“Ve bu kentte bizler, yersiz yurtsuz, ağaçsız, kuşsuz, balıksız: Yalnız, yitik, defteri dürülmüş. Duvarlardan, sıvadan, toz topraktan ve çimentodan bir denizin eline bırakılmış, ocağına düşmüş. Merdivenlere, duvar kâğıtlarına, kulelere ve kapılara peşkeş çekilmiş. Ve bu kentte bizler, ıslah olmayan trajik sevgimizle bütün bunlara satılmış. Kent denilen yalnızlık ormanında yitik, duvarlardan, binaların cephelerinden, demirden, betondan ve fenerlerden oluşan ormanda… “
Sayfa 40
Buna öyle yürekten inanıyorum ki, size ne düşündüğümü apaçık söyleyeceğim: öldürmenin cezası olarak öldürmede, işlenen suçla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bir cezalandırma söz konusudur. Adli yargılama sonucu öldürmek, eşkıya tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. Haydutların geceleyin ormanda yakalayıp da boğazına bıçak dayadıkları biri, son ana dek kurtulmayı umabilir. Boğazı kesildiği halde hâla kurtulmayı umanlara, bu haldeyken kaçmaya çalışanlara, yalvarıp yakaranlara dair pek çok örnek vardır. Burada ise, ölümü belki on kez daha kolaylaştırabilecek olan o son umut, şu meşum kesinlikle elinden alınıyor. Burada bir hüküm var ve kesinlikle bu hükümden kaçış, kurtuluş yok. Dünyada bundan daha büyük bir acı olabilir mi?
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Maksatsız bir ömür içinde çırpınıyordum. Tıpkı geceleyin bir ormanda yol arayan yolcu gibiydim. Şimdi, kalbim muayyen bir şey için vuruyor, bir aydınlığa doğru yürüyorum.
Hışırtı sohbetlerini yapabilmek için, tarlalar içinde yürünmesini istiyor, nehir ise her zaman karanlıktan sonra ziyarete çağırıyordu. Geceleyin ormanda ateşler yakılması gerekiyordu ve öyküler, yetişkinlerin işitme menzilinin dışında anlatılmalıydı.
Sayfa 12·Kitabı okuyor
“...Geceleyin ormanda haydutların öldürdüğü adam, son ana kadar kurtarılmayı ümit eder, son ana dek bu umutla yaşar. Boğazı kesilmiş olsa da adamın kurtulmak için çabaladığı, hâlâ kurtulacağına inandığına dair misaller vardır. Giyotin, ölmeyi en az on kat kolaylaştıran o son umudu ortadan kaldırır. Öldürmek için kesin bir karar verilmiştir, bu kararın mutlaka uygulanacağını bilmek dünyadaki acıların en büyüğüdür. Bir askeri, savaş alanında namlunun karşısına dikin ve ateş edin; asker yine de umudunu kaybetmez. Ama aynı askere mutlaka öldürüleceğine dair karar metnini okuyun, aklını yitirir ya da hüngür hüngür ağlar. Mutlaka. Buna, çıldırmadan katlanabilecek bir insanoğlu var mıdır? Belki dünya yüzünde, kendisine idam kararı okunduktan ve acısıyla baş başa bırakıldıktan sonra, ‘Git, seni bağışladık!’ denen biri vardır. Varsa bu adamın sözlerini duymak lazım. Bu işkenceden ve acıdan İsa bile söz etmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmasına izin verilmemelidir!”
Sayfa 39
Ve bu kentte bizler, yersiz yurtsuz, ağaçsız, kuşsuz, balıksız: Yalnız, yitik, defteri dürülmüş. Duvarlardan, sıvadan, toz topraktan ve çimentodan bir denizin eline bırakılmış, ocağına düşmüş. Merdivenlere, duvar kağıtlarına, kulelere ve kapılara peşkeş çekilmiş. Ve bu kentte bizler, ıslah olmayan trajik sevgimizle bütün bunlara satılmış. Kent denilen yalnızlık ormanında yitik, duvarlardan, binaların cephelerinden, demirden, betondan ve fenerlerden oluşan ormanda. Yolunu şaşırıp dünyaya düşmüş, yersiz yurtsuz, evsiz barksız. Sokakları dolduran, soruları yanıtsız bırakan yalnız geceye bağışlanmış. Milyon sesli haykırışı ile milyon yüzlü günün eline teslim edilmiş, savunmasız, yumuşak kalbimizle teslim edilmiş, o düşüncesiz cesaretimiz ve küçük kavramlarımızla teslim edilmiş. Nabız atışlarımızla, burunlarımız, gözlerimiz ve kulaklarımızla kaldırımlara, taşlara, katran ve lağımlar, dubalar ve kanallara zincirlenmiş. Kaçılacak bir yerden yoksun. Çatıların altında ezilmiş, bodrumların, tavanların, odaların ocağına düşmüş. Duyuyor musun beni ha? İşte buyuz bizler, işte bu durumdayız.
Sayfa 40
Alıntı