• Hayattaki varlığımız bir dizi seçim zincirinin kusuruz bir birleşiminden ibarettir aslında… Biz daha bu dünyada yokken kim bilir kaç nesil öncesinden başlar zincirin halkaları birbirini içine geçip bize doğru ilerlemeye. Düşünsenize, varlığımız tek bir halkaya ya da diğer bir değişle tek bir seçime bağlı. Bize uzanan bu yolda, tek bir seçim değişikliği bu kusursuz zinciri bozabilir ve biz bugün var olmayabilirdik; tıpkı bize doğru adım atılan yolda vazgeçilenlerin bugün var olmadığı gibi. Şans demeli belki de buna: Seçilmeyenin yanında seçilmiş olabilmek, hayat verilecek kişi olabilmek… Peki, tüm bunları bile bile zamanda yolculuk yapıp, gelecekte var olmanızı sağlayacak o zincirdeki tek bir halkayı değiştirerek, var olmanıza engel olacağını bildiğiniz bir kişiyi kurtarır mıydınız? Biliyorum, buna cevabınız ‘hayır’ olurdu, öyle değil mi? O zaman işi biraz zorlaştıralım. Peki, sevdiğiniz birinin hayatı sizin bu kişiyi kurtarmanıza bağlıysa? Kaderi değiştirmek sizin elinizdeyse? Yine aynı cevabı verebilir miydiniz?

    İşte, kitabımızın ana karakteri Jillian Chambord’un hikâyesi bu noktada başlıyor. Başarılı bir gazeteci olan Jillian’ın hayatı bir sabah gördüğü kâbustan sonra değişir. Çünkü bu kâbusu sıradan kâbuslardan ayıran hissi bir yanı vardır: ikiz kardeşi Isla’nın başı derttedir. Çok geçmeden ikiz kardeşlere has o hissi bağın etkisiyle bu hissettiklerinde yanılmadığını anlar. Zira Isla iki kadınla birlikte gece yarısı İsviçre Alpleri’nden Paris’e doğru yol alan Doğu Ekspresi’nden kaçırılmıştır fakat, olaylar bu kaçırılma olayından çok daha fazlasıdır. Tarih gizemli bir şekilde kendini tekrar etmektedir çünkü tıpkı Isla ve diğer iki genç kızın başına gelenlerin aynısı –aynı tren ve güzergâh dahil olmak üzere- 1937 yılında üç genç kızın başına da gelmiştir. Olaylar arasındaki bu denli benzerliğin bir anlamı mı vardır? Geçmişte yaşanan olaylardan yola çıkılarak bugünün gizemi çözülebilecek midir? Peki, tüm bunlar yetmezmiş gibi olayı çözmesi için görevlendirilen dedektifin Jillian’ın altı yıl önce ayrıldığı büyük aşkı olmasına ne demeli? Hatta, heyecan dozunu biraz daha arttıralımJ Jillian ve dedektif Samuel Isla’nın izini sürerken kendilerini Doğu Ekspresi’nde ve 1937 yılında bulurlarsa?

    Her bir satırında temponun daha da arttığı Siyah Kar, fantastik ve polisiye türlerinin kusursuz bir harmanı diyebilirim. Aile bağlarının öneminin, dokunaklı aşk hikâyelerinin yanı sıra kadın fuhuşu konusunu da sayfalarında ele alan bu sürükleyici eser, her bir satırında ince ayrıntıların tarihi bir dokuyla kusursuz bir biçimde işlenmesiyle her bir satırında sizi zamanın ve mekanın ötesine taşıyarak içine çekecek; velhasıl kitabı bitirmeden de elinizden bırakamayacaksınız. Bu güzel eseri Arkadya Yayınları’ndan çıkan kitaplara doyamayan tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun.
  • "Hikâyeler ardımızda bıraktığımız mirasımızdır. Kalbimizde taşıdığımız sevgi sayesinde günahkâr bir dünyada çiçekler açmaya devam etmektedir," diyordu sevgili Kristy Cambron eserini noktalarken. Sahiden, sevgi günahkâr bir dünyada çiçekler açmasını sağlar mıydı? Mesela bir savaşta kan gövdeyi götürürken, kıyılırken nice insana, birinin içindeki küçücük sevgi yeryüzünü çiçek bahçesine dönüştürebilir miydi? Yahut tüm çirkin yüzünü gördükten sonra şu dünyanın, insan içindeki sevgiyi yaşatabilir miydi? Bunca nefretle sarılmışken yeryüzü, insan yüreğinde sevgi yeşerebilir miydi?

    Sevgili Kristy Cambron'un kaleminden Kelebek ile Keman eseri, içinde barındırdıkları, esin kaynağı olan gerçekler ile kurgunun muazzam harmanı ile insanın yüreğinde taşıdığı sevgi sayesinde belki tüm dünyada değil ama kendi yarattığı dünyasında en korkunç şartlarda bile çiçekler açmasını sağlayabildiğini somut bir örnek olarak karşımıza koyuyor. Bunu yaparken ise bugüne kadar okuduğumuz II. Dünya Savaşı'nda Nazi zulmünü konu alan pek çok kitaptan ayrılarak gönül kitaplığımızda kendine ayrı bir yer açmayı da ihmal etmiyor. Zira Kelebek ile Keman, Nazi kamplarına bambaşka bir bakış açısı aralayarak, okurunu farklı ve bilinmeyen bir gerçekle yüzleştiriyor: Sanat!
    Nazi zulmünün ortasında bir kamptaki depo ve tahrip edilmiş eski barakalardan 1.600'den fazla sanat eseri çıktığını, her gün binlerce insanın ölüme gidişine tanık olarak hayatta kalmak için yeteneklerine tutunan bir orkestra olduğunu biliyor muydunuz? Şaşırdınız, öyle değil mi? Savaşın, soykırımın ortasında katledilecek binlerce insanın her şeye rağmen, o korkunç şartlar altında sanata sarılmaları ve o dehşet dolu, insanlık dışı şartlarda hikâyelerini tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla bugünlere miras bırakmaları kalbimizde taşıdığımız sevgi sayesinde günahkâr bir dünyada çiçekler açmaya devam ettiğini, edebileceğini gözler önüne seriyor.
    Sanat Tarihçi Kristy Cambron, Auschwitz- Birkenau kampından günümüze ulaşan sanat eserlerinin ve orkestra sanatçılarının hikâyesini genç keman virtüözü Adele Von Bron ve Adele'in tablosunun peşine düşen galeri sahibi Sera James üzerinden, geçmiş ve gelecek arasında köprü kurarak okuruna aktarıyor; her bir noktayı ince ince bir nakış işler gibi işleyerek kaleme alıyor. II. Dünya Savaşı sırasında yüksek rütbeli bir Nazi subayının genç ve yetenekli keman virtüözü olan Adele, hayatını ve aşkını riske atarak Viyana'daki Yahudilerin kaçmasına yardım ederken babasına yakalanır ve yaptığı hainliğin bedeli olarak kendisini Auschwitz toplama kampında bulur. Tutkuyla çaldığı kemanı artık onu hayata bağlayacak tek şeydir ve Adele'in müziğe sarılmaktan başka şansı yoktur. Peki, her gün binlerce masum insan gözlerinin önünde ölüme giderken yahut her an ölümün nefesini kendi ensesinde hissederken Adele buna dayanabilecek midir? Öte yandan,çocukken görüp vurulduğu hüzünlü bir çift mavi gözün kusursuzca resmedildiği bir tablonun peşinden yıllarca koşan Sera tabloya ulaşabilecek ve Adele ve nicelerinin hikayesini gün yüzüne çıkarabilecek midir? İşte tüm bu soruların ve daha fazlasının cevabı kitabın sayfalarında gizli.

    Her bir satırında bu dokunaklı hikayenin bir parçası olmaktan kendinizi alamayacağınız, geçmiş ve gelecek, gerçek ve kurgu arasında geçişler yaparken kitabın ne denli ilmek ilmek işlendiğini bir kez daha anlayıp, kitabı okumaktan çok yaşayacağınız; velhasıl kitabın kapağını kapattığınızda bugüne kadar okuduğunuz pek çok Nazi dönemini konu alan roman arasında gönül kitaplığınızda ayrı bir yer açacağınız bu güzel esere bir şans vermenizi tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Şairliğinden öte, kainatın yazdığı en güzel şiirlerden biridir Nâzım. O, tepeden tırnağa sevda, kavga, hasret, memleket, hürriyet; tepeden tırnağa emek, umut, tüm dünya insanlarına cömertçe sunulmuş sevgi ve kardeşçe, insanca bir davet; velhasıl mısra mısra özenle yazılmış bir şiir, fakat aynı zamanda tepeden tırnağa şiirle dolu kocaman bir şairdir elbet... Kalemi keskin, sevdası cömert, kavgası cesur, hasreti derin, şiiri ve sevgisi gökyüzü kadar büyük ve alabildiğine sonsuz ve umudu, her daim sıcacık ekmek kadar taze olandır.

    Ah canım şair! Şiir gibi gelip geçti bu dünyadan; kimi zaman heyecanlı, kimi zaman umutlu, kimi zaman umutsuz, kimi zaman hür fakat pek çok zaman tutsak, hasret ama her zaman sevdalıydı. Sevdası kavgasına, sevdası sevdiği kadınlara, sevdası memleketine ve tüm insanlaraydı. Velhasıl bir avuç toprak oldu, karıştı kainata ve geride kocaman bir miras bıraktı edebiyatımıza.
    Şüphesiz ki şairin kaleminden Memleketimden İnsan Manzaraları eseri de geride bıraktığı kocaman bir miras misali külliyatının en paha biçilmez parçalarından biridir. 17 bin mısra ve 5 ciltten oluşan Memleketimden İnsan Manzaraları, kaleme alınış biçimiyle alışılagelmiş bir şiir kitabından hem şairin kendi eserleri, hem de diğer şiir kitaplarından ayrılıyor. Zira Nâzım, eserinde dizelerini salt duyguyla değil, duyguya ek olarak bir kurgu yahut senaryovari olarak niteleyebileceğimiz bir anlatımla kaleme alarak hem eserine, hem de şairliğine yeni bir boyut katıyor, fakat bunu yaparken de yeni ile alışılagelmiş, o kendine has kalemini de dengelemeyi ihmal etmiyor. Okurken hem alışılmışın dışında fakat bir o kadar da alışılmış olan Nâzım şiirlerinin tadına varıyor ve mısraların peşine takılıp -ve pek çok zaman yüreğinizi kitabın sayfalarında takılı bırakıp- boydan boya bir şiir deryasını kulaçlıyorsunuz.

    Yapı Kredi Yayınları'nın 5 cildi tek bir baskıda topladığı Memleketimden İnsan Manzaraları, isminin hakkını fazlasıyla, hatta bir adım daha ileri gidip isminin 'tam anlamıyla' hakkını veren bir eser desem hiç de abartmış olmam herhalde. Zira okurken adeta penceremi Anadolu insanına, zaman zamansa diğer milletlerden insanlar vesilesiyle dünya insanlarına araladığımı hissetmekten kendimi alamadım. Önce 1. ve 2. ciltlerle penceremi farklı güzergahlara giden farklı trenlerin vagonlarına ve bu vagonlarda işçisinden makûmuna, tüccarından siyasetçisine pek çok farklı mevkideki insana, kimi zamansa trenlerin geçtiği güzergahtaki civar köylerde yaşayan insanlara araladım. Her birinin farklı düşünceleri, bakış açıları vardı. Aynı ortamı paylaşan pek çok farklı hayat hikayesi geçti gözümün önünden.. 3. ciltte üçüncü mevki vagonda seyahat eden mahkûmlarla beraber bindiğim son trenden indim. Bu kez hapishaneye, zaman zamansa hastaneye penceremi araladım. Küçük Kerim'i burada tanıdım mesela, sonra başta Halil olmak üzere diğer mahkûmların hikayelerine burada ortak oldum. Kah demir parmaklıklar ardında, kah bir kuş kadar hür fakat alabildiğine hayat mücadelesi veren insanların arasına karıştım. 4. ciltte ilk üç ciltte cumhuriyetin ilanı, genç cumhuriyetin yavaş yavaş şekillenmesinden sonra iyiden iyiye II. Dünya Savaşı'na, bilhassa Hitler faşizmine penceremi araladım. Almanlarınyaptığı Barbarossa harekatıyla Sovyetlerin direnişine ortak oldum; kimi zaman Kızıl Ordu'da bir askerin yahut komutanın, kimi zamansa bir partizanın gözünden direnişe tanık oldum. Sonra istikamet Fransa...
    Velhasıl son cilde geldiğimde artık penceremde Türkiye'den II. Dünya Savaşı manzaraları vardı. Biliyorsunuz, Türkiye II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etmiş, fakat dünyadaki değişimleri de itina ile takip etmişti. Kitabın son cildinde, penceremi savaşın Türkiye üzerindeki yansımalarına araladım. Farklı düşünceler ile farklı tarafları destekleyen insanlara, bir de olayların nereden gelip nereye gideceğini kestirmeye ve yaşam mücadelesi vermeye çalışan insanların hikayelerine tanık oldum.

    Kitabı tamamladığımda cebimde cumhuriyetin kuruluşundan II. Dünya savaşı'na kadar geçen sürecin Türkiye'deki toplusal, siyasal etkileri, daha çok bir memleketin ve zaman zaman farklı memleketteki farklı sınıflardan, statülerden insanların hikayelerini biriktirdim ve Nâzım'a bir kez daha vurulmaktan kendimi alamadım. Nâzım'ın kitabın içerisine kendisini de bir şekilde iliştirmesini ise bir başka sevdim Zira 'hapisteki şair' de Nâzım'ın kendisi vardı, kaleme aldığı Kuvayî Milliye Destanı'nı eserinin içine muazzam bir biçimde yerleştirmişti ve tabii bir de Halil'in kavgası... Kavgası Nâzım'ın kavgasıydı, hapiste hürriyete ve karısına duyduğu hasrette Nâzım'ın kendisi vardı, halil'in eşi Ayşe'de ise bir parça Piraye... Elbette, yazar/şair görüşünü, bakış açısını eserlerin yansıtır (ki Nâzım da eserinin genelinde bunu yansıtmayı, kendi penceresinden izler yerleştirmeyi ihmal etmemişti. Tabii buna ek olarak bir o kadar çok boyutlu bir bakış açısı da vardı) fakat, bunun karakterlerde beden bulması bir başka lezzettir. Ezcümle, Memleketimden İnsan Manzaraları kitaplığınızdaki Nâzım külliyatında baş tacı, okur yolculuğunuzda ise kilometre taşı olarak yer alması gereken nadide eserlerden biridir. Bu güzel esere mutlaka şans vermenizi tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Genç yazarlara şans vermek için Everest Yayınları "İlk Roman Yarışması" düzenlemiş. Ve tabiki de yarışmaların birincileri olur öyle değil mi? Ama gelin görün ki Selim İleri, Müge İplikçi, Cemil Kavukçu ve birkaç kişiden daha oluşan jüri BİRİNCİLİĞE LAYIK ESER BULAMAMIŞ. Evet doğru okudunuz, bulamamışlar. Üstelik yarışma 2006 yılında başlamış, 12 yıl sürmüş. 12 yıl içinde ne yaptınız siz? İyi ki katılmamışım yarışmaya, bundan daha gurur kırıcı bir şey olamazdı Edebiyat dünyası açısından. Demek Genç yazarlara şans vermek istiyorsunuz, hmm... Düşündürdü.

    https://www.instagram.com/...;igshid=z1hp8vibpsg4
  • DEĞİRMEN/SABAHATTİN ALİ
    Kürk mantolu madonna kitabı o kadar güzel bir tat bıraktı ki bende, Sabahattin Ali´yi ilk defa okuyacak birine tavsiye edilecek en son kitap DEĞİRMEN´ bence.
    Üç dört öyküsün dışında diğer öykülerini basit bulduğum bir kitap.Buradaki öyküleri çok genç yaşta yazdığı için biraz toyluk kokuyor. Bununla başlanırsa, yazar hakkında yanlış izlenimlere kapılabilir insan. Sabahahattin Ali´nin yazarlığına diyecek söz yok,bu kitabı da okuyun ama yazarın ilk okuduğunuz kitabı olmasın. İyi okumalar...
    KİTAP TANITIMINDAN
    "İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
  • Okumak için ertelediğim bitince de üzüldüğüm bir seri oldu.

    Uzun zamandır hiç genç yetişkin türünde olup gerçekten de genç yetişkine hitap eden bir kitap/seri okumuyordum. Bu türün kitapları ne yazık ki yetişkin olamayacak kadar çocuksu, çocukların okuyamayacağı kadar yetişkin içerik barındırdığı için de uygunsuz kategorisine giren kimlik bunalımındaki kitaplardan oluşuyor.

    Muhtemelen yaşım daha küçük olsa çok çok daha severdim. Yine de verdiği tat damağımda kaldı. Kitabın sonu beni mutlu etmedi. O yüzden biraz daha uzun olmasını hatta serinin 1 veya 2 kitabı daha olması iyi olabilirdi.

    Ayrıca seri biraz daha uzun olsa daha fazla aşk görebilir; serinin adıyla daha çok ilişki kurabilirdik.

    Çok güzeldi, gayet akıcıydı. Karakterleri ve kurguyu hoş düşüncelerle hatırlayacağım.
  • "Bir kitap okuyordun dalgın..
    İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
    Genç bir adamı öldürdüler romanda.
    Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın..
    O ölen ben değildim..."