte herkes, siz de anlamazsınız eminim beni. Anlatmaya da çalışmayacağım zaten kendimi boşu boşuna. Yalnız olduğumu bilseniz yeter.

İnternet'ten 10 Numara sonuçlarına baktım, kaybetmiştim her zamanki gibi. “Neden hep kaybetmek zorundayım” dedim kendi kendime. Birisi cevap verecek mi diye baktım etrafıma, gerek yoktu. Biliyordum, kaybetmeye mahkumdum, üyesiydim ben de o kulübün.

Kızıma bir hevesle aldığımız piyanonun başına oturup, bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Müzik kulağı vardı bende, daha doğrusu öyle söylüyordu herkes, duyduğum her şeyi çıkarabiliyordum. Ama piyanoyla, yani bir müzik aletiyle bu yaşlarda tanışabildiğim için ancak, bir işime yaramıyordu – hiç bir özelliğimin bir işime yaramadığı gibi. “Çayelinden Öteye”yi, “Aaa, ne kadar kolay çalınıyormuş bu” deyip çıkardıktan sonra, kapattım onun da kapağını.

Film mi seyretsem dedim kendi kendime, şöyle klasiklerden. Yalnızsanız sıkılmazsınız aslında hiç, yapacak çok şeyiniz vardır. Sadece yalnız yaparsınız o şeyleri, gerçi evliyken de (Aslında teorik olarak hala evliydim) fazla yalnız olmadığım söylenemezdi, ama görüntüde birileri vardı sonuçta yanımda.

Baktım Netflix'e, severim Marlon Brando'yu, baba adamdır (bir an tiksindim kendimden, kaybeden olman normal dedim kendime). Rıhtımlar Üzerinde vardı, normal dedim – başka türlü olamazdı zaten. Açtım bilgisayarda, seyretmeye başladım. Dalmışım bir kaç dakika sonra, gözlerimi açtığımda film daha bitmemişti. Karl Malden piyano çalıyordu karşımda, daha doğrusu “Çayelinden Öteye”nin notalarını çıkarmaya çalışıyordu. Beceremiyordu bir türlü. Garip bir şey vardı.

Kapattım ani bir tepkiyle filmi. Etrafıma baktım, aynıydı her şey. Sadece mutfaktan bir ses geliyordu. İki üç saat önce koyduğum çayın suyu bitmek üzere, kendi kendine kaynıyordu. Kapattım altını hemen, bilgisayarın yanına baktım, bitirdiğim Jack orada duruyordu piyanonun üstünde. Ben çayı ne zaman koymuştum ki?

Saate baktım, yarım olmuştu. Uykum yoktu bir türlü, kitaplığa baktım. Yekta Kopan'ın “Aile Çay Bahçesi”, ne zaman aldığımı hatırlayamadım bir türlü. Alkol kötü bir şey, aldım kitabı elime, telefonda “Again”i açtım, “Archive”den. Okumaya başladım, gecenin bir yarısından sonra.

“Komiser Ahmet, liman girişinde, müziği kısıp, görevlilere kazanın olduğu rıhtımı yerini sordu. Oldum olası alışamamıştı gemicilere. Sorusuna cevap alınca teşekkür bile etmeden ayrıldı yanlarından. Açtı tekrar radyoyu, “Çayımın Şekeri” çalıyordu. Seviyordu doksanların şarkılarını, özellikle de Ayna'yı. Birkaç dakika sonra düşen piyanonun yanına gelmişti. Kamyonun lastik izleri çok net bir şekilde görünüyordu, bu kirli zeminde bile. “

Attım kitabı elimden, bir şeyler oluyordu, gerçek olamazdı hiç bir şey. Rüyaydı, evet her zaman rüya olurdu bu- kitaplarda, filmlerde, her şeyde. Bana hiç denk gelmemişti ama böyle acayip rüyalar. Filmlerden öğrendiğim şekilde bir çimdik attım koluma. Acıdı tabi, rüya olsa da acırdı zaten diye düşündüm önce, sonra da çimdiğin gereksizliğini.

Nasıl uyanacaktım peki gerçekten rüyaysa -ki hiç kuşkusuz öyleydi- uykumdan. Hiç deneyimlememiştim böyle bir şeyi, kastım biraz kendimi- zorladım, ıkındım. I ıh, olmuyordu. Böyle bir şey değildi uyanmak. Her zaman yaptığım gibi akışına bırakacaktım her şeyi. Madem bu bir rüya, keyfini çıkarmalıydım. Ne düşünürsem olurdu mesela. Birisini düşündüm hemen, gelmedi yanıma haliyle.Rüyada bile imkansız dedim demek ki, o zaman.

Sonra dışarı çıktım, rüyadaydım nasılsa, şu kazanın olduğu rıhtıma gitme isteği duydum. Mersin'de bile oturmuyordum halbuki. Rüyalarda kaybeden olmaz nasılsa diye düşündüm, biraz önceki hayal kırıklığımı görmezden gelerek. Cep telefonuma mesaj geldi o zaman. Bir sevkıyat çıkmıştı Mersin'e. Evin önündeki Çay Kamyonuna atlayıp sürmeye başladım oraya doğru. Ben kamyon şoförü müydüm , C sınıfı ehliyetim var mıydı hiç bilmiyorum. Ama anahtarı cebimdeydi kamyonun, demek ki doğruydu.

Yolda iki ayrı antitez birbiriyle çarpışıyordu kafamda. “Ömürün bitip yolun bitmemesi” ile “Rüyalardaki şeylerin su gibi akıp geçmesi” kavramları kafamın iki yanından baskı yapıyorlardı bana. Ama ben dirayetli birisiydim her zaman. Yolda bir yerde mola verip düşündüm, tipik bir kamyoncu mola yeriydi burası. Karl Malden piyano'da “Çayelinden Öteye”yi çalıyordu, bu kez beceriyordu kerata. Sonra Mahsun isimli bir kamyoncu kendisini itip “One More Cup of Coffee'”ye başlayınca, rüyanın sonlarına doğru yaklaştığımı anladım. Hemen kalkıp devam ettim yola ve ömrümden pardon rüyamdan önce bitirdim.

Mersin limanına girerken radyoda Ayna çalmaya başlamıştı, Çayımın şekeri. Şekersiz içerim çayımı gerçi ben, sevdiğimden değil ama, öyle alıştım artık dört beş yıldır. İlk bırakınca şekeri diyorlardı, çayın gerçek tadını alacaksın diye. Bilmiyorum çayın tadını aldım mı gerçekten, ama o zamandır hayatın tadını kaybettim ben.

Rıhtıma vardığımda büyük bir vinç, konteynerları Romanya bayraklı bir gemiye yüklüyordu. Geminin ismine baktım, Elia Kazan'dı. Yine gülerek kamera olduğunu farz etiğim rüyanın dışına doğru baktım. Bu dördüncü duvar olayına alışmıştım rüyaya başladığımdan beri. Tahminlerim doğruysa birazdan piyano düşecek, rüya da sona erecekti. Hızlandım, hızla geçtim vincin altından, durdum sonra. Bir şey olmamıştı. Geri geri gittim, tekrar denedim – hala yoktu.

Durdum indim aşağıya, baktım yukarı, o anda köşeden bir araba çıktı. Üzerime doğru süratle gelirken bangır bangır çalıyordu Ayna'dan “Çayımın Şekeri”. Ben şekersiz içerim aslında, ama bir umut atladım arabanın önüne. Sert bir frenle yanımda durdu ne yazık ki. Uzun boylu kalıplı bir adam çıktı arabadan dışarı. Komiser Ahmet olduğunu söyleyip, kaza hakkında bir şeyler sormaya başladı.

Raydan çıkmıştı her şey, rüyaların bile bir mantığı olması gerekiyordu, yoksa niye görmek için çaba sarf edelim ki diye düşündüm. Zamanlar, insanlar , kavramlar iyice karışmaya başlamıştı ki, Komiser Ahmet bağırarak sertçe itti beni. Yere düşerken son gördüğüm Ahmet'in başının üstündeki dev kuyruklu piyanoydu.

Korkarak açtı gözlerini Ahmet, uzun zamandır böyle garip bir rüya görmemişti. Baktı sağına, hala uyuyordu eşi, öptü yanağından. İçeri geçti mutfağa, bir bardak sallama çay koydu kendine. Gülümsedi çayı düşününce. Neden böyle olduğunu biliyordu aslında, bütün gece bir şeyler düşünmüştü. Telefonda açtı 1000kitap uygulamasını. Al işte, 11 kişi yazmıştı bile hikayelerini, kendisi de bir şeyler bulacaktı yakında biliyordu. Rüya olmazdı ama çok saçmaydı. Şu etkinliği düzenleyen adama küfrederek kapattı uygulamayı. Tuvalete gitti, Kayıp Rıhtım dergisindeki hikayeleri incelemeye başladı telefonunda.

Emrah Serbes
"Seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın.
Seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın.
Seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın.
Belki akşamüstü mesaj çekersin."

Semiha, bir alıntı ekledi.
03 May 21:21 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Tehlikeli hakikatlerin baş döndürücü sarhoşluğu gece yarısından sonra başlar.

Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, Emil Michel Cioran (Sayfa 22)Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, Emil Michel Cioran (Sayfa 22)
devil's good intention, bir alıntı ekledi.
 02 May 03:38

***
'Seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın. Seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın. Seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın. Belki akşamüstü mesaj çekersin..’

Hikayem Paramparça, Emrah SerbesHikayem Paramparça, Emrah Serbes
Liliyar, bir alıntı ekledi.
30 Nis 10:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Ah..
Canan ki gündüzleri gelmez
Gece yarısından sonra hiç gelmez..

Bütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık (Sayfa 11)Bütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık (Sayfa 11)