• Dostoyevski'nin idamdan kurtuluşunun yansımaları... Ümit Yıldırım
    "Nerede okumuştum, hani bir idam mahkûmu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: 'Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmamda gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.' Yeter ki yaşayayım!"

    Bu sözler, 1866 yılı Çarlık Rusya'sını yansıtan 'Suç ve Ceza'da geçer. Romanın başkarakteri Raskolnikov'un ağzından, Dostoyevski'nin 28 yaşında yaşadığı idamdan kurtuluşunun ardından hissettiği duyguları öğreniriz.

    Dostoyevski'ye bu sözleri söyleten gerçeklere bir bakalım:
    1812, Çarlık ordularının Fransa'yı yendiği yıldı. Milyonlarca köylü, hala ağır sıkıntı ve baskı altındaydı. Avrupa'yı gören Rus subayları, ülkelerinin devlet düzeninin, sosyal yaşamlarının ve kurumlarının ne kadar geride olduklarını görmüşlerdi. Çarlığın boyunduruğu altındaki halkın büyük bir bölümünü oluşturan köylülerin toprak serfliğini sürdürüyor olması, subaylar için çok rahatsız edici bir gerçekti. I Aleksandr'ın baskıcı ve militarist rejiminden bunalan aydınlar ve genç subaylar gizli yapılanmalar oluşturuyordu. Çarlığa karşı Dekabrist ayaklanmalar gerçekleştirmeye başladılar. 1825 yılında büyük bir ayaklanma gerçekleştirseler de hep başarısızlığa uğradılar. Ve ardından idamlar ve sürgünler.

    Dekabrist Devrim'in bastırılması, aristokrasiye uygulanan şiddet, Rus aydınlarını yıllar süren bir içe kapanıklığa sürükledi. Herkes kendi düşüncelerini kendine sakladı. Bütün beyinler birer Peter Paul hapishanesi oldu.

    Ta ki 1840'larda bir grup genç Petersburglu, Mihail Bataşeviç-Petraşevski'nin evinde toplanmaya başlayana değin. Kendisi gibi Dışişleri Bakanlığı'nda görevli birkaç memur ve subay her cuma yapılan buluşmalarda sabahlara kadar Rusya'dan yakınıyorlardı. Ve 1849 Nisan'ında bu ev basıldı, Petraşevski ve arkadaşları, Peter Paul Kalesi'ne kapatıldı. Aralarında, henüz tek bir roman yazmış (İnsancıklar) genç Fyodor Dostoyevski de vardı. 1849'da devrim propagandası yapmaktan suçlanan Dostoyevski ve arkadaşları bu hücrelere hapsedilmişlerdir.

    Kalenin Aleksiv Ravelin Burcu'nda tam sekiz ay sorguya çekildi Dostoyevski kaderini beklerken, sonunda hükmü geldi: Noel'den üç gün önce asılmak.

    Stefan Zweig, Dostoyevski'nin Peter Paul Kalesi'nde, bütün hayatını, zihnini, yaratma yeteneğini değiştireceği ölümle büyük karşılaşmasını 'Bir Yiğitlik Anı' adlı uzun şiirinde şöyle anlatır:

    'Onu gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler
    Kışların havasında, yankılar bırakan kılıç şakırtıları
    Ve emreden sesler duyuluyor.
    Sisler içinde hayaletler gibi korkutucu gölgeler titreşiyor,
    İleriye doğru itiyorlar onu ve bir kuyu ağzı kadar derin,
    Derinliği kadar karanlık, karanlığı kadar derin,
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor,
    Bir sürme gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor,
    Gökyüzü ve buz gibi bir hava alnı ile çarpışıyor.
    Ve onu,
    Tekerlekli bir lahit sabrı ile bekleyen bir arabaya,
    Aceleyle itiyorlar.
    Ve adamın yanında, demirle kaynaşmış kadar sert yüzleri solgun, ağızları kenetlenmiş,
    Dokuz yoldaş;
    Tek laf bile çıkmıyor ağızlarından
    Zira hepsi seziyor nereye götürüldüğünü,
    Bu arabanın
    Ve hayatının,
    Altında dönüp duran şu tekerlekli dile bağlı olduğunu.
    ...
    İşte,
    Silahı görmemesi için gözlerini bağlayacak olan Kazak,
    Aceleyle bu tarafa gelmekte
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin
    Sonsuz körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    ...
    Ve bakışlarının etrafına,
    Ölümsüz bir gece bağlanıyor.'

    Sonra bir gardiyanın gelişi, hiç konuşmadan Dostoyevski'nin bağlarını çözüşü, zonklayan şakaklarındaki beyaz sargıyı, yolunmuş bir ağaç kabuğu gibi sıyırışını anlatır şiir. Sabah kızıllığında, biraz uzakta babasını, anası, kardeşi ve karısını seçer gözleri. Ardından tüfeklerin şakırdayan mekanizmaları. Pırıl pırıl parlayan infaz birliğinin üniformaları. Havayı parçalayan trampet sesleri.

    Dostoyevski, bu beş dakikayı nasıl geçireceğini, karanlığa yuvarlanmadan önce gizli sevincin tadını nasıl çıkaracağını aklından geçirir. Yaşamın son dakikalarını üçe ayırır. İki dakikası dostlarına veda etmek için. İki dakikası düşünmek için. Ve kalan bir dakikası da sonuncu kez dünyaya bakmak için.

    Fakat bir haykırma duyulur, tam bu sırada. 'Dur!' der, bir subay ve elinde beyaz bir kâğıtla ilerler. 'Gafur ve rahim çar hazretlerinin kutsal arzusu' der subay, 'hükmü bozdu ve hafifletti'.

    Dostoyevski'nin romanlarında birkaç kere ölüm cezasına ve mahkûmun son anına ilişkin bölümlere rastlayacağız artık. Zaten kardeşine yazdığı, 'Bütün bunlardan sonra artık konu sıkıntısı çekmeyeceğim' notu bunu işaret eder. Ama romanlardakini değil, kendi infaz saatini yaklaşık bir ay sonra yine kardeşine yazdığı mektuptan okumak gerekir:

    'Bugün 22 Aralık. Semionovski Alanı'na götürdüler bizi. Orada hepimize ölüm yazgımız okundu, haçı öptürdüler, başlarımızın üzerinde kılıçlar kırdılar ve en son süsümüz yapıldı (beyaz gömlek giydirildi). Sonra aramızdan üç kişiyi kurşuna dizmek üzere öne çıkardılar. Ben altıncıydım, üçer üçer çağırıyorlardı; bu duruma göre ikinci dizideydim ve birkaç dakikalık ömrüm kalmıştı. Seni anımsadım kardeşim, seni ve bütün aileni, son anda kafamda yalnız sen vardın, o zaman seni ne kadar çok sevdiğimi anladım, benim canım kardeşim. Yanımda duran Plasçev'i, Dourov'u kucaklayacak, onlarla helalleşecek zamanı buldum. En sonunda dur borusu çalındı, kazığa bağlanmış olanları geri getirdiler ve bize, Haşmetmaapları'nın cezamızı bağışladıkları okundu.'
    Ve Dostoyevski, Sibirya'da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkûm edilir.
    Dostoyevski'nin Sibirya'ya gönderilmeden önce kardeşine yolladığı bir mektupta, gelecekte kaleme alacağı romanlarının içeriğine ilişkin ipuçları ortaya çıkar.

    Ve örneğin 1868 yılında kaleme aldığı Budala romanının kahramanı Mişkin'in ağzından idama dair değerlendirmelerini okuruz:
    "- Hımm mahkemeler? Gerçekten de mahkemeler var artık. Orada mahkemeler nasıl? Adaletli mi yoksa değil mi?
    - Bilmiyorum. Ama bizimkiler konusunda iyi şeyler söylendiğini duydum. Bir şey daha var, bizde idam cezası yokmuş.
    - Orada idam var mı?
    - Evet. Bunu Fransa?da Lyon?da gördüm. Beni oraya Sneyder götürmüştü.
    - Asıyorlar mı?
    - Hayır. Fransa?da kelle uçuruyorlar.
    - Peki o anda adam bağırıyor mu?
    - Ne demezsin! Bir anlık iş. Adamı giyotin denen uzun bir makineye yerleştiriyorlar; ağır, geniş bir bıçak hızla iniveriyor. Göz açıp kapayıncaya dek kafa yere uçuyor. Hazırlıklar da berbat. Kararın okunması, halkın seyretmeye koşması? Kadınlar bile seyretmeye koşarak geliyor korkunç! Kadınların bakmasından pek hoşlanmıyorlar.
    - Onlara göre değil ki.
    - Elbette! Böyle bir işkence!.. Suçlu, Legros adında akıllı, yürekli, çok güçlü biriydi. İster inanın ister inanmayın ama sehpaya çıkarken yüzü kireç gibi bembeyazdı ve ağlıyordu. Ne korkunç değil mi? Vahşet bu! Korkudan kim ağlamaz ki? Ufak bir çocuğun değil de kırk beş yaşında bir adamın ağlayacağı görmek hiç aklına gelmezdi. O anda ruhu nasıldı kim bilir? Onu ne acılarla kıvrandırmışlardı acaba? İnsan ruhuna nasıl böyle açıkça işkence ediyorlar? Kutsal kitapta ?Öldürmeyeceksin? diye yazar. Öldürdü diye, onu da mı öldürmeli? Hayır, buna izin yok. Bakın, bu olayı göreli bir ay oluyor, ama hala gözlerimin önünde. Beş kez de düşüme girdi bu.

    Prens, konuşurken canlanıyordu. Konuşması sakin olsa bile, solgun yüzüne azıcık renk geldi. Uşak onu ilgiyle dinliyordu. Bu konuşmanın bitmesini istiyormuş gibiydi. Onun da kendi düşleri, düşünceleri vardı belki de?

    - Başı uçarken fazla acı duymaması iyi bir şey değil mi?
    - Farkındasınız, bunu anladınız demek. Herkes sizin gibi düşünmüyor. Bu yüzden giyotin makinesi bulundu. Ancak o anda aklıma bunun daha kötü olduğu düşüncesi gelmişti. Bu size saçma ve gülünç gelebilir ama yine de, biraz düş gücü olan herkesin aklına gelebilir. Örneğin işkenceyi ele alalım. Acılar, yaralar, bedensel ıstıraplar var. Bütün bunlar insanı ruhsal acıdan kurtarır. Ölünceye dek yalnızca yaraları yüzünden acı çeker insan. Oysa en büyük, en güçlü acı, yaranın verdiği değil de, bir saat, on dakika, yarım dakika, hatta o anda ruhunuzun bedenden ayrılacağını, artık insan olmayacağınızı kesinlikle bilmenizdir. En önemlisi, bunun kaçınılmaz oluşudur. Başınızı satırın altına koyup onu başınızın üzerinde hissettiğiniz an, yani saniyenin dörtte biri kadar olan süre, en korkunç andır. Bunların benim düş gücüm olmadığını biliyorsunuz. Herkes aynı şeyi söylüyor buna çok inanıyorum. Size kendi düşüncemi söyleyeyim. Bir insanı cinayet işlediği için idam etmek, suçun kendisiyle kıyaslanmayacak denli büyük bir cezadır. İdam edilmek, bir haydut tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. Bir haydudun öldürdüğü, örneğin gece vakti bir ormanda boğazı kesilen adam son ana kadar kaçabileceği ümidini taşır... Ama idamda, ölümü on kere kolaylaştıran bu son ümit yoktur, kesinlik vardır onda, kesin bir karar vardır ve ondan kaçamayacağımızdan emin olmamız bütün o korkunç işkenceyi doğurur ve bu işkenceden daha büyüğü yoktur yeryüzünde... İnsan tabiatının delirmeden buna dayanabileceğini kim söyleyebilir?"
    Onun için idam ceza değil, bir tür intikamdır.
    İntikam da nefreti doğurur.
    Bir askeri, savaş alanında namlunun karşısına dikin ve ateş edin; asker yine de umudunu yitirmez. Ama aynı askere kesinleşmiş bir karar metnini okutun, çok geçmeden çılgına döner ya da hüngür hüngür ağlar. Buna, aklını yitirmeden katlanacak insanoğlu olduğunu kim savunabilir? Böylesine çirkin, yararsız ve gereksiz bir hakaret neye yarar? Belki dünya üzerinde, kendisine idam kararı okunduktan ve acısıyla baş başa bırakıldıktan sonra, ?git, seni bağışladık!? denen biri vardır. Bu işkenceden İsa bile söz etmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmasına izin verilmemeli!?
    Uşak bunları Prens kadar iyi anlayamazdı ama yine de özünü kavradı."
    Budala romanı; 25, 26 ve 27. sayfalar, oda yayınları

    Dostoyevski'nin de bir dönem sempati duyduğu Dekabrist hareket başarısız olsa da sanat ve edebiyatta demokrat yükselişin itici gücü oldu. Sonraki yıllarda Rus edebiyatının güneşi olan Puşkin'in önderlik ettiği birçok şair ve yazar tarafından estirilen entelektüel bir heyecan tüm ülkeyi saracaktı. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lermontov'un şiirleri, Gogol'ün oyun ve öyküleri, Belinskiy'in edebiyat eleştirileri ile politik ve sosyal konulardaki makaleleri buna örnek sayılabilir.

    Aziz Peter ve Pavel Hisarı Hapishanesi üzerine kısa bilgi
    Hapishane St.Petersburg'un en eski yapısıdır. Büyük Petro 1703 senesinde Neva nehrinin kıyısındaki toprakları geri aldığı zaman, bölgeyi İsveç ordu ve donanmasının olabilecek saldırılarından koruyabilmek için bir kale yapmaya karar verir. Kale 25 Mayıs 1703 senesinde Neva deltasındaki ufak bir ada (Tavşan adası) üzerine kurulmuştur. Bu tarih, aynı zamanda şehrin doğum günü olarak kabul görmüştür. İsveçliler ise, kalenin inşası henüz tamamen bitmeden yenilgiye uğratılmıştır. Bu sebeple, 1721'den itibaren kale şehir garnizonu ve üst düzey politik suçlular için hapishane olarak hizmet etmiştir. Kraliçe Katerina 1770'lerde duvarların tamamını parlak gri renkli granitlerle kaplattı. Katerina, kalenin içerisi korkunç olabilir ama dışarıdan güzel gözükmesinde bir sakınca yoktur diye düşünmüş olabilir.

    Zindanların ilk ziyaretçilerinden biri de Büyük Petro'nun isyancı oğlu Aleksey olmuştur. Daha ileri tarihlerde ise ziyaretçi listesine Dostoyevski, Gorki, Troçki ve Lenin'in ağabeyi Aleksandr gibi ünlüler eklenmiştir. Günümüzde bu zindanlardan bazıları halka açılarak müzeye dönüştürülmüştür.

    Ümit Yıldırım

    Not: Bu yazı http://www.insanokur.org sitesinde de yayımlanmıştır.
  • İncil' deki 7 Kıyamet Mühürü

    Birinci mühürO anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, «Gel!»dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Bu ata binmiş olanın bir yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.
    Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın «Gel!» dediğini işittim. O zaman başka bir at, kızıl bir at çıktı ortaya. Ata binmiş olana, dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verilmişti.
    Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın «Gel!» dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Ata binmiş olanın elinde bir terazi vardı. Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: «Bir ölçek buğday bir dinara. ve üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağı ve şaraba zarar verme!»
    Kuzu dördüncü mührü açınca, «Gel!» diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Ata binmiş olanın adı Ölüm'dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, vebayla ve yeryüzünün vahşi hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.
    Kuzu beşinci mührü açınca, sunağın altında, Tanrı sözü ve sürdürdükleri tanıklık nedeniyle öldürülmüş olanların canlarını gördüm. Yüksek sesle feryat ederek şöyle diyorlardı: «Kutsal ve gerçek olan Efendimiz! Yeryüzünde yaşayanları yargılayıp onlardan kanımızın öcünü almak için daha ne kadar bekleyeceksin?»
    Onların her birine beyaz birer kaftan verildi. Kendileri gibi öldürülecek olan diğer Tanrı kullarının ve kardeşlerinin sayısı tamamlanıncaya dek, kısa bir süre daha beklemeleri istendi.
    Kuzu altıncı mührü açınca, büyük bir deprem olduğunu gördüm. Güneş, keçi kılından yapılmış siyah bir çul gibi karardı. Ay, baştan aşağı kan rengine döndü. İncir ağacı, güçlü bir yel tarafından sarsıldığında nasıl ham incirlerini yere dökerse, gökteki yıldızlar da öylece yeryüzüne düştü. Gökyüzü, dürülen bir tomar gibi ortadan kalktı. Her dağ ve her ada, yerinden sökülüp alındı. Dünyanın kralları, büyükleri, komutanları, zenginleri, güçlüleri, bütün köleleri ve özgür kişileri, mağaralarda ve dağların kayaları arasında gizlendiler. Dağlara ve kayalara seslenip dediler ki, «Üzerimize düşün! Taht üzerinde oturanın yüzünden ve Kuzu'nun gazabından saklayın bizi! Çünkü Onların gazabının büyük günü geldi, buna kim dayanabilir?»

    Yedinci mühür ve altın buhurdan
    Kuzu yedinci mührü açınca, gökte yarım saat kadar bir sessizlik oldu. Tanrı'nın önünde duran yedi meleği gördüm. Onlara yedi borazan verildi.
    Altın bir buhurdan taşıyan başka bir melek gelip sunağın önünde durdu. Tahtın önündeki altın sunakta tüm kutsalların dualarıyla birlikte sunmak üzere kendisine çok miktarda buhur verildi. Kutsalların dualarıyla buhurun dumanı, Tanrı'nın önünde meleğinelinden yükseldi. 5Melek, buhurdanı aldı, sunağın ateşiyle doldurup yeryüzüne attı. O zaman gök gürlemeleri ve uğultular işitildi, şimşekler çaktı ve yer sarsıldı.

    Yedi borazan
    Yedi melek, ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı.
    Birinci melek borazanını çaldı. Kanla karışık dolu ve ateş oluştu ve yeryüzüne yağdı. Yerin üçte biri, ağaçların üçte biri ve bütün yeşil otlar yandı.
    İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. Denizdeki canlı yaratıkların üçte biri öldü ve gemilerin üçte biri yok oldu.
    Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten, meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. Bu yıldızın adı Pelin'dir. Suların üçte biri pelin[c] gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü.
    Dördüncü melek borazanını çaldı. Güneşin üçte biri, ayın üçte biri ve yıldızların üçte biri vuruldu. Sonuç olarak ışıklarının üçte biri söndü, gündüzün de gecenin de üçte biri ışıksız kaldı.
    Sonra baktım, göğün ortasında uçan bir kartalın yüksek sesle şöyle dediğini işittim: «Borazanlarını çalacak olan diğer üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!»

    Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere inen kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara, yeryüzünün akreplerindeki güce benzer bir güç verilmişti. Çekirgelere, yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı'nın mührü bulunmayan insanlara ıstırap vermeleri buyruldu. Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence, bir akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan hep kaçacak.
    Çekirgelerin görünüşü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu. Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri ise insan yüzleri gibiydi. Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. Demirden yapılmış zırhlara benzeyen göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi, savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu. Akreplerinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay ıstırap verecek bir güce sahiptiler. Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice adı Abadon, Grekçe adı ise Apolyon'dur.[ç]
    Birinci `vay' geçti, işte bundan sonra iki `vay' daha geliyor.
    Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrı'nın önündeki altın sunağın dört boynuzundan bir ses işittim. Ses, elinde borazan olan altıncı meleğe, «Büyük Fırat nehrinin yanında bağlı duran dört meleği çöz» dedi. Tam o saat, o gün, o ay ve o yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü. Bunların atlı ordularının sayısı iki yüz milyondu, sayılarını duydum. " 17 " görümümde atları ve atlara binmiş olanları gördüm. Atlılar, ateş, gök yakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmıştı. Atların başları, aslan başına benziyordu. Ağızlarındanateş, duman ve kükürt fışkırıyordu. İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılana benzeyen kuyruklarının başları vardır ve bunlarla ıstırap verirler.
    Geriye kalan insanlar, yani bu belalardan ölmemiş olanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlardan dönüp tövbe etmediler. Cinlere ve göremeyen, işitemeyen ve yürüyemeyen altın, gümüş, tunç, taş ve tahta putlara tapmaktan vazgeçmediler. Adam öldürmekten, büyü yapmaktan, cinsel ahlaksızlık ve hırsızlıklarından da tövbe etmediler.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Dikkat spoiler içerir!
    Sait Faik, benim okurken kendimi mutlu hissettiğim hayatın kendisini ya da şöyle ifade etmem gerekirse hayatta yaşanan çoğu durumun habercisi olarak görüyorum onun kitaplarını.

    Sait Faik'tan okuduğum ikinci kitap. Bu kitabında da olduğu gibi Adalarda seyahat edip balıkçılarla birlikte balık tutuyoruz. Bana göre bir yazarı anlamak için ilk başta hayatını daha sonra ise onun eserlerini okumak olduğunu düşünenlerdenim.

    Mahalle Kahvesi adlı eserinde, esnaf, işsiz olan dertli insanları, toplumun acı çeken insanlarını anlatıyor. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfetmek ister. Bununda ancak öykü yazarak yapabileceğini keşfettiğinde kalemi ve kağıdıyla yollara düşer. O insanların öyküsünü yazdığında kendini mutlu hissetmeye başlar. Onun da dediği gibi "Bir insanı sevmekle başlar her şey."

    Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

    Mahalle Kahvesi adlı eseri 22 öykü ve en sonunda da Orhan Veli Kanık'ın onun için yazdığı denemeden oluşur. Gelelim birlikte bu öyküleri ve denemeyi inceleyelim.

    İlk öykümüz Mahalle Kahvesi. Kış mevsimini yaşandığı bir günde yaz mevsiminde de sık sık uğradığı bahçeli mahalle kahvesine gitmesiyle başlar öykü. Daha sonra da orada yaşanan durumu anlatır. Mahalleli tarafından dışlanan babasının evlatlıktan reddettiği biri gelir kahveye. Üstü başı yırtık. Kız kardeşini de kötü yola düşürmüştür. Babasının öleceğini duyunca gelmiştir kahveye.

    İkinci öykümüz Plajdaki Ayna. Yazarın plajdaki aynayı neden kırdığını anlatır bu öyküde. Fakat bazen insanlar da sebepsizce bir şeyler yapabilir değil mi ?

    "Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekala bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur."

    Üçüncü öykümüz Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal. Sinema kapısının önünde gördüğü uyuz çocukla ilgi hayaller kurar. Ona para verebilirler, uyuz merhemi sürüp tekrardan sokağa atabilirler ya da hiçbir şey yapmadan bakabilirler. Yalnızca hayal.

    "Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum. "

    "Şu sinemaya akın akın girenlerin içinde eczacılar, doktorlar, iyi insanlar, merhametliler olacağını düşündüm: Bir aralık ben de uyuza tutulduğum için bilirim.
    Elli kuruşluk bir kükürtlü ilacın yarısı; tamamdı...
    Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse..."

    "-Sen o parayı verebilirdin, diyor.
    İşte bütün mesele burada:Ben sinemaya gideceğime ona bu parayı verebilirdim. Şimdi ben de herkes gibi düşünmeye başlıyorum:
    "O parayı ben versem, o yerdi. O, uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi. Hiç düşürülmediğini sandığı -sahiden İstanbul sokakları aransa kaç düşmüş çeyrek bulunur?- çeyrekler eline düşüyordu. Uyuzun da zararı yoktu. Yalnız yatabildiği, bir yere sığındığı akşamlar, oh, ne güzel kaşınıyordu!"
    Ben bunu yapamazdım. Altmış beş kuruşu çocuğa veremezdim.: Bu sinemaya verdiğim paranın, bir insanı muhakkak surette bu iğrenç hastalıktan kurtarmak pahasına beni eğlendireceğini bildiğim halde...
    Ben de mücrimim, herkes gibi..
    Ama, uyuzdan kurtulmak için insanın bir kat daha çamaşırı olması lazım! Ama bir evi, bir anası olması lazım! ama bir su dökünecek yeri olması lazım!..
    Altmış beş kuruşu vermemek için daha ne bahaneler bulacağım?.. Bu akaşamı kendime zehir etmemek için daha neler bulacağım, yarabbim!.."


    "Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor.."
    "Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum. "

    Dördüncü öykümüz Dört Zait. Dört zait kan tahlilinde frengi işaretidir. Sait Faik yolda giderken sigara yakmak istediğinizde çakmak istediğiniz tiplerden biridir.

    "Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için... Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların."

    "Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır."

    Vapur beklediği sırada ya da vapuru kaçırmak için beklediği sırada karşısında gençken oturan adamın elindeki kağıda anlamaz gözlerle baktığı gördü.

    "Ama bir ara aklıma, o kağıttan anlayacak bir mühim adam diye seçilmek ihtimali geldi. Ne yalan söyleyeyim, bu fikir bana gelir gelmez, hayır kendimi mühim gördüm diye değil, ama malum bir şekilde seçilmek hoşuma mı gitti nedir? Adama bir parçacık baktım. Zaten o da beni seçmişti. Burasını istersen sana kendimi beğendirmek için söylediğimi san..."

    Adam yeni bir işe girecekmiş bu yüzden kan tahlili yaptırmış. Ancak sonuçların yazıldığı kağıtta neler yazdığını anlamamış. İş yerine götürsün mü götürmesin mi onu soracakmış.

    "Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki.. Kağıda beraberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme..
    Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
    Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim."

    Beşinci öykümüz Hallaç. Yaşlı bir hallaçıyı anlatıyor hikaye. Bir gün o çevik adam gemide işini yaparken kalp krizi geçiriyor. İki oğlu da babası için tüm paralarını motora verirler.

    "Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor."

    Altıncı öykümüz Baba-Oğul. Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu bir türlü okumuyor. Diğeri de doktor olmuş yani büyük adam dediklerinden. Fakat babasını tanımamış. İşte o babaya mahalle çocuğu olan gazeteci oğlu bakıyormuş. Babası da öbür oğlu için "Doktor oldu ama, adam olamadı." demiş.

    "Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyfendi, insanın bazen abuk sabuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
    -Adam olan bu, beybaba, dedim."

    Yedinci öykü ise Karanfiller ve Domates Suyu. İşlenmemiş toprakların olduğu balta girmemiş ormanlık alanın işe yaraması için tırnaklarıyla kazıyan Kör Mustafa'nın hikayesi..

    "Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki.. Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak mecburiyetindeydi."

    "Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler."

    "Gözümde, milyonu olsa da, kalp parayla metelik etmez."

    "Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum."

    Sekizinci öykümüz Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?. Kahvede otururken yaşlı bir adam gözüne çarpıyor. Her gün aynı saatlerde geliyor o da o saatlerde gidiyor kahveden. Bir gün tespihini kaybeden yaşlı adam yazarı suçlayan bakışlar atıyor o da suçluymuş gibi davranıyor. Neden yaptığını da bilmeyerek.

    "Zavallı ihtiyara hem acıyorum, hem de gözünün içine, tespihini ben çalmışım da hiç utanmazmışım gibi bakıyorum. Çok fena bir hareket biliyorum. Biliyorum ama elimde değil. Bende bu hali uyandıran odur. Bütün bunlardan sonra yaptıklarıma pişman olsam biraz olsun üzülsem ya, hayır!..Kahveyi geçtikten sonra için için, bazen başımı iki tarafa sallayarak açıktan açığa, bir gören olsa deli midir nedir diyecek şekilde gülmeme ne dersiniz?"

    Dokuzuncu öykü Bir Sarhoşluk. sarhoşken birisini takip etmesiyle başlıyor yoksa sarhoşluktan mu ? Ama yürüyünce o da yürüyor durunca o da duruyordu.

    Onuncu öykü Kınalıada'da Bir Ev. Sevdiği kız Kınalıada'da yaşıyor. Fakat o hiç oraya gitmemiş. Hayalinde sevdiği kızın evini canlandırıyor bu hikayede.

    "Bahçede bir de çıkrıklı kuyu olacak. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görür, ben de severim. Böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüm sanmayın. Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri."

    "Evler mi? Diye sormayın. Evet, evler… Bunları bildiğim hâlde eskiden merak ettiğim Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atıyorum. Çünkü orada bayıldığım bir kız oturuyor."

    "İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince (…) İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de(…)"

    On birinci öykü Süt. Yazar bir sütçü dükkanına girdiğinde o eski hayatına yeni bir hayat ekleyeceğini düşünür. fakat dükkandan dışarı çıktığında onu eski hayatının ruhları beklemektedir.

    On ikinci öykü Gramofon ve Yazı Makinesi. Bu öyküde bu iki nesnenin kendisi için önemini anıları ile anlatmıştır.

    "Matbaa nedir ki? Yalanların , dolanların , santajların , hırsızlıkların , kötülüklerin, bayağılıkların aleti. İstediği kadar saatte binler , on binler çıkarıyorum desin. İstediği kadar kesip biçip atsın. Kendini bir şey şansın. Her zaman kötülerin , bayağıların eline ve kucağına atılmaya hazır bir histerik kadından başka bir şey değildir."

    "Gramafon basli başına ,kendi namına bir medeni adamın zevk aletidır. Kimselere zararı yoktur. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına baş eğen, onun zevkini düşünen bir alettir."

    On üçüncü öykü Barometre. İki gündür sabahları sis değil ancak bulut da olmayan karanlık şehri bastırıyordu. Barometrede de durmadan düşüyordu. işte böyle bir günde biri Çavuş biri de ihtiyar Rum meyhaneci ile karşılaşır. Vitrindeki mankene bakarlar.

    On dördüncü öykü İzmir'e. yaşlı kadın tavşanlarını satarak İzmir'e gidecek bilet parası bulmaya çalışır. İzmir'de torunları vardır. Bu da yazarımızın dikkatini çeker. daha sonra yürürken de canlı ve cansız kuzu satan birini görür. Acaba o da mı İzmir'e gidecektir?

    "Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!"

    "Balonlarına hiç iğne batırılmayan insanlar da yaşıyor.
    İşte, bütün balonlarına iğne batırılmış bir baloncu gözüyle sokaklardayım. Dün kendini beğenmiş sevgilimden, gece bir hiç için beni kıran arkadaşımdan, biraz önce evimden, akşamleyin cesareti, nikbinliği, aşkı, sabaha karşı bin türlü olmaz fikir, his, şaçma, delilik nöbetlerini kanımda uyuşuk uyuşuk döndüren içkiden, evin kapısından çıkar çıkmaz kendimden tiksinerek sokaklardayım."

    "Balzac: ‘’Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar’’ der."

    "Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük *r*spulara, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude."

    On beşinci öykü Kış Akşamı, Maşa ve sandalye. Bu hikayede kış akşamı maşa ve insan bekleyen sandalyenin öyküsünü okuyoruz.

    "İnsan bekleyen sandalyeyi masanın altına sürdüm. Sonra mangalın üstünde el bekleyen talihsiz maşayı külden çıkardım; mangalın kenarına yatırdım. Kar da, rüzgar da durmuştu. Köyün içinde ses seda yoktu. Gökyüzü kapkaranlıktı. Orada uzun, bitmez tükenmez bir kış gecesi durmuş dinleniyor, yeniden kar topluyordu. Önce pencereyi, sonra ağzımı açtım; kış gecesine sunturlu bir küfür, Kumkapılı bir Ermeni balıkçı küfrü salladım."

    On altıncı öykü Bir Bahçe. İstanbul'da kaldığı bir otelin hayran olduğu bahçesini anlatır bu öyküsünde.

    "Bir şehirde senelerce oturulur.Bıkılır.Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır.Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz."

    On yedinci öykü ise Bir İlkbahar Hikayesi. yazar çocukken İç Anadolu Bölgesi'nde bahar aylarında yaşadığı bir anıyı anlatır.

    "Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara göre bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir ylancı ilkbahardır. Ben bçyle bir yalanvı ilkbaharın hikayesini yazıyorum."


    Yazar, ve ailesi, evin reisi babanın tayini dolayısıyla bir yaz sonu Anadolu'nun bir şehrine gelirler ve burada son derece sert ve uzun bir kış geçirirler. Bir sabah 'kırkikindi yağmurları'yla bütün karlar erir ve 'yalancı ilkbahar' gelir. Hastalanan yazar, kış mevsimi boyunca evin içinden dışarı çıkamadığı gibi neredeyse yatağa bağlıdır.Bir sabah, odasının içinden 'parlak bir kuş' geçtiğini görür. Dikkatle baktığında bunun aslında bir kuş değil, dışarıdan tutulan bir 'aynanın ışığı' olduğunu fark eder. Pencereye koşup baktığında ise; aynayı tutanın 16-17 yaşlarındaki komşularının kızı olduğunu görür. Ertesi gün, kendisi de aynı şekilde cevap verir ve bu durum 'masum bir aşk oyunu' halinde devam eder. Ancak, çok geçmeden babasının tayini başka bir yere çıkar. Eşyalar bir 'yaylı'ya yüklenir ve şehirden ayrılmak zorunda kalırlar. Yolda ağaçların arasından sızan güneşi gören yazar, geride bıraktığı sevgisini/sevgilisini hatırlar ve doyasıya ağlar.

    "İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
    Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."

    On sekizinci öykü Sakarya Balıkçısı. Eskiden Sakarya'da balıkçılık meslek değilmiş. Bir gün Muharrem o köyde balıkçılık yapmaya başlamış. İşte onun hikayesini okuyoruz.

    "Oklama, cılpık, hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. o zaman balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de de bu kılçıklarda gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımız dudaklarımıza götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur."

    On dokuzuncu öykü Kestaneci Dostum. Yaşından küçük görünen Ahmet'in anası ölünce Salim Usta'nın yanında çıraklık yapmış. Daha sonra da askere gitmiş fakat ufak tefek ve yaşını da bilmiyormuş. Nüfus cüzdanında 24 yaşında olduğunu duyunca şaşırmış. Salim Usta'yı bulamayınca o da bir gün yolda kestaneci görmüş ve kestaneci olmaya karar vermiş. Tabi kestanelerini yerlere atıp ekmek teknesi mahvolana kadar. Yıllar sonra yazar onu tekrardan gördüğünde tutuklanmış adliyeye doğru gidiyormuş. Eroin işi yüzünden.

    Yirminci öykü Söylendim Durdum. Şehrin iğrençliğinden, hayatın adilsizliğinden bahseder durur. yazarak rahatlar.

    " Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?"

    Yirmi birinci öykü Ermeni Balıkçı ile Topal Martı. Bu öyküde ise bu iki karakterin arkadaşlığını okuyoruz. Martı öldüğünde Ermeni Balıkçı yakasına siyah matem takar. İnsanlık bazen içimizde var.

    Ve son öykü de Sinağrit Baba'dır. Bu seferki kahramanımız bir balık. Kimin ağına takılacağını seçmek ister. Doğru kişinin ağına gitmek ister. Fakat dikkatsizlik onu hiç ummadığı bir ağın içinde bulur kendini.

    Orhan Veli Kanık'ın Sait faik için yazdığı yazıyı okurken duygulandım. Bir kişi hakkında yazılarda en sevdiğim yazılar o kişiyi tanıyanların yazdıkları oluyor. tıpkı bu yazı gibi.

    "Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.
    Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden,mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."
  • (COK UZUN VE KİTAPTA HERBİR SÖZÜN DÜŞÜNÜLESİ EN NAİF BÖLÜMÜ)

    “ Momo, şimdi o büyük salonun içindeydi. Burası en büyük kiliseden daha görkemli, en büyük istasyonların salonlarından bile daha genişti. Güçlü sütunların üzerinde yükselen tavan neredeyse görünmüyordu. Etrafta hiç pencere yoktu. Kocaman salonu aydınlatan altın renkli ışık çevrede yanan sayısız mumdan kaynaklanıyordu. Mumların alevleri öyle hareketsizdiler ki sanki parlak boyalarla çizilmişlerdi ve ışık vermek için balmumuna hiç ihtiyaçları yokmuş gibiydi.

    Bin bir çeşit çınlama, tık-tık ve din-dan sesleri, boy boy dizilmiş sayılamayacak kadar çeşit-çeşit saatten geliyordu. Bu saatler uzun masaların üzerinde, camlı vitrinlerin içinde, yıldızlı konsolların üstünde ve duvarlardaki raflarda sıralanmışlardı.Aralarında minicik kıymetli taşlarla süslü kol ve cep saatleri,çalar saatler, kum saatleri, üzerlerinde oyuncakların döndüğü kurgulu saatler, güneş saatleri, tahtadan, taştan, ya da camdan yapılmış çeşit çeşit saat ve akan bir suyun şırıltısı ile çalışan saatler göze çarpıyordu.

    Duvarlarda guguklu saatlerin her türlüsü asılıydı. Duvarlara dayalı duran dolaplı ve sarkaçlı saatlerin bir bölümü ağır bir tempoyla dan-dan-dan diye, bir bölümü daha hızlı bir tempoyla din-dan, din-dan diye işliyordu. Döner merdivenle çıkılan ve salonun çevresini tamamen kaplayan bir asma kat vardı, bunun da üzerinde aynı şekilde balkon gibi asma katlar birbirlerine döner merdivenlerle bağlanmış olarak göz alabildiğince sıralanmıştı.. Buralar da hep saatlerle doluydu. Dünyanın her yerinde saatin kaç olduğunu gösteren küre saatler, çevrelerinde, güneşin ayın ve gezegenlerin dolandığı saatler. Salonun ortasındaysa kelimenin tam anlamıyla bir saat ormanı yükseliyordu.Evlerde kullanılan küçük ve orta boy ayaklı saatlerden kule saatlerine kadar her boydan saat vardı. Salonu sonu gelmeyen bir tıkırtı ve çınlama sesi doldurmaktaydı, çünkü, saatlerin her biri ayrı bir zamanı gösteriyordu.Ama çıkan ses hiç rahatsız edici değildi. Aksine, yazın bir ormanda kuşların ve böceklerin çıkardığı vızıltılıyı ve tatlı tatlı esen bir rüzgarın salladığı ağaçların yapraklarından çıkan hışırtıyı andırıyordu.

    Momo, etrafa göz gezdirirek dolaşıyordu. Şimdi tam önünde oldukça süslü bir saat vardı. Üzerinde küçük bir erkek ve bir kadın dans eder gibi el ele tutuşmuş duruyorlardı. Momo, acaba hareket ederler mi diye parmağını uzatıp dokununca çok yumuşak bir ses duydu: "Ah, döndün mü Kassiopeia? Küçük Momo'yu bana getirmedin mi yoksa?”

    Momo arkasına döndüğünde dolaplı saatlerin oluşturduğu bir koridorda gümüş gibi beyaz saçlı, ufak tefek ve yaşlı bir adam gördü. Adam, yerde duran kaplumbağanın üzerine doğru eğilmişti. Üstünde sırma işlemeli uzun bir ceket, dize kadar gelen ipekten mavi bir pantolonla dize kadar uzanan beyaz çoraplar vardı ve üstleri kocaman altın tokalı ayakkabılar giymişti. Ceketinin altından göründüğü kadarıyla gömleğinin boyun ve kol ağızlarında dantel işlemeler vardı; gümüş renkli saçlarını da ensesinde küçük bir örgü yapıp bir kurdeleyle bağlamıştı. Momo, böyle bir kıyafeti daha önce hiç görmemişti ama ondan daha bilgili biri bunun iki yüz yıl önce moda olan bir giysi biçimi olduğunu hemen anlardı.

    “ Ne diyorsun?” yaşlı adam, kaplumbağaya eğilmiş olarak konuşuyordu: “Geldi demek? Nerede öyleyse?” Tıpkı yaşlı Beppo’ nunki gibi küçük bir gözlük çıkardı, yalnız bu gözlük altından yapılmıştı. Gözlüğü taktı ve çevresine bakındı. "Buradayım!“ diye seslendi Momo. Yaşlı adam, ellerini ona doğru uzatarak içten bir gülüşle yaklaşmaya başladı. Kendisine doğru adım adım yaklaşırken Momo onun her adımda biraz daha gençleştiğini fark etti. Sonunda, önünde durup da ellerini tuttuğunda Momo’ dan daha büyük görünmüyordu. "Hoş geldin” dedi sevinçle. "Hiçbir Yerde evine hoş geldin. Şimdi izin verirsen küçük Momo, sana kendimi tanıtayım. Ben Hora Ustayım, Secundus Minutius Hora.“

    "Sahiden beni bekliyor muydun?” diye şaşkınlıkla sordu Momo.“

    ’‘Elbette bekliyordum! Seni getirmesi için kaplumbağam Kassiopeia'yı ben kendim gönderdim.” Yelek cebinden elmaslarla süslü bir saat çıkarıp kapağını açtı. “Üstelik de tam zamanında geldin” diyerek saati çocuğa doğru uzattı.

    Momo, kadranın üzerinde ne bir sayı ne de gösterge görebildi. Yalnızca,birbiri üzerinde duran ve ters yönlerde dönen iki küçük zarif helezon vardı. Çizgilerin kesiştiği yerlerde ise ara sıra minik bir parıltı yanıp sönüyordu. “ Bu” dedi Hora Usta, “ yıldız zamanını gösteren bir saattir. Ender olarak rastlanan yıldız zamanını gösterir. İşte şimdi böyle bir zaman başladı.”

    “Yıldız zamanı ne demek?” diye sordu Momo.

    “Dünyada zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır. ” dedi Hora Usta. “ Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey, yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alırlar. Ne daha öncesinde ne de daha sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez. Ama ne yazık ki, insanlar bundan yararlanmasını bilmiyorlar ve yıldız zamanları belirsizce kayıp gidiyor. Ama bunu bilen biri oldu muydu, dünyada çok büyük olaylar olur.”

    "Belki de’’ dedi Momo, “bunun için böyle bir saat gereklidir” .

    Hora Usta gülerek başını salladı. “Saatin kimseye yararı olmaz.Onu okumasını bilmeli” . Saatini kapatıp cebine koydu. Momo’nun kendisini biraz şaşkınlıkla süzdüğünü görünce, o da kendi üstüne başına baktı ve alnını kırıştırarak, “Ooo, sanırım ben biraz geri kaldım. Şey, yani moda anlamında demek istiyorum. Ne dikkatsizlik! Hemen düzeltmeliyim.” dedi. Parmağını şıklattı ve bir anda üzerinde dik, kolalı yakalı bir gömlek ve redingotla göründü.

    “Böyle daha iyi mi?” diye sordu. Fakat Momo'nun hâlâ aynı şaşkınlıkla baktığını görünce, “Değil elbette! Aklım nerede benim?” diye söylenerek bir daha parmak şıklattı. Şimdi de değil Momo’ nun , belki hiç kimsenin görmediği, yüz yıl öncesinin modasına uygun bir kılığa girmişti. "Bu da mı olmadı?“ dedi Momo'ya bakarak. "Yıldızlar aşkına, uygun olanı bulmalıyım! Bir daha deneyelim”

    Bir şıklatma daha ve şimdi çocuğun önünde, günümüzde sokakta gördüğümüz kişilerinkine benzer bir giysi içinde duruyordu. “Şimdi doğru oldu, değil mi?” diye konuştu, Momo’ ya göz kırparak. “Umarım seni korkutmadım Momo. Sadece küçük bir şaka yapmak istedim. Ama sevgili kızım, önce seni sofraya davet edebilir miyim? Kahvatı hazır! Uzun bir yoldan geldin, umarım beğenirsin.” Momo'yu elinden tuttu ve saat ormanı boyunca yürüdü. Kaplumbağa geriden onları izliyordu. Dolaplı saatlerin arasından kıvrılarak ilerlediler ve sonunda bu dolapların arka duvarlarıyla çevrili bir odacığa geldiler. Bir köşede süslü ayaklı bir masa, bir divan ve buna uygun minderli koltuklar vardı. Burası da mumlardan gelen hareketsiz ve altın rengi ışıklarla aydınlanmıştı. Masanın üzerinde büyük bir altın güğüm, iki altın tabak, çatal,kaşık ve bıçak bulunuyordu. Bir sepet içinde taze kızarmış,çıtır çıtır sandviçler, bir kâsede altın renkli bir tereyağı ve başka bir kâsede sıvı altın gibi duran bal vardı. Hora Usta, geniş karınlı güğümden iki fincana da, sıcak çikolata döktü ve eli ile zarif bir çağrı işareti yaparak masayı gösterdi, “Lütfen, küçük misafirim, buyurunuz!”

    Momo ikinci defa söyletmeden masaya yanaştı. Çikolatanın içilebilir bir şekli olduğunu hiç bilmiyordu. Hele üzerine tereyağı ve bal sürülmüş sandviç ise hiç tatmadığı bir şeydi. Burada yedikleri kadar lezzetli bir şey yediğini hatırlamıyordu. Bu yüzden de, hiçbir şey düşünmeden yiyip içmeye koyuldu. Bütün gece gözünü kırpmadığı halde yedikçe dinlenip dinçleştiğini hissediyordu. Ne kadar yavaş yerse, o kadar çok tat alacağını ve bu şekilde günlerce yemek yese bile usanmayacağını düşünüyordu. Hora Usta, onu sevgi ile seyrediyor ve konuşarak rahatsız etmekten kaçınıyordu. Misafirinin yılların birikimi olan açlığını doyurduğunun farkındaydı. Ve belki de, bu sebeple ona bakarken, yavaş yavaş yeniden yaşlı bir adam haline dönüştü. Momo'nun bıçağı pek rahat tutamadığını gördüğündeyse, dilimleri kendi sürüp onun tabağına bırakmaya başladı. Kendisi pek bir şey yemiyor ve yalnızca ona arkadaşlık etmek için masada oturuyordu. Momo, sonunda doyduğunu anladı. Bardağında kalan çikolatayı içip bitirirken, gözlerini kaldırıp altın kupanın üst tarafından bakarak ev sahibinin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu kestirmeye çalıştı. Sıradan biri olmadığı belliydi ama, şimdilik adından başka bir şey öğrenememişti.

    “Neden kaplumbağayı gönderip beni çağırttın?” diye sordu fincanını masaya bırakırken.

    “Seni duman adamlardan korumak için” diye ciddi bir sesle konuştu Hora Usta. “Her yerde seni arıyorlar. Ama burada emniyette olabilirsin.”

    “Bana bir şey mi yapmak istiyorlar?” diye korkuyla sordu Momo.

    “Evet, çocuğum.” dedi Hora Usta, “öyle diyebiliriz.”

    “Ama niçin?”

    “Senden korktukları için. Onlara yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptın.”

    “Ben onlara hiçbir şey yapmadım ki” dedi Momo.

    “Yaptın. İçlerinden birinin kendisini ele vermesine sebep oldun. Sonra da bunu arkadaşlarına anlattın. Hatta duman adamlar hakkındaki gerçeği herkese anlatmaya çalıştınız. Seni can düşmanı bellemeleri için bu yetmez mi?”

    “Fakat biz kentin ortasından yürüyüp geldik. ” diye belirtti Momo. “ Eğer beni arasalardı kolayca yakalarlardı. Üstelik kaplumbağayla birlikte çok yavaş yürüyorduk.”

    Hora Usta, ayakları dibinde duran kaplumbağayı kucağına alarak, çenesinin altını okşadı; “Sen ne dersin Kassiopeia?” diye gülerek sordu. “Sizi yakalayabilirler miydi?” Kaplumbağanın sırtında şu harfler belirdi: “ASLA!” harfler öyle bir titreşiyorlardı ki, sanki neşeyle gülüp kıkırdıyor gibiydiler. “Kassiopeia” diye açıkladı Hora Usta, “ geleceği bilir biraz. Öyle pek uzak bir geleceği değil ama, yarım saat kadar sonra olacakları önceden sezebilir.” "TAM OLARAK!“ sözcükleri belirdi kaplumbağanın sırtında. "Özür dilerim” diye düzeltti Hora Usta. “Tam yarım saat önce. Evet yarım saat önceden ne olacağını bildiğine göre, duman adamların ne zaman nerede olacaklarını da biliyor ve ona göre yol değiştiriyordu.” “Haa” dedi Momo şaşırarak, “yani onların nerede olduğunu bildiği için öyle dolaştık durduk demek. Amma kolay iş! ”

    "Hayır, bu o kadar da kolay değil" dedi Hora Usta, “çünkü ne olacağını bilir ama, olacakları değiştiremez. Eğer duman adamlarla bir yerde gerçekten karşılaşmanız gerekseydi, karşılaşırdınız kassiopeia bunu değiştiremezdi.”

    “Anlamıyorum” dedi Momo, biraz hayal kırıklığına uğramıştı. "o zaman bir şeyi önceden bilmenin hiçbir faydası yok!“

    "Bazen var!” diye cevap verdi Hora Usta. “örneğin senin durumunda şu veya bu yoldan gidince duman adamlarla karşılaşmayacağınızı biliyordu. Bunun bir değeri yok mu sence?”

    Momo sustu. Kafası karmakarışık olmuştu

    “Şimdi gelelim sana ve arkadaşlarına” diye yeniden konuşmaya başladı Hora Usta. “Biraz kompliman yapayım. Doğrusu pankartlarınız ve üzerlerindeki yazılar beni çok etkiledi.”

    "Onları okudun mu?“ diye sevindi Momo. "Hepsini” diye karşılık verdi Hora Usta, “kelimesi kelimesine!”

    “Ne yazık” dedi Momo, “başka hiç kimse okumadı galiba!”. Hora Usta üzüntüyle başını salladı: “Evet, ne yazık ki, duman adamlar bunu başardılar.”

    “Onları iyi tanır mısın?” diye sordu Momo.

    Hora Usta başıyla evet derken derin bir iç geçirdi: “Ben onları tanırım, onlar da beni.”

    Momo, bu cevaba ne anlam vereceğini bilemedi. "Onları sık sık görür müsün?“

    "Hayır, hiç görmem. Ben, Hiçbir Yerde Evinden dışarı çıkmam.”

    “Ama duman adamlar… Yani onlar mı sana gelirler?” Hora Usta gülümsedi: “Korkma küçük Momo, onlar buraya giremezler. Hiçbir Zaman Sokağını öğrenmiş olsalar bile. Zaten burayı bilmezler.”

    Momo biraz düşündü. Hora Usta’ nın açıklamaları onu yatıştırmıştı; ama onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu.

    “Sen bütün bunları nereden biliyorsun” diye sorguya başladı. “Yani bizim pankartları, duman adamları falan?”

    “Ben onları devamlı gözetlerim” diye açıkladı Hora Usta. “Onlarla ilgili her şeyi… Seni ve arkadaşlarını da onun için gözetledim”

    “Ama evden hiç dışarı çıkmıyorsun.”

    “Buna gerek yok ki” diye karşılık veren Hora Usta, yeniden gençleşmeye başladı. “benim her şeyi gören bir gözlüğüm var.” Küçük altın gözlüğünü eline alıp, Momo’ ya uzattı. “Bakmak ister misin?”

    Momo, gözlüğü taktı, gözlerini kıstı, sonra da açtı:

    “Ben bir şey göremiyorum” dedi. Çünkü gözlerinin önünde birtakım renkler, ışıklar, gölgeler karmakarışık oynaşıyor ve başını döndürüyordu

    “Evet” diyen Hora Usta'nın sesini duydu: “başlangıçta öyle gelir. Her şeyi gören gözlükle bakmak kolay değildir ama şimdi alışırsın.”

    Ayağa kalktı, Momo’ nun arkasına geçti, ellerini Momo'nun burnunun üzerinde duran gözlüğün saplarına koydu. Görüntü hemen düzeldi. Momo, önce üç arabayla onları izlemiş olan duman adamlar grubunu gördü. O garip ışıklı sokağın başındaydılar. Arabalarını geri çekmeye çalışıyorlardı. Sonra daha uzaklara baktı. Kentin sokaklarında başka gruplar da vardı. Birbirleriyle tartışıyor ve sanki bir yere haber ulaştırmaya çalışıyorlardı.

    “Seni konuşuyorlar.” diye açıkladı Hora Usta. Ellerinden nasıl kurtulduğunu anlayamıyorlar"

    “Neden yüzlerinin rengi öyle kül gibi soluk?” diye sordu Momo, bakmaya devam ederken.

    “Varlıklarını ölü bir şeyden kazandıkları için” diye karşılık verdi Hora Usta. “Biliyorsun, onlar varlıklarını, insanların ömrünü tüketerek sürdürüyorlar. Fakat zaman, gerçek sahiplerinden alınınca ölüyor. Her insanın kendisine ait belli bir zamanı vardır. Ve bu zaman da yalnızca onda kaldıkça canlıdır, yaşar.”

    “Öyleyse bu duman adamlar insan değiller mi?”

    “Hayır, sadece insan şeklinde görünüyorlar.”

    “O halde ne bunlar?”

    “Aslında birer hiç!”

    “Nereden gelmişler?”

    “İnsanlar onların oluşmasına olanak tanıdıkları için var oldular. Bu da yetmedi. Şimdi insanlar onların kendilerine hükmetmesine de olanak sağlıyorlar.”

    “Peki, zamanı çalamazlarsa ne olur?”

    “Geldikleri gibi, hiç olup giderler.”

    Hora Usta gözlüğü aldı ve cebine koydu. “Ama ne yazık ki” dedi biraz durduktan sonra, “insanlar arasında çok yardımcıları var. Kötü olan da bu"

    ” ben’’ dedi Momo, kararlı bi sesle, “ zamanımı kimseye kaptırmam!”

    “ Umarım” dedi Hora Usta ve ardından ekledi, "gel Momo, sana koleksiyonumu göstereyim"

    Şimdi yeniden yaşlı bir dede olmuştu.Momo'yu elinden tutarak büyük salona çıkardı. Orada ona çeşitli saatlerin nasıl çalıştığını, gezegenlerin dönüşünü, oyuncaklı saatlerin marifetlerini bir bir gösterdi. Momo'nun yüzünde, gördüğü yeniliklerin yarattığı sevinci fark ettikçe Hora Usta yeniden gençleşiyordu. "Bilmece sormayı sever misin?“ diye söz arasında sordu Momo’ ya birlikte dolaşırlarken.

    "Aa, evet. Çok severim!” dedi Momo. “Bir tane sorar mısın?”

    “Peki” diye ona gülerek baktı Hora Usta, “ama bu çok zor. Çok az kişi çözebilir.” “Daha iyi” dedi Momo. “Ben de onu öğrenir, sonra da arkadaşlarıma sorarım.”

    “Bakalım bulabilecek misin” dedi Hora usta, “çok merak ediyorum.

    Şimdi iyi dinle:

    Üç kardeşler, otururlar bir evde

    Hiç benzemez birbirine üçü de.

    Sen onları ayırt edeyim derken,

    Dönüşürler çabucak birbirlerine

    Birincisi evde yoktur, gelecek.

    İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek.

    Üçünden en küçüğü evdedir.

    O olmazsa her ikisi ne edecek?

    Bildiğimiz sadece üçüncüdür.

    Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

    Sen tam onu görüyorum derken,

    Bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.

    Söyle şimdi: Üçü tek bir kişi mi?

    Yoksa iki veya hiçbir kişi mi?

    Adlarını bana sayabilirsin.

    Üç kudretli hükümdarı bilirsin,

    Bir ülkeye üçü birden hükmeder.

    Ülke ile bütünleşip bir eder.”

    Momo'nun yüzüne bakan Hora Usta, haydi bakalım der gibi başıyla işaret edip destek verdi. Her zamanki gibi, dikkatle dinleyen Momo, belleği çok güçlü olduğundan bilmeceyi içinden olduğu gibi tekrarlıyordu.“Üfff!” diye içini çektikten sonra, “Bu gerçekten çok zormuş. Ne olabileceğini çıkaramadım. Neresinden başlayacağımı da kestiremiyorum.”

    “Dene bir kere!” dedi Hora Usta.

    Momo, bilmeceyi mırıldanarak bir kez daha tekrarladı. Sonra başını iki yana salladı: “Bilemiyorum.” dedi. Bu arada kaplumbağa yanlarına gelmiş ve Hora Usta’ nın yanına oturmuş, Momo'ya bakıyordu. Hora Usta, “Hey Kassiopeia” dedi. “Sen her şeyi yarım saat önceden bilirsin. Momo, bu bilmeceyi çözebilecek mi?” “Çözecek.” sözcüğü belirdi kaplumbağanın sırtında. “Gördün mü?” dedi Hora usta, Momo’ ya dönerek; “Çözecekmişsin, Kassiopeia yanılmaz.”

    Momo, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak yeniden derin derin düşünmeye koyuldu. Hepsi bir evde oturan ne biçim kardeşlerdi bunlar acaba? İnsanların söz konusu olmadığı açıktı. Bilmecelerde kardeşler hep elma çekirdeği ya da diş gibi birbirine benzer şeyler anlamında kullanılırdı. Ama buradaki üç kardeş birbirine dönüşüyordu. Birbirine dönüşebilen ne olurdu? Momo çevresine bakındı.Alevleri kıpırtısız yanan mumlar gözüne çarptı. Örneğin, mum yanarak ışığa dönüşüyordu. Evet, bunlar üç kardeş olabilirdi Ama olamazdı, çünkü üçü de bir arada oradaydılar. Halbuki, ikisinin olmaması gerekiyordu. Yoksa bunlar, çiçek meyve ve tohum gibi bir şey olmasın? Evet, buna uyan çok şey vardı. Tohum en küçükleriydi. Onun bulunduğu sırada diğer ikisi yoktu. O olmadan diğer ikisi hiç olamazdı. Ama yok yine olmuyordu! İnsan bir tohumu iyice görebilir. Oysa bilmecede en küçük görülmek istendiğinde öteki kardeşlerden birinin görüldüğü söyleniyor.

    Momo'nun aklına çeşit çeşit şeyler geliyor ama bir türlü çözüme gidecek yol bulamıyordu. Oysa Kassiopeia bilmeceyi çözeceğini haber vermişti. Yeni baştan bilmecenin sözlerini mırıldanarak düşünmeye başladı. Tam şu, “Birincisi evde yoktur, gelecek” dizesine sıra gelince, kaplumbağanın sırtında ışıklı harflerin yanıp söndüğünü fark etti. "Benim bildiğim şey!“ Kassiopeia ona göz kırıyordu. Sonra gene söndü.

    "Sus Kassiopeia!” diye çıkıştı Hora Usta. “Kopya vermek yok! Momo kendisi bulabilir!”

    Momo, kaplumbağanın sırtında yazılanı görmüştü ve ne anlama gelebileceğini düşündü. Kassiopeia'nın bildiği şey neydi? Momo'nun bilmeceyi çözeceğini bilmişti. Ama bundan bir anlam çıkmıyordu. Daha başka ne biliyordu o? Evet, tamam, olacakları olmadan evvel biliyordu. Öyleyse… Yani…“Gelecek!” diye bağırdı Momo. “Birincisi evde değil, gelecek. Bu gelecek zaman!”

    Hora Usta, başıyla evet dedi.“Ve İkincisi” diye devam etti Momo, “çıkmış gitmiş, gelemeyecek. Bu da geçmiş zaman!”

    Hora Usta, yine başını salladı ve gülerek sevincini belli etti. “Ama şimdi zorlaştı” diye düşünceli düşünceli konuştu Momo. “Üçüncüsü nedir? O hem en küçükleri, hem de o olmazsa ötekiler de olmuyor. Üstelik evde bulunan da yalnızca o… ’'Birden sustu ve düşündü: "Bu şimdi! İçinde olduğumuz an! Evet, geçmiş demek geçip giden an'lar demek. Gelecek ise henüz gelmemiş olan anılar. Şimdiki zaman olmazsa ne geçmiş olur ne de gelecek. Evet, öyle, doğru!”

    Momo’ nun heyecandan yanakları yanıyordu. Konuşmayı sürdürdü: “Fakat şu ne demek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

    Yani gelecek zaman, geçmişe dönüşür ki onun için daima ve yalnızca şimdiki zaman vardır mı demek oluyor bu? ”

    Hora Usta'ya şaşkınlıkla baktı, “Ama bu elbette ki doğru. Bunu hiç düşünmemiştim. An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Evet, şimdi anlıyorum ne demek istediğini; sen 'tam onu görüyorum derken, bakarsın ki,kardeşi görünmüştür.’ Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnız birisinin var olmasını… Yani, ya şimdidir, ya geçmiştir ya da gelecektir. Ya da hiçbiri. Çünkü, biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!”

    “Ama bilmece daha bitmedi” dedi Hora Usta. "Üçünün birlikte hükmettikleri ve onunla bütünleştikleri o koca ülke nedir?”

    Momo ona kaygıyla baktı. Acaba bu neydi? Geçmiş, gelecek ve şimdi birlikte ne oluyorlardı? Koca salona göz gezdirdi. Binlerce ve binlerce saat hep birden ona bakıyordu sanki. Birdenbire gözleri parladı “Zaman!” diye bağırdı ve sevinçle el çırptı. “Evet, bu da zaman! Zaman!” Neşesinden birkaç kere olduğu yerde sıçradı. “Şunu da söyle öyleyse artık” dedi Hora Usta, onun sevincini paylaşarak, “Üç kardeşin oturdukları ev neresi?”

    “O da dünya!” diye bağırdı Momo.

    “Bravo!” dedi Hora Usta ve çocuğu alkışladı. “Saygılarımı sunarım, Momo! Bilmece çözmesini gerçekten iyi biliyorsun! Buna çok sevindim!”

    “Ben de!” diye cevap verdi Momo. Aslında, içinden Hora Usta'nın kendisinin bilmeceyi çözmesine neden bu kadar sevindiğine şaşırmıştı.

    Saatlerin bulunduğu salonda dolaşmayı sürdürüyorlardı. Hora Usta, başka ilginç şeyler gösteriyordu ama Momo'nun aklı hep bilmecedeydi. “Söylesene” diye sormaktan kendini alamadı, “aslında zaman nedir?”

    “Sen bunu kendin bulup çıkardın ya!” diye cevap verdi Hora Usta.

    “Hayır, demek istediğim, yani, zamanın kendi nedir. Var olduğuna göre, bir şey olması gerekir. Gerçekten nedir zaman?”

    “Bu sorunun cevabını sen kendin verebilsen, çok iyi olurdu!” dedi Hora Usta.

    Momo, uzun süre düşündü. Sonra düşüncelere dalmış olarak konuştu: “Var olduğu kesin. Ama ona dokunamayız. Tutamayız da onu. Sanki koku gibi bir şey. Ama durmadan ilerleyen bir şey. O halde geldiği bir yer olmalı! Belki de, rüzgâr gibi bir şeydir! Ama yok,hayır! Şimdi buldum! Belki, hep var olduğu için duyulmayan bir müzik gibidir. Sanırım, benim bunu çok derinden duyduğum oldu!”

    “Biliyorum” dedi Hora Usta. “Seni bu nedenle çağırtabildim buraya.”

    “Ama başka bir şey daha var” diye dalgın dalgın konuştu Momo, düşüncelerinden bir türlü kopamıyordu. “Müzik sesi çok, çok uzaktan geldiği halde, sanki taa içimde duydum onu… Demek, zaman da böyle bir şey olmalı…”

    Biraz susup yeniden söze başladı: “Tıpkı rüzgârın su yüzünde dalgacıklar oluşturması gibi demek istiyorum. Ah, belkide sözlerimin hepsi saçma!”

    “Bence çok güzel konuştun” dedi Hora Usta. Bunun için şimdi sana bir sır açıklayacağım. Bütün insanlara zamanları, buradan, Hiçbir Zaman Sokağı’ ndaki, Hiçbir Yerde Evi’ nden dağılır.“

    Momo ona saygıyla baktı. "Oooo” dedi. “Zamanı sen mi üretiyorsun?”

    Hora Usta güldü. “Hayır çocuğum” dedi. “Ben sadece yöneticiyim. Benim görevim her insana belirlenen payını vermektir.”

    “Madem öyle” diye sordu Momo; “Sen de bu işi, zaman hırsızlarının insanlardan zamanlarını çalamayacağı şekilde düzenleyemez miydin?” “Hayır, bunu yapamam” diye cevapladı Hora Usta. “Çünkü zamanlarını nasıl kullanacaklarına insanlar kendileri karar verirler. Zamanlarını korumak da onlara düşer. Ben yalnız paylaştırmayı yapabilirim.”

    Momo, tekrar salona bakınarak sordu: “Onun için mi burada bu kadar çok saat var? Her insan için bir tane, öyle mi?”

    “Hayır, Momo” diye karşılık verdi Hora Usta. “Bu saatler sadece benim eğlencem. Bunlar, her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. Çünkü nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”

    “Ya kalbim bir gün artık çarpmazsa?” diye sordu Momo.

    “O vakit, senin için zaman da biter, çocuğum” diye karşılık verdi Hora Usta. ’'Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Zaman içinde günler, geceler, aylar ve yıllarca geriye doğru giden aslında sen kendinsin. Bir gün çıkıp geldiğin o sihirli kapıya doğru yaşamın boyunca geri gidiyorsun, sonunda yine oradan çıkıp gideceksin.“

    "Ya öbür tarafta ne var?”

    “İşte orada, bazen taa içinde duyduğunu söylediğin müziği bulacaksın. Ama, artık sen de o müziğin içindeki bir ses olacaksın." Momo'yu süzdü. "Fakat sen bunları henüz anlayamazsın,değil mi?” diye sordu.

    “Yoo” dedi Momo. “Sanırım anlıyorum.” “Hiçbir Zaman Sokağı’nda her şeyin nasıl da geriye doğru hareket ettiğini hatırlamıştı ve sordu: "Sen ölüm müsün?”

    Hora Usta gülümsedi ve karşılık vermeden önce bir an düşündü ve şöyle yanıtladı: “İnsanlar ölümün ne olduğunu bilselerdi ondan hiç korkmazlardı. Korkmayınca da, kimse onların yaşam zamanını çalamazdı”

    “Öyleyse, onlara bunu söylemek gerekir.” dedi Momo.

    “Öyle mi dersin? Ben onlara bunu dağıttığım her saat başında söylüyorum. Ama korkarım onlar işitmek istemiyorlar. İnsanlar kendilerini korkutan şeylere daha çabuk inanıyorlar. Bu da bir bilmece!”

    “Ben korkmam!” dedi Momo. Hora Usta başını ağır ağır sallayarak onayladı. Uzun uzun Momo’ yu süzdü ve ardından şöyle konuştu: "Zamanın kaynağını görmek ister misin?“

    "Evet” diye fısıldadı kız.

    “Seni oraya götüreceğim” dedi Hora Usta. “Ama orada konuşmak yok! Ne bir şey soracaksın, ne de bir şey söyleyeceksin. Buna söz veriyor musun?”

    Momo başını sallayarak evet dedi. Hora Usta eğildi ve onu tutup kucağına aldı. Şimdi çok uzun boylu ve çok yaşlı görünüyordu ama, ihtiyar bir adamdan çok, asırlık bir ağaç veya bir kaya gibiydi.

    Sonra bir eliyle Momo’ nun gözlerini örttü. Küçük kız, yüzüne kar tanecikleri düşüyormuş gibi bir serinlik ve hafiflik hissetti. Hora Usta'yla beraber uzun, karanlık bir koridorda yürüyorlarmış gibi geldi ona. Kendini emniyette hissediyor ve hiç korkmuyordu. Önceleri kalbinin atışlarını duyduğunu sandı, ama sonra gerçekte bunun Hora Usta’ nın ayak seslerinin yankısı olduğunu düşündü. Yol oldukça uzun sürdü. Sonunda Hora Usta onu yere bıraktı.Yüzleri iyice birbirine yakındı. Hora Usta, gözlerini açarak parmağını dudaklarının üzerine koydu, sonra doğrulup kalktı. Ortalığı altın renkli bir ışık sarmıştı. Momo, gökyüzü gibi çok geniş, kocaman, görkemli bir kubbenin altında durduklarını anladı. Bu kubbe som altından yapılmıştı. Yukarılarda, tepede yuvarlak bir delik vardı. Oradan bir ışık, sütun gibi aşağıya doğru iniyor ve yerde, ayna gibi parlak ama siyah renkli durgun bir suyu olan yuvarlak bir havuzu aydınlatıyordu. Suyun hemen yüzünde, ışık seli içinde yıldız gibi parıldayan bir şey vardı. Suyun üzerinde çok yavaş bir hareketle, bir sarkaç gibi havuzun çevresine doğru gidip geliyordu. Havada hiçbir askısı olmadan duruyor ve insana hiç bir ağırlığı yokmuş hissini veriyordu. Ve bu yıldız-sarkaç havuzun iyice kıyısına yaklaşınca, o noktada suyun içinden büyük bir çiçek goncası çıkıyordu ve sarkaç yaklaştıkça o da açılıp tam bir çiçek oluyordu. Bu, Momo’ nun o güne kadar hiç görmediği güzellikte bir çiçekti. Sadece göz alıcı renklerinden dolayı değil. Momo, böyle renklerin olabileceğini aklına bile getiremezdi. Yıldız, sarkaç bir süre çiçeğin üzerinde duruyor ve Momo da, her şeyi unutup,hayran hayran seyre dalıyordu.

    Çiçeğin kokusu da, sanki ne olduğunu bilmediği halde hep özlemini duyduğu bir kokuydu. Sonra sarkaç yavaşça geri geri gidiyor ve o uzaklaştıkça çiçek de, yavaş yavaş solmaya başlıyordu. Yaprakları birer birer karanlık suya düşüp kayboluyordu. Momo, sanki içinden bir şeyleri koparıp alıyorlarmış gibi acı duyuyordu.

    Sarkaç havuzun tam ortasında durduğu sırada çiçek tamamen yok oluyordu. Fakat, bu sefer sarkacın gittiği yönde yeniden bir gonca beliriyordu. O da, yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Momo onu daha iyi görmek için havuzun çevresini dolaştı. Bu önceki çiçekten apayrı bir güzellikteydi. Momo, bu renkleri de evvelce hiç görmemişti. Bu çiçek çok kıymetli olmalıydı. Kokusu da, bambaşka ve çok tatlıydı. Baktıkça bakası geliyordu. Fakat, sarkaç yeniden geri gitmeye başlayınca, bu çiçek de yapraklarını tek tek döküp karanlık sulara gömüldü. Sarkaç, yavaş yavaş havuzun öbür kıyısına doğru yöneldi. Fakat, bu kez önceki noktada durmadı, bir parça daha ileri gitti.Ve orada birinci noktanın yanı başında yaprakları açılan bir goncanın ortaya çıktığı görüldü.

    Bu çiçek Momo'ya çiçeklerin en güzeli gibi geldi. Bu bir harikaydı! Çiçeklerin kraliçesiydi! Onun da, yavaşça solduğunu, yapraklarının karanlık suya karışmaya başladığını görmek, Momo’ yu öylesine üzdü ki, neredeyse hıçkırarak ağlayacaktı. Ama, Hora Usta'ya sessiz olacağına dair verdiği sözü hatırlayıp, kendini tuttu. Hem de, havuzun bu sefer öbür kıyısında, yeniden bir gonca belirmeye başlamıştı bile.

    Momo yavaş yavaş anladı ki her yeni açan çiçek bir öncekine hiç benzemiyordu, her birinin apayrı güzelliği vardı ve bu yüzden de hep "en güzeli işte budur, daha güzeli olamaz" düşüncesine saplanıp kalıyordu. Havuzun çevresini dolaşıp, her açan çiçeği yakından seyrederek ve kayboluşlarına üzülerek bir süre boyunca oyalandı. Bu sahneyi seyretmekten sonsuza kadar bıkmayacağını düşündü.Ama daha sonra, orada önceden fark etmediği başka bir şeylerin de olduğunu sezdi.

    Kubbenin tepesinden aşağı düşen ışık sütunu,yalnız aydınlatmakla kalmıyor, bir ses de veriyordu. Momo, şimdi duyabiliyordu bunu. Önceleri, uzaklarda esen rüzgarın, ağaçların tepesinde yarattığı bir hışırtı gibiydi. Sonra uğultu çoğaldı, yükseldi ve dalgaların kayalıklara çarpmasını ya da bir çağlayandan hızla dökülen suların çığıltısını andıran bir sese dönüştü.

    Momo, gittikçe daha iyi anlıyordu ki, bu ses birbirine karışan binlerce çınlamadan oluşuyor ve değişik melodilere dönüşüyordu.Bu hem bir müzikti, hem de bambaşka bir şeydi sanki. Momo, birden hatırladı: Yıldızlı gecelerde tek başına tiyatro yıkıntısında oturup sessizliği dinlediği anlarda kulağına gelen müzik sesiydi bu. Çınlamalar, şimdi daha da net ve canlıydı. Momo, karanlık suların içinden çıkan çiçeklerin, daha doğrusu her biri apayrı ve tek olan o şekillerin bu müzikli ışıkla oluştuğunu sezdi. Dinlemeyi sürdürdükçe, sesleri teker teker duyuyor gibiydi. Bunlar, insan sesi değildi. Sanki altın, gümüş veya o türden bütün madenler hep birden şarkı söylüyorlarmış gibiydi. Sonra, arkadan başka sesler ulaşılmaz uzaklıklardan gelip, anlatılmaz güçle araya karışıyordu. Ve öyle açık duyuluyordu ki, Momo bilmediği bir dilde söylenen bazı sözcükleri bile anlayabiliyordu. Bunlar, kendi özel isimlerini açıklayan güneş, ay, gezegenler ve tüm yıldızlardı. Bu isimlerde saklıydı hep, onların yaptıkları, ettikleri… Bu saat çiçeklerinin her birini, nasıl açtırdıkları ve nasıl soldurdukları…

    Momo birden, bütün bu sözlerin kendisine söylendiğini anladı! Evren, en uzak yıldızına kadar bütünüyle kocaman, görkemli bir surat olmuş, ona bakıyor ve konuşuyordu! Üzerine korkunun da ötesinde bir hal geldi, ürperdi. Aynı anda Hora Usta'yı gördü, eliyle ona gel işareti yapıyordu. Hemen onun kollarına atıldı. Hora Usta onu kucaklayıp kaldırdı. Momo, yüzünü onun göğsüne sakladı. Elleri yumuşak kar taneleri gibi bir kez daha Momo’ nun gözlerini örttü ve Momo karanlık, sessizlik, güven içinde yaşlı adamın kucağında o uzun yoldan geri döndü. Saatlerin arasındaki küçük odaya döndüklerinde, Hora Usta Momo’ yu küçük divana yatırdı. Momo, “Hora Usta” diye fısıldadı. “İnsanların zamanlarının bukadar…” Gerekli sözü arıyor, bulamıyordu. “Bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum” dedi sonunda.

    “Senin görüp duyduğun şeyler, insanların zamanı değildi Momo” dedi Hora Usta. "Bu yalnız senin kendi zamanındı. Her insanın içinde senin az önce gördüğün gibi bir yer vardır. Ama oraya yalnızca benim gördüklerim erişebilir. Ve bildiğimiz gözle orası görülmez.“

    "Fakat ben neredeydim?”

    “Kendi yüreğinde” diyerek, eliyle kızın kıvırcık saçlarını okşadı Hora Usta.

    “Hora Usta” diye fısıldadı Momo. “Arkadaşlarımı da sana getirebilir miyim?”

    “Hayır” dedi , “Şimdilik bu olmaz.”

    "Seninle ne zamana kadar kalacağım?“

    "Yeniden arkadaşlarını özleyinceye kadar, yavrum.”

    “Ama, onlara yıldızların söylediklerini anlatabilir miyim?”

    “Anlatabilirsin. Ama yapamayacaksın!”

    “Niçin?”

    “Bunu yapabilmen için, önce sözlerin içine doğması gerekir.”

    “Ama ben onlara her şeyi anlatmak istiyorum, hepsine! Duyduğum melodinin şarkısını söylemek isterdim. Sanırım o zaman her şey düzelirdi.”

    “Bunları gerçekten istiyorsan Momo, beklemeyi bilmelisin.”

    “Beklemekten sıkılmam.”

    “Beklemelisin yavrum, tıpkı bir tohumun toprağın altında uyuması gibi, başını dünyaya çıkarmadan önce bir güneş dönencesi süresi beklemesi gibi. Senin içinde de, sözcüklerin doğup olgunlaşması aynı sürede olur ancak. İster misin bunu?”

    “Evet” dedi Momo.

    “Öyleyse uyu!” dedi Hora Usta ve elini Momo'nun göz kapaklarının üzerinde dolaştırdı: “uyu!..”

    Momo, derin ve rahat soluklar alarak uykuya daldı.. “

    Momo- Michael Ende
  • "Hapishanemiz kalenin kenarında ,tabyan'nın yanındaydı. ..
    Belki bir şey görürüm diye ,ara sıra çit aralığından "Tanrının dünyasına "bakarsınız ..
    Ama görüp görebileceğiniz ...göğün ufak bir parçası ,yabani otlarla sarmış ,yüksek toprak bir tabya ve gece gündüz bir aşağı bir yukarı dolaşan nöbetçilerdir. ... "
    Dostoyevski
    Sayfa 9 - Türkiye ış bankası klasikleri
  • Şu asır, şu insanlar, şu manzara... Bazen hepimizi çıldırtıyor. Yalnız değilsiniz. İşte o anlarda, Mustafa Kutlu'nun Uzun Hikâye'sindeki şu sözü hatırlıyoruz: "Bazen pencereyi açıp "yeter artık, yeter!" diye bağırasım geliyor." Açın pencereleri sevgili okur. Bağırın doya doya, belki böyle değişecektir dünya. Var olun. 

    Mustafa Kutlu - Yoksulluk İçimizde

    Dergâh Yayınları, s.50-52 (20. Baskı)

     

    Sulusepkenin sokaklara kırbaç gibi indiği, gemi azıya almış rüzgârın her şeyi önüne katıp savurduğu, karmakarışık bir gündü, evet. Aslında böyle bir günde evinden çıkmış olanın; elinde bir şemsiye, bir çanta ve birkaç paket birden taşıyanın olup bitenlere dikkat etmesi, akı karadan ayırması pek düşünülemez. Perdeleri yarı çekilmiş, sıcak, sessiz bir odadır düşünülen. Bu ahvalde dahi Süheylâ Engin'i fark ediverdi.
    Olduğu yerde kaldı. 
    Garip bir oluşumla bir an, ama sadece bir an Engin de hızla geçtiği ev eşyaları satan mağazanın büyük vitrini önünde adeta donmuş kalmıştı. Bir elini ileriye doğru uzatmıştı. Saçları ve boyun atkısı rüzgârda savruluyordu. Başını öne doğru eğmişti. Saçları ıslak, parlıyordu. Öbür eli geride kalmış ve büyük bir körüklü çantayı yakalamıştı. Vücuduna yapışan siyah palto onu daha da uzun boylu gösteriyordu. Galiba biraz zayıflamıştı. Sonra Süheylâ manzarayı bütün çıplaklığı içinde idrak etti.
    Vitrinde boydan boya halılar vardı. Çeşit çeşit halılar. Buzdolapları vardı, irili ufaklı. Elektirik süpürgeleri, çamaşır makinaları, televizyonlar. Ayrıntılara şaştı. Saç kurutma makinalarından, manyetik mutfak çakmaklarına, buharlı ütülerden, fırınlara.Nerdeyse küçük gece lambalarını, tuvalet aynalarını, her şeyi görüyordu. Engin de vitrindeydi. İşte öylece, bir eli havada, başı önünde, saçları parıltılı bir manken. 
    Nasıl da bütünleşmişti çevresi ile. Hatta o büyük mağazanın tamamı, diğer bitişik vitrinler, üst katlar, devasa apartıman, bitişik öbür apartımanlar, boydan boya sokak, geçen arabalar, asfalt, çamurlu yollar, kül renkli gökyüzü ve kocaman tabelalar ile. 
    Aslında geçip gitmiş miydi Engin; elinde çantası, çantanın içinde bir sürü iş akitleri, projeler ve bir şişe tıraş losyonu ile; yoksa kalıp durmuş muydu vitrinin önünde? Mademki bu sokak hâlâ yerliyerindeydi ve o kalabalık eşya yığını oldukları yerde durupduruyorlardı; öyleyse Engin de mutlaka aralarındaydı. Onlardan biriydi.
    Engin. Kesin olan buydu işte. 
    Böylece hangi dünyadan vazgeçtiğini kavradı Süheylâ. Bu ân-ı vahid, bu net fotoğraf, bu akılalmaz manzara işte apaçık göstermişti ona hakikatin yüzünü. Peçesini aralamıştı.
    O gün şuuruna vardı her şeyin. Katıldığı sohbet toplantısının ve istifa gerekçesinin. Mutluydu Süheylâ... Engin'i nasıl sevdiğini de anlamıştı. Engin'i, yani o donmuş fotoğrafta beliren dünya-yı. Annesini sevinçle kucakladı. Eve, eşyalara merhametle göz gezdirdi. Merhametle hatırladı sev-gilisini. Akşam yemeğinden sonra annesinin dizi dibine oturacaktı. Şuurla açacaktı Elif Cüzü'nün yapraklarını. İlk defa ve mutlaka içinde başka türlü bir duygu oluşacaktı. işaret parmağıyla sürerken satırları. el-Keremü, el-Habîbu, el-Kalbu...