Kâinatın sabit oranlı bir “ontolojik sabite matrisi” ve değişmez bir kozmolojik korelasyon düzeni olduğu varsayımından hareketle; biz insan öznesi ise bu yapıyı, kognitif görecelilik, nörofenomenolojik filtrelenme, algısal seçicilik yanlılığı ve psikodinamik temsil deformasyonları üzerinden sürekli yeniden kodlayan bir “epistemik kırılma aygıtı” gibi işleriz. Böylece dış dünyanın invariantsal (değişmez) oranları, zihnin semiyotik mutasyon kapasitesi, bilişsel çarpıtma mekanizmaları ve hermeneutik çoğulluk üretimi sayesinde, bireysel bilinç katmanlarında farklılaşır; her farklılaşma ise “gerçeklik” adı verilen şeyin yalnızca öznel bir fenomenolojik yorum varyantı olarak yeniden inşasına yol açar.
Bu süreçte anlam dediğimiz olgu; dış dünyanın mutlak sabitliğinden değil, öznenin kognitif plastisite düzeyi, algısal entegrasyon eşiği ve psikiyatrik-topolojik bilinç örgütlenmesi içindeki dalgalanmalardan doğan bir tür “bilişsel kümülatif illüzyonizasyon” ürünüdür. Dolayısıyla hakikat, tekil ve sabit bir yapı olmaktan ziyade; sürekli yer değiştiren, nörolojik temsil ekonomileri ile fenomenolojik anlam rejimleri arasında salınan, çok katmanlı bir “epistemik rezonans alanı”na dönüşür.