Gönderi

. . Sözcükler , Jean Paul Sartre . .
8/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2024 10. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 31 Mart 2024 16:52
Jean-Paul Sartre : Pardon Monsieur?!?!? Kime itaat edecekmişim? Ona itaat edeceğim mi düşünülüyormuş?!! Benden ciddi ciddi bunu mu umuyorlarmış?!! Karşımda büyümüş de küçülmüş bir adam duruyordu. Boyu posu henüz serpilmemiş, ufak yaşına göre pek olgun tavırlar sergileyen bu küçük akil adamın yaşı ile tavırları arasındaki ters orantıya neyin sebep olduğunu, aradaki makas farkının neden bu kadar açık olduğunu inceden inceye düşünmekteydim. Ancak düşüncelerimi zihnimde toparlamama bir türlü izin vermiyordu. Öfkeden ciğerlerindeki bütün havayı olduğu gibi dışarı verdikçe burun deliklerinin kanatları yırtılacakmış gibi kocaman kocaman açılıp kapanıyor, hıncını ahşap evin çürümeye yüz tutmuş parkelerinin üzerine gümbür gümbür basa basa volta atarak çıkarıyordu; pestili çıkan parkeler, bu küçük öfkeli adamın kösele ayakkabılarının altında ölümü bekleyen yatalak bir hasta gibi inim inim inleyip gıcırdıyordu. Küçük bir çocuğu değil de sanki inatçı yetişkin bir keçiyi dizginlemeye çalışıyor gibiydim. Bir aksiyon alıp onu bir şekilde sakinleştirip konuşmaya ikna etmem gerekiyordu. Tam da çaresizce kilitlendiğimi düşünürken aklıma gelebilecek en parlak fikir aniden aklıma düşüverdi: Bu küçük adamı zaman müphemi içinde konuşturabilmem için uzay zamanın bükülmesi gerekiyordu, uzay zamanı bükebilecek olan tek şey de bir fincan çaydı #240345937 . Bir anda gözüm salonun ortasındaki Fransız keteni sehpanın üzerine yeni demlenmiş halde bırakılan Çin diyarı porselen çaydanlığa takıldı. Engin Mavi : * S'il vous plaît, calmez-vous Petit Monsieur, Jean Paul. Bir fincan çay alır mıydınız? dedim. Burnunda öfkeli solumalar, ağrıdan sızıdan sırtı gıcırtıyla inim inim inleyen ahşap parkenin üzerinde sinirden tepine tepine atılan voltalar bir anda kesilmiş,sanki Ay’ın arka yüzündeki sessizlik bile nefesini tutmuş onu bekliyor gibiydi. Kafasındaki tüm düşünceleri, aniden parantezin içine almış, sanki onları bir takım elbise gamboçu gibi tutup hepsini askıya asmıştı. Aniden elleri arkasında volta atmayı kesip olduğu yerde durdu, omzunun üzerinden kafasını iyice sağa çevirip içinden zekâ fışkıran gözüyle bana doğru baktı ve takıntılı bir halde sadece son dediğim şeye odaklanıp sordu: Jean-Paul Sartre : Çay mı dediniz?? Engin Mavi : ** Oui, Monsieur. Jean-Paul Sartre : Çay olur. Altına ahşap iskemleyi çektim, karşıma oturdu. Çaylar önümüzdeydi, en nihayet konuşmaya başlayabilmiştik . . . Engin Mavi : *** S'il vous plaît, dites-nous, Petit Monsieur, Je vous écoute. ÇEVİRMEN NOTU: * Lütfen sakin olun Küçük Beyefendi, Jean Paul ** Evet, bayım *** Lütfen bize anlatın Küçük Beyefendi, sizi dinliyorum. Siz de çayınızı yanınıza alın. Hazırsanız incelemeye başlıyorum . . . * * * Babasızlığın (ata-erkil otoritenin) boşluğunu kendi öz benliğiyle dolduran, küçük bir çocuğun gözünden dünyaya bakışın ve onun hayat felsefesinin ifadesidir: Sözcükler Babasını çok ufak yaşlarında kaybetmiştir. Annesi, evladına karşı kayıtsız değildir; elinden geldiğince her türlü fedakarlığı yapsa da çocuk yetiştirme becerisi ve gücü yeterli değildir. Erken yaşta yitip giden bir babanın ve çabalasa da evladına tam olarak yetebil(e)meyen bir annenin evladı olarak ipleri eline çok ufak yaşlarda almak zorunluluğu doğmuş, bunun farkındalığına da yine çok erken yaşlarda varmıştır; bu küçük adamın, hayata ve hiyerarşiye bakış açısını, erken olgunlaşma sürecini ve sonraki dönemlerini de etkileyecek olan felsefesini henüz çok küçük bir çocukken kazanmak zorunda kalmıştır, Jean-Paul Sartre . Biricik özüyle (salt benliğiyle) bir başına , bir birey olarak karşısında nokta kadar kaldığı koskocaman dağ gibi hayata karşı özgün bir insan olarak dimdik duracaktır. Hayatın çok erken yaşlarda olgunlaştırdığı ‘’O Çocuk Adam’’ın otobiyografik eserini - ‘’Yalnız ama bir kente yürüyen ordu gibi hayatını” - okuyacaksınız. ERKEN YAŞTA YİTİRİLEN BABALAR VE DÖNEMSEL KADER: Yetim Büyüyen Çocuklar Jean-Paul Sartre ‘ın büyük adam olacağı daha çocukluğundan bellidir. Mayası çok erken yaşlarda, daha en başlarda tutmuş bir adamdır, o. Jean-Paul Sartre ‘ın da çocukluk-gençlik yıllarını geçirdiği yıllarda o dönemin çocuklarının ve gençlerinin ortak bir kaderi vardır; cephede asker orduları savaşıp sayıları azalırken cephe gerisinde babasızlar ordusunun sayısı da gitgide artmaktadır. Dünyadaki tüm savaşların süregetirdiği bu ters orantısal denkleme sahip trajik kader, Sartre neslinin de bir yazgısı olmuştur. Cepheden geri dönemeyen, erken yaşta yiten babaların arkasında bıraktığı dağ gibi babasızlar ordusu, daha çok küçük yaşlarda hayatın anlamını idrak eden, hayatı erken yaşlarda sırtlamak zorunda kalan küçük adamların ortak trajedilerine ve büyüme hikâyelerine bu eserde tanıklık etmekteyiz. Dolayısıyla o dönemde her çocuk, az-çok yetimdir de diyebiliriz. Bu eser, Jean Paul Sartre ’ın bir otobiyografik hayat hikâyesi olduğu kadar o dönemde savaşın ve hayatın acı gerçekleriyle erken yaşlarda tanışan ortak kadere/trajediye sahip çocukların ve gençlerin hayatlarının, dramlarının anlatıldığı bir tarihi nüsha olarak da ayrı bir değer taşımaktadır. Erken yaşta yitirilen babasının ölümünden sonra ortaya çıkan otorite boşluğunun doğurduğu buyruksuz özgürlüğün sonucu olarak ortaya çıkan ataerkil otoritenin yerine kendi salt benliğini iktidara taşıma çabası, otorite boşluğunun yerine ‘’kendini yani kendi benliğini’’ koyma mücadelesi olarak bireyin kendini bulma, keşfetme ve çevresindekilere kendini kabul ettirme güdüsü ile hareket eden bir çocuğun hikâyesini okuyacaksınız. Jean-Paul Sartre ’ın bu eserinde de bahsettiği babanın yitirilmesi sonucu ‘’Elverişli Bir Göçüp Gitme’’ olarak tanımladığı şey, işte bu ortadan kaybolan ataerkil otoritenin yerine kendi kendine tutunan bir bireyin kendi bireyselliğini ortadan bir anda kaybolan otoritenin (yitirilen babanın) yerine koyma – bir nevi kendisinin üzerine kendi kendisini iktidara taşıma – gayreti ve sancılarından oluşmaktadır ki Jean Paul Sartre ‘ın burada ‘’Oidipus Kompleksi’’ ‘nden muaf tutulduğunu da görmekteyiz: Oidipus Kompleksi’nden Muaf Olan Jean-Paul Sartre : Erkek çocuğun annesine duyduğu aşırı sevgi sonucunda babasının yerine geçme istencinin takıntılı bir hal almasıdır. Oidipus kompleksinde; erkek çocuk babasını güç hiyerarşisinde potansiyel tehdit olarak algılar. İktidarı onun elinden alma hırsı, güçler hiyerarşisinde babasına karşı sürekli hükmedilen konumda kalması, babasından içten içe bir nefret duymasına sebep olur. Aynı cinsiyette olmasına rağmen onu meydana getiren, varlığına sebep olan kendi cinsiyetinden olan ebevenine karşı duyulan ve bilinçaltının derinliklerinde adı dışavurulamasa da içerden içerden kamçılanan iç dürtüsel bir nefrettir aslında, Oidipus Kompleksi. Bu haliyle hayat, Jean-Paul Sartre ’a babasının aniden dünyadan yitip gidişiyle ‘’Eksik Kalmış Bir Oidipus Kompleksi’’ bağışlamıştır; “İyi baba yoktur ve bu bir kuraldır; ama bu kusur yüzünden erkekler değil, çürümüş babalık bağları suçlanmalıdır. … Yaşamış olsaydı, babam, boylu boyunca üzerime çökecek ve ezecekti beni. İyi ki genç yaşta öldü ve ben; tüm hayatları boyunca, omuzlarındaki Ankhises’lerini taşıyan Aineias’lar arasında oğullarının sırtına binmiş bu görünmeyen doğrutuculardan nefret eden ve yapayalnız olan ben, bir kıyıdan ötekine geçiyordum; ardımda babam olmak için gerekli zamanı bulamamış genç bir ölü bırakmıştım; o ölü bugün benim çocuğum olabilirdi. İyi mi, kötü mü oldu bu? Bilmiyorum, ama seçkin bir psikanalizcinin yargısına katılıyorum: Bende üstben yoktur.’’ Jean-Paul Sartre için ‘’Üst-Ben’’ kavramından anlaşılması gereken şudur: Çocuğun aklının ermeye yavaş yavaş başladığı yaşlar, 5-6 yaşlarıdır. Bu yaşların önceleri aklı ermediği için yaptıkları tüm davranışlar, ayıp yasak gibi kavramlardan muaf olarak yaşamını sürdürür. Ancak çocuk doğal akış sürecinde aklı ermeye başladığı halde bu davranışlarına devam ettiğinde artık çok da hoş karşılanmaz ve ceza, ayıplama gibi düzeltici/caydırıcı yaptırımlarla karşılaşır. Artık yaramazlık yapan çocuğunun kulağının çekilmeye başladığı yaşlardır, bir süre sonra ebeveynleri yanında olmasa da kendi kendine bu davranışlardan kaçınmaya başlar. Böylesi bir durumda artık anne-baba içselleştirilmiş, çocuğun bir parçası olmuştur. Anne-baba yanında olmasa da oto-kontrol ile kendi kendini frenleyebilecek kıvama erişmiştir. Bir davranış sergilediğinde annem olsa böyle derdi babam olsa böyle diyerek otomatik olarak davranışlarını şekillendirecektir. Süperego demek, kısaca bir ayağı hep frenin üzerinde aniden basmaya hazır halde beklemek demektir. Jean Paul Sartre , ‘’Bende Üst-Ben yoktur.’’ derken böyle bir fren mekanizmasının olmadığından bahsetmektedir. * * * ‘’. . . ardımda babam olmak için gerekli zamanı bulamamış genç bir ölü bırakmıştım ...’’ Bir çocuk için söylenmesi çok zor, acıklı bir cümle bu. Çocuğuna ilgi ve alakada kusur etmeyen fedakar mizaclı bir anne olan Anne Marie , çocuğu için temizlik ve bakım işlerinde çalışmak zorunda kalır. Ancak sadece bir işte çalışıp evini geçindirmek ve çocuğuna bakmak da bir yere kadardır. Ona göre ortada ayan beyan duran bir hakikat vardır: Erken yaşta yitip giden babanın yokluğu . . . Erken giden kocayı umursamayan fedakâr anne Anne-Marie sadece çocuğu için endişelenir. Oyunun henüz başlarında sahneden çekilmek zorunda kalmış bir baba figürünün boşluğu ona göre sahnede artık sırıtmaktadır ve bu boşluğu da oyun sahnesinde (hayat senaryosunda) birinin doldurması gerekmektedir. Tam da Jean-Paul Sartre ’ ın ergenlik yıllarına denk gelen bir döneminde Joseph Mancy ile evlenir. Evin zamansız gelen rüzgarla uçup giden çatısını onarması için dışarıdan davet edilen ‘’Cici Baba’’nın davranışları ve mizacı nasıldır bilinmez ancak pek tabi ki o dönemde ergen bir genç olan Jean Paul Sartre için hayata bakışında ve psikolojisinde bir farklı bir vites geçişi etkisi yarattığı kesindir ve o, kendisini üvey babasının yanında hiçbir zaman evinde gibi hissetmeyecektir. Kendisinin karşısına dışarıdan getirtilip sahneye konulan bir adam, hem bir koca hem de bir baba figürü olarak onun karşısına dikilmiş bir rakip gibi gözükmektedir ki zaten bu nokta da onun hayatla farklı bir mücadele içine girme çabasını ve hayatı farklı anlamlandırma istencini tetikleyecektir. Zaten küçük yaşlarda ‘’minyatür bir adam’’ gibi tavırlar sergileyen Jean-Paul Sartre bundan sonraki yeni yaşantısında kendi öz benliğini iktidara taşımanın yollarına bakacaktır. Peki, böylesi bir durumda onun annesine olan tavrı nedir diye doğal olarak sorulacaktır. Jean Paul Sartre , senaryoya sonradan dahil olan ‘’Cici Baba’’ dan sonra annesiyle olan mesafesini hemen hemen stabil tutmuştur diyebiliriz. Ancak elbette içeride yerinden oynayan bazı taşlar da vardır; eskiden ona duyduğu merhamet ve acıma duyguları yerini sevgiye ve anneyi koruma-kollama/sahiplenme görevinin ise senaryoya sonradan eklemlenen ‘’Cici Baba’’ ya devir teslimi yapılmış, halef selef değişimi gerçekleşmiştir. Evet, Jean-Paul Sartre için ona erken yaşlarında bahşedilmiş, eksik bırakılmış bir Oidipus Karmaşası’dır da denilebilir. Erken yaşta yiten bir öz baba yoktur, bu babanın Cici Baba geçtiğinde ise karakteri ve hayat algısı tam olarak oturmuş bir ergendir; ayrıca bu yeni babaya karşı annesini kıskanacak , onu tahtından edecek bir mücadeleye de gerek yoktur çünkü ikinci evlilik sonrası annesine karşı hissetiği merhamet ve sevgi duyguları değişime uğramıştır. Merhamet yerine sevgi , sahiplenme yerine ise saygı ve olgunlaşmış bir empati geçmiştir. Bu yüzdendir ki hiçbir zaman kin tutmamış, annesine öfke duymamış ancak ona kıskanma hissiyle de yaklaşmamıştır. Dolayısıyla Oidipus Karmaşası , onun yakınından uzağından hiç geçmemiştir. Hatta Oidipus Kompleksi’ne istinaden denir ki ; her erkek seçeceği hayat arkadaşında kendi öz annesinden bir parça arar. Simone de Beauvoir ‘da annesinden nasıl bir parça bulduğu, dışardan bakan birinin anlaması adına zor bir durumdur. Böylesi bir iklimde yetişen Jean-Paul Sartre , yetişkinlerin arasında minyatür bir yetişkin gibidir; yetişkinlerin okudukları kitapları okur, onlara dört elle sarılır. Bu, öylesine hızlı bir erken gelişim sürecidir ki on yaşına geldiğinde büyük bir alçakgönüllülük ve kendine güven sahibi bir birey olarak artık kendisinden tamı tamına emindir. Mükemmelliyetçi bir mizaca sahip Jean-Paul Sartre , yitirilen bir öz babanın (ataerkil otoritenin) yerine iyi niyetli ancak becerisi zayıf bir anneyi de otoritenin merkezine koyamadığı için anaerkil otoritenin boşluğu da diğer bir yandan oluşmuştur. Çift taraflı bir otorite (hem baba hem de anne) eksikliğinden bahsetmekteyiz. Zaten bu bahsettiğim dönem, tam da bu büyük boşluğu doldurmak için çok erken yaşlarda hızlıca bir aksiyon almak zorunda kalan yetim-öksüz ordularının dönemdir. Ancak Charles Darwin ’den önce "Survival of the fittest (En iyinin hayatta kalması)" ifadesini telafuz eden Herbert Spencer ‘ın ifadesiyle zayıf olanın zamanla yitip gittiği – tutanamadığı - ; güçlü olanın ise hayatta kalıp uyum sağlayabildiği ve devam ettiği bir süreçtir bu. Tabiatın zayıf olana asla merhamet göstermediği, acımasız doğa yasalarının hüküm sürdüğü böylesi zalim bir dünyada Jean-Paul Sartre ‘ın şayet bir babası olsaydı ona kendi tabiatından ilkelerini, hayata dair edindiği tecrübelerini ya da belki de kendi aşağılık komplekslerinin davranışsal izdüşümleriyle çocuğunun içinde kendine bir yer edinecekti, onun varlığının sebebi olan kişi, onun geleceğinin ne olup ne olamayacağına karar verecekti, baba etiketli bir varoluş vizesi alacaktı bu hayatta. Ancak Jean-Paul Sartre , kendini hiçbir kimsenin evladı olarak konumlandırmadığından dolayı kendi kendisinin nedeni olacak bir otoritenin merkezine yine kendisini koyarak ataerkil ve anaerkil otorite boşluklarını kendi kendine kapatmıştır; böylesi gaddar bir hayata karşı bir başına, kendi kendine tutunabilmektir, bunun adı. Felsefi ilkelerinin temelini oluşturan Bireycilik (Individualizm) tam da böyle bir zeminde hayat bulup filizlenecektir. Kendi içinde bu boşluğu kendi iç kaynaklarıyla küçük yaşlarında doldurabilmiş olan bu şahsiyet, kendine tutunmuş, kaderinin iplerini tek başına sırtlamış bir aksiyon adamıdır artık; elde avuçta olmayınca hayatı koskoca bir yük çuvalı gibi çocuk yaşta sırtına vurmak zorunda kalmıştır. Bir yerden kısan hayat, diğer yandan verir; hayatın da kendine has bir adaleti, bir mizacı vardır. Görebilene, değerlendirebilene . . . Ancak tabiatın bu adil yasaları, Jean-Paul Sartre için de işlemiştir; oyun sahası içinde oyundan düşen babaların yerine saha çizgisinin dışında oyuna girmek için ısınmakta olan dedeler, oyuna müdahil olmak zorunda kalırlar, oyundan düşen babanın yerine geçiverirler. Erken yaşta yiten baba ile tamamen kaybedilen bir baba figürü; sonradan senaryoya dahil edilen bir cici baba ile yama yapılmaya çalışılan eksik/yarım/kabullenilemeyen bir baba-yarısı ve şimdi de baba yarısı rolüyle karşımıza çıkacak olan bir ‘’Dede-Baba’’ figürü, sırada beklemektedir. Ne çok devir teslim yapmışsın be Jean Paul . . . Eksik kalmış kumaşı uzatıp çekmeye çalışsan neye yarayacak, o yırtık kapanacak mı? Hadi oldu da yama yapayım en azından durumu kurtarayım dedin, bu sefer de yaptığın yama ilk halinin (orijinal halinin) yerini tutacak mı? ve onun hep bir yama olduğu, içeriden hissedilmeyecek mi? Sonradan dışardan eklendiği hiç belli olmayacak mı? Bu, nasıl büyük bir boşluktur ki ne yapsan olmuyor, oldurulamıyor . . . Sürekli rollerin değişmesi, birinin gidip bir yenisinin yerine gelmesi, ne de çok yorar insan ruhunu . . . Kim bilir ruhu nasıl da dalgalanmıştır . . . Bu büyük bir filozofun ruhunun içindeki bu dalganlanmaların sesleri, ileride ona vaadedilen Nobel Ödülü’nün de ayak sesleri olacaktır. Az kaldı sabret biraz daha Jean Paul . . . Dünya edebiyat ve felsefe tarihine adını altın harflerle yazdıracağın zamanlar da gelecek . . . Ruhun bu kadar dalgalanması hayra alamettir belki de ve belki de geliyordur o gelmekte olan . . . Dede-Baba’nın torunu Jean-Paul Sartre üzerindeki etkilerine bir göz atalım: DEDE-BABA: Babanın yerine geçen dedeye ‘’Dede-Baba’’ denilir. Böyle durumlarda bir dede, artık baba yarısıdır. Nasıl ki Alfred Adler 'in gururunu inciten öğretmeninin karşısında dağ gibi dimdik duran babası Leopold Adler varsa ; nasıl ki Franz Kafka 'nın büyük yazarlık yeteneğinden adı gibi emin olan kadim dostu Max Brod varsa ; Jean-Paul Sartre 'ın da arkasında dağ gibi duran, baba eksikliğini kapatan bir ‘’Dede-Baba’’sı vardır. İçinizde taşıdığınız potansiyel yüksekse ve ayrıca iyi kalpli bir insansanız bir yerden sizden birşeyler çalan hayat, diğer yerden başka bir şeyi size bir nimet olarak sunuveriyor. Evet, Jean-Paul Sartre da dede-babası tarafından ihya edilmiştir. Sartre ’ı çok erken bir yaşta babasız bırakan hayat; diğer yandan ona dağ gibi arkasında duran bir büyükbaba hediye etmiştir. Hayat, adil şartlarda hediyeleşmeyi seviyor. Devam edelim . . . Jean-Paul Sartre , 12 yaşına kadar dedesinin yanında büyüyecektir. Dedesinin kütüphanesi onun için bir mabettir; buradaki kitaplara adeta tapınır. Yaşıtları gibi çocuk oyunları oynamak yerine bu kütüphanedeki kitaplarla vakit geçirmeyi tercih eder. Bir çocuğun yetiştiği bir ortamda okuma ilhamı verecek büyüklükte bir kütüphanenin olması, ne kadar da önemlidir, değil mi? Bir anne-babanın çocuğuna sunabileceği en faydalı hediyelerden birisidir, evde içi kitaplarla dolu olan kütüphane rafları Jean-Paul Sartre , Dede-Baba’nın şımarttığı bir çocuk olarak büyütülmüştür. Dede-torun arasındaki ilişkiler, sevgi dolu ifadeler, aralarındaki sohbetler, zaman zaman çok dokunaklı satırlarla tasvir edilmiş; tam da bu satırları okurken keşke benim de böyle bir dedem olsaydı diye iç geçirmedim değil açıkçası. Romansı dokuyla yazılmış çok özel satırlardı, bu kısımlar. Ancak Jean-Paul Sartre her ne kadar ‘’Dede-Baba’’sı tarafından büyütülüp eğitilmiş olsa da her ne kadar karakteri ve adı yetişkinler tarafından verilmiş olsa da onların kendi pişmanlıklarıyla yarattıkları bir mahluk olmayacak ve kendisi hakkında son sözü, her zaman yine kendisi söyleyecektir. Nevi şahsına münhasır dedikleri cinstendir kendisi. Kendi Kendine Tutunan Adam Jean-Paul Sartre ve Ana Felsefesinin Oluşumu: Erken yaşlarında hayatla yüzleşmeler, hayatın yakasına yapışıp onu ite çeke sorgulamalar, bu küçük adamı yetişkinler arasında ‘’minyatür bir yetişkin’’ haline getirmiştir. 6 yaşından 9 yaşına kadar geçirdiği süreç, özellikle bu hızlı büyümenin yetişkinlik seviyesine tırmandığı en hızlı akan zaman dilimi olmuştur. Kendi içinde yaşadığı tüm bu hızlı değişimler ve olgunlaşma emareleri, hayal gücüne sığınmış bu çocuğun zihninde fırtınalar koparmakta hatta bu hızlı olgunlaşma sürecine kendisi dahi şaşırmaktadır. Jean-Paul Sartre ‘ın büyük adam olacağı daha çocukluğundan bellidir ve o, mayası çok erken yaşlarda tutmuş bir adamdır artık. Bu büyümüş de küçülmüş adam Jean-Paul Sartre ’ın çocukluğunda gözlemlenen hep kendini suçlayan tavırların, kendi yakasına yapışıp kendinden hesap sormaların, kendi kendisinin efendisi olma derdindeki bir çocuk-adamın davranışlarına yansımalarını görmekteyiz. Bu tarz davranışlar, aslında daha o çok erken dönemlerde ileride hararetle savunacağı ‘’Bireycilik (Individualizm)’’ kavramının da ilk proto-tip örneklerinden biri olacaktır. Kaldı ki kendi içinde kendi kendine yetebilen, güçlenen bireylerin bireysel gelişimin bir milletin, devletin ve hatta tüm Dünya’ya (tikelden tümele) sirayet edebilecek bir kuvvete malik olduğunu daha o çocuk yaşlarında idrak edebilmiştir. Yani, ileri zekâya sahip bir çocuğun henüz çocukluk çağından doğan felsefi köklerinden izler taşımakta olduğunu Sözcükler adlı bu eserinde anlamaktayız. Babasını ufak yaşlarında kaybetmiş anne ise ilgili ama becerisi düşük ve çevresindekilere itaat eden, çevresi tarafından yönlendirilen bir karakterdedir. Jean-Paul Sartre , illa ki annesini sevmektedir ancak bu pasif duruşundan dolayı da ona saygı duymamaktadır. Yaşadığı tüm kötü olayları, acıları, talihsizlikleri en iyinin ilk koşulu olarak görmektedir, hatalarının bile bir işe yaradığını düşündüğü için hiçbir kötü iş yapmış olmadığı kanaatine varır. Böylesine olumsuzluklarını içsel gelişimi için kendi kendini beslemeyi daha çok erken yaşlarında öğrenmiştir, Jean-Paul Sartre . 10 yaşına geldiğinde ise o artık bir çocuk değil kendinden tamı tamına emin, olgun ve aklı başında bir adamdır. Tüm olumsuzlukların işine yaradığını düşünüyor demiştik ya hani, tüm uğradığı bozgunların da ölümünden sonraki zaferlerinin temeli olduğu inancında da kesinleşmiş öngörüye sahiptir. O, aslında hayata zevk almak için değil, bu hayatttan bir ara toplam, bilanço çıkarmak için yaşamakta olduğunun bilincindedir, onun attığı her adım, kendisinin ölümünden sonrasına bırakacağı kalıcı mirasının ne olacağı üzerinedir. Onun tüm felsefesine yön veren ‘’Ölüm Teması’’nın Jean-Paul Sartre üzerindeki etkilerine bir göz atalım. ÖLÜM TEMASI: Ölüm teması, her varoluşçu filozofun kendi felsefi kavramlarını temellendirdiği, çıkış noktasını aldığı ana temadır; aslında her filozof, ölümden beslenir de denilebilir. Hayatın anlamını belirleyen şey, insanın ve yaşamın sonlu bir varlık olmasıdır. Jean-Paul Sartre ise bu hakikatin en başından beri farkında gibidir; onu ölümüne doğru fırlatan da şeyin kendi doğumu olduğunu bilir. Doğum-ölümün birbiriyle içiçe geçmiş sarmal haldeki yapısının farkındadır. Ölüm, bir hakikattir, yaşamın tam da en orta yerinde ayan beyan herkesin gözü önünde her şey ölümün etrafında dönmektedir. O, gözünde ölümü de hayatı da her şeyi imgelerle canlandırmaktadır. Ölüm kavramıyla o kadar haşır neşirdir ki sanki ölüm, insan formuna girmiştir de onunla karşılıklı oturmuş çay-kahve içer gibi sohbet etmektedir. Hayatı yaşarken ölümü de yaşamaktan bir dakika bile geri kalmamıştır. Bir eliyle hayatı bir eliyle ölümü tutar gibi yol almakta gibidir. Daha çok genç yaşlarda ölüm gerçeğini farkındalığı en yüksek haliyle benimseyip yaşaması, sonraki dönemlerde felsefesini temellendiren bir unsur olacaktır. Onun için ‘’Vefat etmek, ölmek demek’’ değildir. Sadece bir töz değişimi gerçekleşir, varlığa bir ulaşma olmaktadır. Jean-Paul Sartre için ‘’Ölüm’’, her an ve her yerde beklenen bir haldir. Diğer bakış açılarından farkı ise Sartre’ın çocukluğundan itibaren ölümü her an bekleyen bir halde oluşudur. Bir çocuğun hayatın ta en başında hayatı yaşamanın o taptaze heyecanıyla hayaller kurması gerekirken ölüm temasını düşünce ve hayal merkezinin zeminine oturtarak Dünya’ya bakması oldukça anlamlıdır. Hayatın çok erken yaşlarında olgunlaştırdığı bu küçük adamın temel felsefesidir ve o küçük adam gayet iyi bilir ki hayatta uğradığı tüm hezimetler, ölümünden sonraki zaferlerinin temelleridir. Ölüm teması, Sözcükler adlı eserinde kalbe ok gibi saplanan cümlelerle , çok keskin ifadelerle işlenmiş. Özellikle lise arkadaşı Benar’ın ölümünden çok etkilendiği belli oluyor Sartre’ın. Erken yaşta yitirdiği üstün zekâlı lise arkadaşı Benard’ın ardından kurduğu cümleler, yürek burkan cinsten. Edebi dehasıyla yükselen duygularının buluştuğu yıldızının parladığı satırlara tam da buralarda şahitlik ediyoruz. Ölen lise arkadaşı için kullandığı şu ifadenin güzelliğine bir bakar mısınız? ‘’Seviyorduk onu, çünkü yaşarken, simgelerin göze çarpmazlığını taşıyordu varlığında.’’ (s.184, Sözcükler , Jean-Paul Sartre ) Tabi, asıl Jean-Paul Sartre demek, yakana iki eliyle yapışıp ite çeke seni kendine getirmenin derdindeki adam demektir. Sartre‘ın insanın yanaklarını vurdukça pembe pembe eden tokat gibi cümlelerinden birisi: ‘’Uykuya dalarken, uykuda ölen insanlar olduğunu hiç düşünmedin mi? Dişlerini fırçalarken, işte tamam, bu son günüm demedin mi hiç? Çok süratle, hem de çok süratle hareket etmek gerektiğini, çünkü zamanın kalmadığını hiç hissetmedin mi? Ölümsüz mü sanıyorsun kendini!’’ Kitabın anıtsal cümlesi bu mudur? Evet, budur. Ne sanıyorsun sen kendini diyerek açıkça her bir bireye kendini sorgulatmıştı; aynanın karşısında kendi yakasına yapışmalar, kendi kendini itip çekiştirmeler, hırpalamalar ile tabi ki önce kendini ve sonra da tabi ki tüm insanlığı şöyle bir silkeleyip kendine getirmenin gayretine girişmiştir. Bir yandan Friedrich Nietzsche bir yandan Jean-Paul Sartre eve tadilata girmiş ustalar gibi çekiçle balyozla evin her yerini vurup kırıp dökmüşler, evin içinde kırılıp dökülmedik yer bırakmamışlardır. Bu ‘’Ustalardan’’ neler çekmedik ki! . . . Ev ne hale gelmiş, hale bak️ * * * Jean-Paul Sartre ’dan bahsedince Albert Camus ‘yü de genelde arkasından beraber anmak, geleneksel bir ritüel halini almıştır. Lakin Jean-Paul Sartre ’ın Sözcükler adlı otobiyografik eserinde bahsettikleri, Albert Camus ’nün hayatından aslında çok da farklı değildir. ORTAK KADERLER: Albert CAMUS & Jean Paul SARTRE Bu iki filozofun bir ara adları birlikte sıklıkla anılsa da kısa bir süre sonra sebebi tam olarak bilinemeyen bir şekilde sonlanmıştır. Bir dönem sürdürdükleri arkadaşlıkları ve felsefi akrabalıklarından çok daha birbirlerine benzeyen hayat hikâyelerine ve benzer bir yazgıya sahiptirler: Babanın yitiminin ardından ipleri eline alma zorunluluğu, ortadan yarılan büyük boşluğu kendi benliğiyle tamamlama telaşı, tam olarak iki adamın ortak yazgısıdır. Bu öylesine benzer bir yazgıdır ki babalarını yitirdikleri yaşları bile birbirine neredeyse aynıdır; Albert 11 aylık, Sartre 15 aylık bir bebektir. Pek tabi ki tüm yaşamları boyunca hafızalarında babalarına ait bir kayıt bulunamayacaktır. Yine ortak bir yazgı olarak; babalarının yitirme sebepleri, iki babanında da askerdeyken hayata veda etmeleridir. Jean Paul’ün babası Jean-Baptiste bağırsak enfeksiyonu ; Albert Camus ‘nün babası Lucien Auguste ise cephede yaralandıktan sonra vefat eder. Acıklı bir durum gibi gözükse de belki de bu trajedi, onları Dünya’nın en büyük filozoflarından biri haline getirmiştir diyebiliriz. Albert Camus , savaş sırasında kaybettiği babasının mezarını tam kırk yıl sonra bulabilmiştir, işin daha da ilginç yanı, Camus’nün 40 yaşındayken mezarının yanıbaşında diz çöktüğü babası toprağın altına konulduğunda 30 yaşında bile değildir. Camus’nün meşhur Absürdizm Felsefesi’nin nerelerden beslendiği buradaki absürt durumdan da belli olmuyor mu? Babasının mezarını yanıbaşındayken sarfettiği şu cümle ne kadar da haklı, değil mi? “Oğulun babadan daha yaşlı olduğu yerde, yalnızca çılgınlık ve kaos vardı.” Ancak pek tabi ki acıklı trajedilerin, maruz kaldığı insanlara hakettiği değeri teslim etmek gibi bir huyu vardır. SON SÖZ: Jean-Paul Sartre ‘ı bu sefer çok acıklı buldum. Dışarıdan bakınca derdini kederini hiç göstermiyor dediğin birçok insanın içlerinde kim bilir ne dertler yatıyor dedirtti bana. Böylesi kaya gibi sert duruşlu bir adamın dokunaklı satırlarıyla yüzleştiğim, samimi bir otobiyografik eserini okudum. Sadece büyük bir filozof değil aynı zamanda büyük bir edebiyatçı olduğuna da bu otobiyografik romanıyla tanık olduğum satırları okudum. Ruh ve vaka tasvirleri, adeta akıp giderken edebi ve felsefi dehası beyin ve el hücreleriyle bütünleşiyor bu kitapta. Varoluşçuluk eserinde felsefik söylemlerine çok fazla odaklandığım bir okuma olmuştu. Ancak bu eserinde edebiyatçı ve filozof kimliğinin harmanlanmış hali olan o farklı aromasını burada oldukça hissettim. Jean-Paul Sartre , daha çok kafada balyoz kırmak yerine agresif bir tarzdan duygusal/dokunaklı satırlarda gezinmeyi tercih etmiş. Felsefe – Edebiyat dengesi tam da yarı yarıya oturmuş Sözcükler adlı otobiyografik eserinde. Çok küçük ama bence önemli bir detay da Jules Verne ’e bu eserde rastlamış olmamdır. Jean-Paul Sartre ’ın , Jules Verne ve özellikle onun Mişel Strogof romanını takıntılı bir şekilde sevdiği anlaşılıyor. Çocukken bilinçsizce okuduğum bu Jules Verne romanını Sartre’ın ilgi ve alakasını gördükten sonra yıllar sonra bir kez daha elime almam gerekecek diye düşündüm. İnsanlara çok küçük yaşlarda hayal kurmayı öğreten adam Jules Verne , Jean-Paul Sartre üzerinde de gayet iyi çalışmış anlaşılan. ‘’. . . matemimin de erdemlerinden biri olduğunu düşünüyordum.’’ Bu matem, belki de onu Nobel Ödülü’ne layık görülecek ve sonunda da onu reddecek kadar da onurlu ve büyük bir filozof haline getirecekti. Kim bilir . . . Kitabının bir yerinde; ‘’Benim yerime, kendimi sevmeyi benden sonra geleceklere yüklüyordum.’’ demişsin. Yine haklı çıktın, Monseiur Jean Paul. Seviliyorsun… Bilgin olsun ;) * * * Hiçbir zaman mülkiyet duygusu olmayan, sadece kendi kendisine ait olan bir adamın hayat öyküsüdür, Sözcükler . . . Saygı ve minnetle . . . Jean-Paul Sartre (1905-1980)
Edebiyat
SözcüklerJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 20201,858 okunma
··
2.457 Gösterim
6 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Yine döktürmüşsün Sayın Engin Mavi . Karşılıklı oturup bir çay bile içmişsin sevgili Jean-Paul Sartre ile. Büyük emek karşısında alkışla eğiliyorum 🙇🏻‍♀️ Yazar ve eseri hakkında nedensellik ilkesiyle dolu bol çıkarımlı güzel bir inceleme olmuş eline,emeğine sağlık 🙌🏻🙌🏻
Tek kelimeyle muhteşem 🌟 Okurken çok keyif aldım bir inceleme ile birden fazla şey öğrendim hem kitaptan hem yazar ve diğer yazarlardan 😊 Kalemine ve emeğine sağlık dostum Engin Mavi 👏👏👏✍️🌟
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim 🙏🏻 『Ʉ₦ØⱤ₮ⱧØĐØӾ∇7』 . Büyük filozof yazarların sadece hayat hikâyesi bile başlı başına okuyan insana katkı sunuyor.
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Başka türlü ikna edemezdim Monşer Jean-Paul Sartre ‘ı. Onu iskemleye oturtup konuşmam için uzay zamanın bir şekilde bükülmesi gerekiyordu :) Uzay zamanı bükebilen tek şey de çaydı🙂 #240345937 Çok teşekkür ederim Arzu. Beğenmene sevindim. Jean-Paul Sartre ‘ın Sözcükler adlı otobiyografik eseri, felsefesi hakkında oldukça bilgi veriyor, Jean-Paul Sartre ‘a giriş kitabı olarak tavsiye ederim. Yazarlarla karşılıklı sohbet havasında yazarak söyleşmenin keyfi bambaşka :)
Adeta bir edebiyat dergisinde guzel bir kose yazisi tadinda olmus🙌 Belki de artik oyle olmali👏
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Güzel düşüncelerin için çok teşekkür ederim Ayse Can 🙏🏻. Belki o da olur kim bilir. ✨💫
Reklam
Jean-Paul Sartre ile ortak bir noktamız çıkmasına sevindim. Mişel Strogof benim de küçüklük kahramanımdı.
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Jules Verne ‘nin tedrisatından geçen kişinin hayallerinin ufku da geniş oluyor. Hayal kurmayı öğreten adam Jules Verne selam olsun 👋🏻