Ayfer Tunç yine bildiğiniz gibi
9/10
·440 syf.··
Beğendi
·
2026 30. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 20 Haziran 2026 17:02
Sevdiğim yazarların kitapları hakkında tarafsız eleştiri yapma gayretim her zaman olmuştur, ama bazısı var ki çıtayı sürekli en tepeye çıkarıyor, işimi zorlaştırıyor. Dünya Ağrısı kitabı ayrı bir yerdeydi benim için, Annemin Uyurgezer Geceleri de o kategoriye soktu kendini. Dili ve üslubu bildiğimiz gibi, ama akıcılığı muazzamdı. Yormadı hiç. Zihnimde derin sorular vardı, daha çok oldu. Bu geçmişin izleri, bedelleri, aileden aktarılan miras konuları bir türlü içselleştiremediğim mevzular. Sorguluyorum ister istemez neden ama neden? Neden annemin, büyük annemin, büyük büyük annemin kaderi bana aktarılıyor? Haksızlık değil mi? Kitap da Şehnaz ve annesi ve hatta anneannesinin hayat sarmalına tanık oluyoruz. O kıskaçta sıkışıp kalma hissini hala atamadım üzerimden. Eğitim, aşk, para, hayat koşulları, her ne olursa olsun yaşanacakların çizgisini kıramıyorsa bir gece ansızın uyur gezer bir annenin çorap söküğü gibi getirdiği gerçekler tokat gibi çarpıyor yüzüne insanın. Yine içinden çıkamadığım, sayısız kez şahit olduğum ilişkilerin başrol olduğu harika bir roman okudum. Zihnim edebi hazla doldu taştı. İyi okumalar diliyorum okuyacaklara..
Edebiyat
Annemin Uyurgezer GeceleriAyfer Tunç · Can Yayınları · 20267,2bin okunma
Puan vermedi·380 syf.··
2026 46. kitabı
Kefaret ,genç İngiliz yazar Eliza Clark'ın yazdığı günümüz dünyasını,İnternet ortamındaki gençliğin halini anlatan bir suçluluk romanı. Romanı okurken aklıma hep Maraş'taki okul baskını geldi. İnternetteki suç platformları,forumları,podcastler, tumblr. .. gibi uygulamaların nasıl kötü kullanabileceğini göstermesi bakımından iyi bir kurmaca eserdi. O kadar iyi anlatılmıştı ki bazen olaylar gerçek olabilir mi acaba,diye googleda araştırma ihtiyacı duydum. Mevzu kısaca şöyle:Olay İngiltere'nin kuzeyinde yer alan kasvetli bir kıyı kasabası olan Crow-on-Sea'de geçer. 2016 yılında Joan (Joni) Wilson adındaki genç bir kız, bir grup okul arkadaşı tarafından işkence edilerek öldürülür. Olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra Alex adında bir gazeteci, bu korkunç cinayeti kitaplaştırmak için araştırmaya başlar. Alex; tanıklıkları, röportajları, eski günlükleri, blog parçalarını, kısa mesajları ve forumlardaki internet söylentilerini bir araya getirir. Okuyucu daha ilk sayfalardan katillerin Dolly, Angelica ve Violet adındaki genç kızlar olduğunu bilse de roman, bu çocukları cinayete sürükleyen dijital dünyayı, sosyal medya takıntılarını ve ebeveynlik ilişkilerini masaya yatırır. Romanın en iyi taraflarından biri farklı anlatım biçimlerinin kullanılması. Bu romanı daha dinamik hale getirmiş. Tıpkı gençlerin kendi aralarındaki mesajlaşmaları gibi.Podcast dökülmesi gibi. Kurgusal bir roman gerçeğe dönmüş gibiydi. Oysa romanda atıfta bulunulduğu gibi Truman Capote'nin meşhur Soğukkanlılıkla adlı eserinde gerçeğin kurmacaya dönmesi söz konusuydu bence. O romanı yıllar önce okumuştum. 1960'larda bir Amerikali ailenin katledilmesini ve sonrasında yakalanan iki katilin cezaevindeki durumunu,onları bu katliamı yapmaya iten nedenleri bir gazeteci titizliği ile araştırıp,katillerle
KefaretEliza Clark · Medusa Yayınları · 202544 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
10/10
·127 syf.··
2026 14. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 00:00
Kendine Ait Bir Oda’yı 4 yıldır doğum günümde okuyorum. Bunu ilk kez elime aldığımda sadece Virginia Woolf’un kadınlar ve yazmak üzerine yazdığı önemli bir metni okuyacağımı düşünmüştüm. Ama zamanla bu kitap benim için bundan daha kişisel bir yere oturdu. Artık her doğum günümde bu kitabı okumak, yeni yaşıma girmeden önce kendime sorduğum sessiz soruların bir parçası haline geldi. Kendine Ait Bir Oda, roman değil; kadınların edebiyatta, düşünce hayatında ve üretimde neden bu kadar geride bırakıldığını sorgulayan bir metin. Woolf, kadınların sadece yetenek eksikliğinden dolayı görünmez olmadığını anlatıyor. Asıl mesele; eğitimden, paradan, zamandan, özgürlükten ve en basit haliyle yalnız kalabilecekleri bir odadan mahrum bırakılmış olmaları. Kitabın en güçlü tarafı bence tam da burada. Woolf’un “kendine ait bir oda” dediği şey sadece dört duvarlı fiziksel bir yer değil. Bir kadının kendi düşüncesine sahip çıkabildiği, bölünmeden düşünebildiği, başkalarının beklentileri arasında kaybolmadan üretebildiği bir alan. Ben bu kitabı her okuyuşumda bunu biraz daha farklı anlıyorum. İlk okuduğum yıl daha çok kadınların tarih boyunca nasıl geri planda bırakıldığına takılmıştım. Bir sonraki yıl “para” meselesi bana daha çok çarpmıştı. Çünkü Woolf’un anlattığı şey sadece edebi özgürlük değil, çok net bir şekilde ekonomik bağımsızlık da. Sonraki okumalarımda ise kitabın içindeki en büyük meselenin aslında insanın kendi sesine sahip çıkabilmesi olduğunu düşündüm. Bu yüzden doğum günümde okumak bana çok anlamlı geliyor. Çünkü yaş almak sadece bir yılı daha geride bırakmak değil bence. Biraz da insanın kendine dönüp “Bu yıl kendime ne kadar alan açtım?”, “Nerede sustum?”, “Nerede başkalarının beklentilerine göre yaşadım?”, “Kendi sesimi nerede duydum?” diye sorması. Virginia
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · İletişim Kitabevi · 202148,3bin okunma
Araf..
10/10
·118 syf.·
2026 115. kitabı
Seni düşünüyordum, Susana. Yeşil tepelerde. Rüzgârlı havalarda uçurtma uçururduk tepelerde, aşağılarda kalan köyün sesleri gelirdi kulaklarımıza, rüzgâr uçurtmanın ipini çekelerdi. “Koş, Susana.” Yumuşak ellerin ellerimi yakalardı. “Gevşek bırak ipi." Rüzgâr nasıl güldürürdü bizi; ip parmaklarımızdan kayarken birbirimize bakardık; bir kuşun kanatları çarpmış gibi usulca kopardı ip. Kâğıt-kuş yukarlardan taklalar atarak düşerdi, toprağın yeşili içinde eriyene kadar saçaklı kuyruğunu sürürdü ardından. Dudakların ıslaktı, çiy tanelerini öpmüştüm sanki. Seni düşünüyordum. Orada deniz-yeşili gözlerinle bana bakışını. Susanna, ne kadar uzaklardasın sen, bulutların üstünde, ta uzaklarda, tepelerde gizlenmişsin. O’nun büyüklüğünde, O’nun bağış dolu Kutsal Yüceliğinde saklısın, seni bulamam artık, göremem. Orada sözlerim erişemez kulaklarına." Damlaların düşüşünü gözlüyordum Susana, şimşeğin parıltısında her soluk bir iç çekişiydi, her düşüncem sen." --- Ne yazsam az kalacak, ne desem eksik... Ne dökülür ki kelimelere; yaşayanlar mı, ölenler mi, anılar mı, geç kalınmış bir intikam isteği mi yoksa aşk mı? Comala’da bu ayrım çoktan silinmiştir. Ne gerçeğin ayakları yere basar burada, ne de büyünün kanatları vardır; anlatılan her şey, sıcaktan kavrulmuş taşın ve toprağın kendi kendine mırıldanmasıdır belki de bir yerlere sinmiş, saklanmış yankılar vardır. Zaman, dağınık ilerler, ileri geri akmaz, evet. Ama belki de hiç akmaz. Her fısıltı, her çığlık ve her susuş, o hiç geçmeyen, her an yeniden doğup aynı yerde can veren sonsuz bir şimdinin içinde gizlidir. Ne geçmiş gömülebilmiştir ne de gelecek bir umuttur; her şey şu anda asılı kalmıştır. Adem’in dünyaya bırakılması gibi bırakılır Juan Preciado bu coğrafyaya. Kimse karşılamaz. Tekinsiz, kurak ve ölü bir
1000Kitap
Pedro ParamoJuan Rulfo · Can Yayınları · 19832,283 okunma
10/10
·424 syf.··
2026 10. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2026 00:00
Havva’nın Üç Kızı benim için Elif Şafak’ın en etkileyici kitaplarından biri oldu. Hatta bitirdikten sonra hemen başka bir kitaba geçemedim desem yeridir. Çünkü bazı kitaplar sadece okunup bitmiyor, insanın zihninde bir süre daha kendi kendine konuşmaya devam ediyor. Bu kitap da bende tam olarak öyle bir etki bıraktı. Elif Şafak’ın kalemini genel olarak seviyorum ama bu kitapta beni özellikle içine çeken şey, anlattığı meselelerin çok tanıdık ama aynı zamanda çok derin olmasıydı. İnanç, şüphe, kadınlık, aile, toplum baskısı, kimlik, aidiyet, Doğu ile Batı arasında kalmak, insanın kendine bile itiraf edemediği duygular… Bunların hepsi kitabın içinde öyle doğal bir şekilde yer alıyor ki okurken sadece karakterleri takip etmiyorsunuz, kendi içinizde de bazı sorular açılıyor. Kitap boyunca en çok düşündüğüm şeylerden biri şuydu: İnsan gerçekten neye inanır? Ailesinden gördüğüne mi, toplumun öğrettiğine mi, kendi arayışına mı, yoksa korkularına mı? Elif Şafak bu soruyu tek bir cevapla kapatmıyor. Bence kitabın en güçlü tarafı da bu. Okura hazır bir doğru sunmuyor, aksine karakterlerin içinden geçen karmaşayı, arada kalmışlığı ve sorgulamayı olduğu gibi bırakıyor. Havva’nın Üç Kızı’nda karakterlerin hiçbiri tek boyutlu değil. Kimse tamamen haklı ya da tamamen haksız değil. Herkesin kendince bir yarası, bir suskunluğu, bir kaçışı ve bir savunması var. Bu yüzden okurken bazı karakterlere kızdığım yerler oldu ama bir yandan da neden öyle davrandıklarını anlamaya çalıştım. Bence iyi roman biraz da bunu yapabilmeli; okuru hemen yargılamaktan alıkoyup düşündürmeli. Kadınların iç dünyasının anlatılışını çok başarılı buldum. Özellikle kadın olmanın ailede, toplumda, ilişkilerde ve insanın kendi zihninde nasıl farklı yükler taşıdığını hissettiren çok güçlü yerler vardı. Bazı
Havva'nın Üç KızıElif Şafak · Doğan Kitap · 201619,1bin okunma
10/10
·528 syf.··
2026 5. kitabı
·
36 günde okudu
·
Okunma: 04 Mart 2026 00:00
Abum Rabum’u 36 günde okudum. Bu cümle tek başına bile kitabın bende nasıl bir etki bıraktığını anlatıyor aslında. Çünkü bu kitap benim için sadece elime alıp okuyup bitirdiğim bir roman olmadı. Her birkaç sayfada bir durdum, araştırdım, tekrar okudum, bazı yerlerde kafam karıştı, bazı yerlerde de “ben bunu daha önce nasıl bilmiyordum?” diye düşündüm. İskender Pala’nın kalemiyle ilk kez karşılaşmıyorum ama Abum Rabum bende bambaşka bir yere oturdu. Kitaba başlarken açıkçası bu kadar içine gireceğimi düşünmemiştim. Tarihî bilgiler, kutsal metinlere yapılan göndermeler, Mezopotamya, Hz. İbrahim’in izleri, Ortadoğu’nun geçmişten bugüne uzanan sancısı derken kendimi roman okumaktan çok bir şeylerin peşine düşmüş gibi hissettim. Bir karakterin, bir şehrin, bir kavramın arkasından araştırma yaparken buldum kendimi. Hatta bir noktada neredeyse delirecek gibi oldum çünkü kitap sürekli yeni bir kapı açıyor. Roman Japonya’da işlenen bir cinayetle başlıyor ve olaylar kısa sürede İstanbul’a, Urfa’ya, Adıyaman’a, Mezopotamya’nın derinliklerine kadar uzanıyor. Bir yanda Hz. İbrahim’in mirası, bir yanda üç büyük dinin ortak hafızası, diğer yanda istihbarat örgütleri, tarihî eser kaçakçılığı, savaşlar ve Ortadoğu üzerinden oynanan bitmeyen oyunlar… Açıkçası kitabı sadece bir polisiye ya da casusluk romanı olarak okumak haksızlık olur. Bence Abum Rabum, tarihin, inancın, siyasetin ve insan hırsının iç içe geçtiği oldukça yoğun bir roman. Kitapta en çok hoşuma giden şey, gerçek tarihi bilgilerle kurgunun birbirine karışma biçimiydi. Bazı bölümlerde olay örgüsü nefes nefese ilerlerken, bazı bölümlerde anlatılan tarihî detaylar insanı durdurup düşündürüyor. Ben özellikle Mezopotamya, Sümerler, Hz. İbrahim ve Ortadoğu’nun kültürel mirasıyla ilgili kısımları çok etkileyici buldum.
Abum Rabumİskender Pala · Kapı Yayınları · 201812,3bin okunma