Puan vermedi·256 syf.·
2026 12. kitabı
Malma İstasyonu'nda mesele yalnızca travmalar değil; travmaların nesiller boyunca nasıl aktarıldığı. Karakterler büyük olayların kahramanları değil. Arka planda sizi huzursuz eden bir yaranın varlığını sürekli hissetseniz de hikâye oldukça sessiz ilerliyor. Harriet için çok üzüldüm. O, hayatını mahveden tek bir büyük olayın kurbanı değildi; yavaş yavaş şekillenmişti. Çocukluğumuzu, ailemizi, bize öğretilen sevgiyi ya da sevgisizliği seçemiyoruz. Bunların üzerimizde büyük bir etkisi var. Bugün psikolojide de kuşaklar arası aktarımın varlığı ciddi biçimde kabul görüyor. Bir ebeveynin korkuları, eksiklikleri ve duygusal yoksunlukları çocuğun dünyasını şekillendirebiliyor. Ancak aynı zamanda şuna da inanıyorum: Travma bir açıklama olabilir; her zaman bir mazeret olmak zorunda değildir. Bir insanın neden belirli bir şekilde davrandığını anlamak, o davranışın sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Belki de yetişkinliğin en ağır taraflarından biri budur. Bir noktadan sonra elimizde bize verilmiş bir hikâye vardır. O hikâyeyi biz yazmadık, ilk bölümlerini seçmedik. Ama sonraki sayfalarla ilgili belirli ölçüde sorumluluk almak zorundayız. Bir çocuğun sevgi görme biçimi, çatışmayı öğrenme şekli, kendine verdiği değer ve korkuları büyük ölçüde aile içinde şekillenir. Bu nedenle geçmişin bugünü etkilediğini inkâr etmek zor. Ancak öte yandan bazen popüler psikoloji dili öyle bir noktaya geliyor ki, sanki herkes yaptığı her şey için anne babasını işaret edebiliyor. Bu yüzden kitap boyunca kendime şu soruyu sordum: Ne kadarımız geçmişimizin ürünü, ne kadarımız kendi seçimlerimiziz? Bir insanın hayatının yalnızca görünen kısmını biliyoruz. Bir cümlesini duyuyoruz ama o cümleyi doğuran yılları bilmiyoruz. Bir kararını görüyoruz ama o karara eşlik eden korkuları, utançları ve özlemleri
Malma İstasyonuAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20245,3bin okunma
İyi ki okudum dediğim bir dost: Don Quijote
8/10
·910 syf.··
2026 25. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 16:53
Bazı kitaplar vardır; sadece bir hikaye anlatmakla kalmaz, insanın kendi içine dönüp bakmasını, kalbinde sakladığı o hem güçlü hem de kırılgan yerleri fark etmesini sağlarlar... Don Quijote (Don Kişot), ilk bakışta şövalye romanlarının bir yergisi gibi görünse de, sayfalarda ilerledikçe insan ruhunun en saf, en idealist ve belki de en yalnız yanıyla karşılaştırıyor bizi. Alonso Quijano, okuduğu hikayelerin büyüsüne kapılıp zırhını kuşandığında, aslında modern dünyanın o katı, rasyonel ve tekdüze gerçekliğine karşı ilan edilmemiş bir savaş başlatır. Onun yel değirmenlerini devasa devler olarak görmesi bir akıl tutulması değildir... Dünyayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi görme arzusudur. Bu yönüyle Don Kişot, edebiyat tarihinin en samimi seyyahıdır. Klasik eserleri okumayı, onların o kendine has dünyasında kaybolmayı hep çok sevmişimdir. Klasik eserlerin zamana meydan okuyan bu güzelliği de hayatın o katı dürüstlüğüne ve kalbimizin görünmez yaralarına zarafetle dokunabilmelerinden geliyor aslında. Yüzyıllar geçse de değişmeyen sancılarımızı ve hayallerimizi bir ayna gibi bize yansıttıkları için her dönemde taze kalmışlardır. Romanı asıl zamansız kılan unsur ise şüphesiz ki Don Kişot ile sadık yoldaşı Sancho Panza arasındaki o muhteşem tezat ve bu tezattan doğan sıcak dostluktur. Biri başı bulutlarda gezen, ruhunu tamamen asil duygulara, aşka ve adalete adamış bir hayalperest; diğeri ise gözü toprakta, akl-ı selimi ve dünyanın tüm çıplak gerçekliğini temsil eden bir halk adamıdır. Cervantes bu iki karakteri yan yana yürütürken bize adeta şunu fısıldar: İnsan, ne sadece gökyüzüne bakarak yaşayabilir ne de sadece ayağını bastığı toprağın sınırlarına sıkışıp kalarak... Hayat, bu iki uç arasındaki o ince çizgide, yani Don Kişot’un delice cesareti ile Sancho’nun
Don Quijote (2 Cilt Takım)Miguel de Cervantes · Yapı Kredi Yayınları · 202527,5bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·166 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
·
58 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 15:43
Bu kitabı çok uzun yıllar arayla üçüncü kez okudum ve her seferinde farklı ayrıntıların beni yakaladığını fark ettim. Kitap çok katmanlı ve zengin bir içeriğe sahip. Berger, aslında sadece sanat eserlerine nasıl baktığımızı anlatmıyor; görmenin, kültürümüz, sınıfsal konumumuz, cinsiyetimiz ve yaşadığımız çağ tarafından nasıl şekillendirildiğini sorgulatıyor. Bir tabloya, reklama ya da gündelik bir görüntüye baktığımızda gerçekten ne gördüğümüzü ve bize neyin gösterildiğini düşünmeye davet ediyor. Kitabın en sevdiğim yanı, bakışın pasif bir eylem olmadığını hatırlatması oldu. Tıpkı mekânları deneyimleme biçimimizin değişmesi gibi, gördüğümüz şeylerin anlamı da bulunduğu bağlama göre sürekli dönüşüyor. 1926 yılında Londra'da doğan John Berger, sanat eleştirmeni, yazar ve ressamdı. Sanatı yalnızca estetik bir alan olarak değil, toplumu ve insanı anlamanın bir yolu olarak ele aldı. Görme Biçimleri de bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri. Üçüncü okumamın sonunda kitap bana yine aynı şeyi hatırlattı: Değişen sadece baktığımız şeyler değil, onları görme biçimimizdir.
Görme BiçimleriJohn Berger · Metis Yayıncılık · 20207,6bin okunma
9/10
·232 syf.··
2026 56. kitabı
Leyla, ne güzel bir isimdir. Leyla ne asil bir kadındır. Bazı roman kahramanları vardır. Keşke görme imkanım olsa keşke konuşma şansım olsa derseniz. Leyla karakteri öyle bir karakter. Livaneli karakterleri çoğu zaman ustaca yazıyor. Burdaki karakterler de ustaca yazılmış. Hikaye küçücük bir ev üzerinden ete kemiğe büründürülmüş. 230 sayfaya sığabilecek her şeye değinmiş yazar. Osmanlı, cumhuriyet, mülkiyet, milliyetçilik, siyaset, aile ve en önemlisi aşk. Livaneli’ye bazen çok kızsam çok seviyorum yine de :))
Leyla’nın EviZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 202135,3bin okunma
Dünyayı Kuran Beyin
9/10
·351 syf.··
Beğendi
·
2026 76. kitabı
·
28 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 08:30
“Dünyanın yapılandırılması ve kurulması muazzam bir iştir, bunu her gün binlerce kez bilinçdışında yaptığımız için ne yaptığımızın farkında bile olmayız.” (s. 155) Oliver Sacks kitaplarının beni en çok etkileyen yanı, nörolojik vakaları anlatırken aslında insanın dünyayı nasıl kurduğunu sorgulaması oluyor. Bu kitapta renkleri kaybeden bir ressamın, hafızası zamanın bir noktasında donup kalan bir adamın, sonradan görmeyi öğrenmek zorunda kalan Virgil’in, Tourette sendromlu bir cerrahın ve otistik savantların hikâyeleri yer alıyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu vakalar, sonunda aynı noktada birleşiyor. Beyin dünyayı algılarken belirli ölçüde onu yeniden kurar. Bu fikir özellikle Jonathan I. vakasında belirginleşiyor. Renkleri kaybeden ressamın hikâyesinde Sacks, algının ne olduğu sorusunu da düşündürüyor. Bu bölümleri okurken sık sık Steven Pinker çağrışımları uyandı. Pinker dilin ve zihnin dünyayı doğrudan almadığını, onu kategoriler aracılığıyla işlediğini söyler. Johann Wolfgang Von Goethe ise renklerin yalnızca fiziksel bir olgu olmayıp deneyimin ürünü olduğunu düşünür. Sacks ise küçük bir beyin hasarının bütün gerçeklik deneyimini değiştirebildiğini gösterir. Üçü de farklı yerlerden aynı soruyu soruyor aslında: Gerçeklik nerede kurulur? “Rengi yapan şey, bizzat beyindi.” (s. 45) Bu cümle kitabın felsefi merkezlerinden biridir. Jonathan I. başlangıçta renkleri hatırlayabiliyor, onlar hakkında konuşabiliyordu fakat zamanla yalnızca renk görme yetisini değil renklerle ilgili zihinsel dünyasını da kaybetti. Renk, duyusal bir eksiklik olmaktan çıkıp hafızadan silinen bir deneyime dönüştü. Bu fikir beni özellikle etkiledi. Çünkü burada kaybolan şey bir duyudan ziyade o duyunun etrafında kurulmuş anlam dünyası gibi görünüyor. Hatta gördüğü renk gri bile değildir, kullandığımız
Felsefe
Mars'ta Bir AntropologOliver Sacks · İletişim Yayınları · 1997247 okunma
Puan vermedi·325 syf.··
2026 1. kitabı
Algernona çiçekler bana beni, bizi sorgulattı aslında. İnsanlığın bazı ortak duyguları var. Belki de en önemlilerinden biri diğer insanlar tarafından kabul görme, sevilme isteğimiz. İnsan yalnız yaşayabilecek bir canlı değil. Bizler sosyal varlıklarız ve çevremizde kabul görmek isteriz. Sevilmek için değer görmek için çevremizdeki herkesle eşit seviyede olmak, onlarla birşeyler paylaşmak içinse kendimizden çok büyük tavizler verebiliyoruz. Charlie de bunu yaptı. İnsanlar tarafından sevilmek için kendinden vazgeçti. Bu bana bir yerlerden tanıdık geldi tabii. Çocukluğuma gittim, ortaokul ilkokul yıllarıma. Arkadaş edinebilmek için kendimden verdiğim tavizler boyumu aşmıştı ama onlar tarafından kabul görmek herşeyden daha önemliydi. Sonuç hiç değişmiyor gerçi. Kendimizden taviz verdikçe o sevgiye ulaşabileceğimize kim inandırdı bizi acaba? Her neyse. Charlie içimde bir ukte kaldı benim. Her raporda yavaş yavaş büyüdü sanki. Keşfetti, öğrenmeye devam etti küçük bir çocuk gibi. Zirveye ulaştığındaysa yapayalnız kaldı. Sonra yavaş yavaş herşey geriye sarmaya başladı. Alice ona "...senin sıcak ve gerçek bir gülümsemen vardı. Çünkü sen insanların seni sevmesini istiyordun." dediğinde gözlerim doldu. Tek istediği buydu aslında; insan olarak sevilmek, birey olarak kabul edilmek, bir de birkaç çiçek. Hepimiz gibi.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,4bin okunma