Ermeniler millet-i sadıka idi, nasıl bozuldular? Millet-i sadıka ("sadık millet") meselesi bin yıllık Türk-Ermeni ilişkileri tarihinde kısa bir parantezdir, bunu öncelikle belirtelim. Kalan dokuz yüz küsur yılda Ermeniler millet-i sadıka değildi, millet-i mahkume idi, yani boyun eğdirilmiş millet. Reaya idi, yani güdülecek sürü. Silah taşıma imkanına sahip olmayan bu kütle sadık mıdır değil midir diye sormak da gülünç bir soru olduğundan, muhtemelen kimsenin aklına gelmemişti. 1823'te Yunan isyanı çıktı. Bundan önceki yarım yüzyılda Rumlar imparatorluk bünyesinde güçlenmiş, palazlanmış, önemli mevziler kazanmıştı. Devrin padişahı II. Mahmut, isyan etmelerini onuruna yediremedi. Rumlara karşı dinmez bir kine kapıldı. Yakın dostu olan Skarlatos dâhil ileri gelen Rumların çoğunu idam ettirdi. Diğerlerini sürdü, görevden aldırdı, ticari imtiyazlarını iptal ettirdi. Boşalan yerlere de Müslimleri almak söz konusu olamayacağı için, Ermenileri doldurdu. "Hain Rumlara" kıyasla Ermenilere "sadık millet" payesinin verilmesi bu dönemin işidir. 1820'lerin sonu ile 1830'lar Osmanlı tarihinde Ermenilerin parlak çağıdır. Cemaat reisi olan Harutyun Amira Bezciyan ("Kazaz Amira") önderliğinde Ermeniler sarayın mali ve ticari hizmetlerinde, hariciye kaleminde, yeni kurulan eğitim kurumlarında kilit mevkilere geldiler. Osmanlı ülkesinde Batılı tarzda ilk modern hastane olan Balıklı Ermeni Hastanesi açıldı. Çok sayıda Ermeni genci Avrupa'ya tahsile gönderildi. İstanbul'daki bütün Ermeni kiliseleri onarıldı. Krikor Kalfa Balyan hassa mimarlığına atandı; Yeniçeri ocağına karşı kazanılan zaferin anısına Tophane'de 1826'da inşa edilen Nusretiye camiini yapma onuru da kendisine bahşedildi. Ermenilerin talihi Abdülmecid (1839-61) döneminde parlamaya devam etti. Âli ve Fuad Paşaların
Sayfa 118 - Liber Plus Yayınları / Ermeniler kitabı notları / Mart 2010
Tarih
Nazi döneminde Almanya'da yaşayan Rahip Martin Niemüller: "Önce sosyalistler için geldiler, sesimi çıkarmadım, sosyalist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım, sendikacı değildim. Yahudiler için geldiler, Yahudi de değildim, sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler, ses çıkaracak kimse kalmamıştı."
Sayfa 316 - Tuhaf·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ÇOCUK KAÇIRAN ÖGRETMEN Azmi'yi anlatmam gerek. Azmi Karamustafa'yı. En ön sırada otu­rurdu. Altın gibi, aslanlar gibi bir yüreği vardı. Haksızlıklara başkaldırır, zayıflara kol kanat gererdi. Bu yüzden bir gece Okmeydanı'nda koca koca adamlar tarafından tabancayla bile kovalanmıştı. Okulda ilk kışım. Kar yağıyor. Çocuklar geliyorlar. Kiminin sırtında incecik, kolsuz bir kazak, kiminin ayağında plastik terlik. Bende onları giydirecek para ne gezer! 550 lira aylık alıyorum. Gi­dip bir yerlerden dört çuval dolusu çocuk giysisi topladım, okula getirdim. Azmi'yi aldım karşıma. "Sen hepsini tanıyorsun," dedim. "Kime ne verelim, söyle bakalım." Teker teker ayırdı giysileri. "Bu Şemsettin'in olsun. Kardeşinin ce­ketini giyip geliyor. Şu kazak Zeytin'e göre. Şu paltoyu da Nurgül'e verelim. O çok zayıf, öğretmenim, üşüyor ... " Giysileri öğrencilere dağıttık. Ertesi gün bir geldiler sınıfa, hepsi pırıl pırıl. Bir baktım, Azmi'nin sırtında incecik bir hırka. Kafama dank etti. "Yahu," dedim, "sana bir şey vermedik." "Ben üşümem, öğretmenim," dedi. "Onların daha çok ihtiyacı var." Öğleden sonra gidip fiyakalı bir trençkot aldım Azmi'ye. Ertesi gün de zorla sırtına giydirdim. Bir cumartesi son dersin ortasında kapı açıldı. Bir adam başını uzattı. Çıktım. "Ben Azmi'nin babasıyım," dedi. "Samsun' dan geldim. Akşama gi­deceğim. İzin verirseniz Azmi'yi alıp biraz gezdireyim." "Tabii," dedim. "Siz burada bekleyin; ben şimdi yollanın onu." Sınıfa girip Azmi'nin yanına gittim. "Gözün aydın. Hadi, toparlan da çık. Baban gelmiş ... " Cümlemi yarıda kesti. Bağırmaya başladı: "Ben o adamla gitmem! Yine beni kaçırmaya geldi! Ben burada ça­lışıp anneme bakıyorum! Beni Samsun'a kaçıracak!..." "Peki, peki," dedim. "Heyecanlanma. Seni bırakmam." Koridora çıktım. Azmi'nin babasına, "Yazılı
Sayfa 212·Kitabı okuyor
Daniel ve Marty
Idaho, yansımayı izlemeye koyuldu, işte onlar yine karşısındaydı: Bahçe dekoru içindeki, o yaşlı çift. Onların önündeki parıldayan ağı gördü; adam ona doğru işaret ediyor ve tatmin olduğunu belirten yuvarlak bir yüzle gülümsüyordu. Geminin devrelerini arkalarında açığa çıkaran, şeffaf bir tabakanın içinde hareket ediyorlardı. Ağ büyümeye başladı — çizgiler değil, kurdeleler yansıtılan devrelerden daha büyük hale geldiler. Adamın dudakları birkaç kelimeye şekil verdi ama ses yoktu: "Seni bekliyorduk."
İstanbul ve Roma'nın silüetleri Ve önlerinde Yeşil sancaklı sultan tuğları Arzı soyunmuş Arşı giyinmiş asker Şimşekle devrilmiş bir boğa gibi Yere serilmiş bir Haliç Sonra "ayrılış" konuşmasında Sustu İsa Sustu İsa' da her havari Sustu yüz yirmi dört bin sahabi Sustu zaman Sustu bengisu Su sundular yaralı sahabeye Durdu arz karıncaları Sustu arş sesi Durdu develerin üstünde güneş Hurmalar bir vadiden bir vadiye gidip geldiler Ve durdu yaprakları Dört kitap durdu ve dinledi "Şahit ol ya Rab!" Sesi kaldı yalnız ortada Onlar da o sofrada Bizim gibi şahit oldular
Şiir
Öldürmeseydim hiç acımadan Gözünün önünde o çocuğu Bütün suçsuz çocukların katili Firavun'u boğar mıydı daha yeni kurumuş bir deniz Musa sürüyü Şuayb'tan öğn:ndiyse Yolu dağı yaylayı benden öğrendi Şuayb'tan öğrendiyse köpeği Kurdu benden öğrendi Benimle kahve içti geceleri Onunla namaz kıldıysa sabahları Benimle dua etti akşamları Ondan aldıysa Tanrı sevgisini Benden aldı korkusunu Ama ben karanlıklarda yittim Musa ışığa vardı "Kırklar yediler geldiler Beni alıp götürdüler Bir çok yeri gezdirdiler Sonra geri getirdiler" Deseydi Musa yalnız beni anlatmış olacaktı
Şiir