Ve bu kentte bizler, yersiz yurtsuz, ağaçsız, kuşsuz, balıksız: Yalnız, yitik, defteri dürülmüş. Duvarlardan, sıvadan, toz topraktan ve çimentodan bir denizin eline bırakılmış, ocağına düşmüş. Merdivenlere, duvar kağıtlarına, kulelere ve kapılara peşkeş çekilmiş. Ve bu kentte bizler, ıslah olmayan trajik sevgimizle bütün bunlara satılmış. Kent denilen yalnızlık ormanında yitik, duvarlardan, binaların cephelerinden, demirden, betondan ve fenerlerden oluşan ormanda. Yolunu şaşırıp dünyaya düşmüş, yersiz yurtsuz, evsiz barksız. Sokakları dolduran, soruları yanıtsız bırakan yalnız geceye bağışlanmış. Milyon sesli haykırışı ile milyon yüzlü günün eline teslim edilmiş, savunmasız, yumuşak kalbimizle teslim edilmiş, o düşüncesiz cesaretimiz ve küçük kavramlarımızla teslim edilmiş. Nabız atışlarımızla, burunlarımız, gözlerimiz ve kulaklarımızla kaldırımlara, taşlara, katran ve lağımlar, dubalar ve kanallara zincirlenmiş. Kaçılacak bir yerden yoksun. Çatıların altında ezilmiş, bodrumların, tavanların, odaların ocağına düşmüş. Duyuyor musun beni ha? İşte buyuz bizler, işte bu durumdayız.