Konuşmak, görmek değildir.
Deleuze, Foucault'nun Blanchot'yla karşılaştığı ilk noktanın görme ve söyleme mefhumları üzerine olduğunu dile getirirken 'Konuşmak, görmek değildir.’ Foucault’nun, karşılıklı varsayım ilişkisi olmasına rağmen görünür olanın indirgenemezliği üzerine bir kavram alanı oluşturduğunu, görülen şeyin söylenen şey ile ilişkisizlik düzleminde bulunduğunu; Blanchot'nun ise söylenen şeyi öncül olarak kabul ettiğini vurguluyordu.

''Eğer şey, görülen şey ile söylenen şey olarak ayrılmışsa, söz bu ayrımı ortadan kaldırmaya çalışır, onu daha derinleştirmeye, onu konuşturarak el değmemiş kalmasını sağlamaya, onda kaybolmaya çalışır. Fakat sözün üzerinde çalıştığı ayrım hâlâ sadece sözdeki bir ayrımdır. Tabii eğer bu ayrımdan dolayı, daha baştan ayrılmış bir sözde konuşan bir söz yok ise ortada. Aynı zamanda mevcudiyetin basitliğinden, görülenin ve söylenenin basitliği olan bir basitlikten dolayı da.'' 1

''Dilin resimle ilişkisi, sonsuz bir ilişkidir. Bunun nedeni, sözcükle­rin kusurlu olması ya da görünenle karşılaştırıldıklarında aşırı ölçü­de uygunsuz olduklarını göstermeleri değildir. Ne dil ne de resim, birbirinin terimlerine indirgenebilir: ne gördüğümüzü söylememiz boşunadır; çünkü, gördüğümüz söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir. Ve söylediğimizi, imgeler, mecazlar, benzetme­ler kullanarak göstermeye çalışmamız da boşunadır; çünkü onların göz kamaştırıcılıklarını edindikleri mekan, gözlerimizin önümüzde açtığı mekan değil, söz diziminin art arda gelen ögelerinin belirledi­ği mekandır. Ve bu bağlamda uygun bir ad, sadece bir oyundur ve bize işaret etmemize yarayan bir parmak sağlar; başka bir deyişle, kişinin, konuştuğu alandan baktığı alana gizlice geçmesini olanak­lı kılar ve bir başka deyişle de, sanki eş değerliymişler gibi, birini ötekinin üzerine katlamamızı sağlar.'' 2


1. Blanchot, M. (2012). Bekleyiş Unutuş. Ender Keskin (Çev.). İstanbul: Monokl.

2. Foucault, M. (2010). Bu Bir Pipo Değildir. Selahattin Hilav(Çev.). İstanbul: YKY.

Meftun, bir alıntı ekledi.
 2 saat önce · Kitabı okuyor

Bu akşam bana yüreğini ödünç ver dayı.Kimseleri alma yanına bu akşam.Çayını, suyunu, ekmeğini bölüşme kimseyle.Kimseye selam verme dayı, kimseyi görme.Yüreğini ödünç ver bana bu akşam. Bu akşam doluyum dayı. Dokunsan ağlayacak gibiyim...

Bu Şehir Yabancıdır Susuşlarına, Necati AtarBu Şehir Yabancıdır Susuşlarına, Necati Atar
Kardelen ∵, Piruze ve Oğulları'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Birinci kitap "Piruze"yi okuduktan sonra devamı niteliğindeki bu kitabı da okumadan edemedim. Yaşanmış bir hayat hikayesi olması beni çok etkiledi. Sinan Akyüz bu kitabı yazarken Piruze'nin oğullarıyla da görüşmüş ve gerçeği bir de onların gözünden yansıtmış. Piruze bu ikinci kitabı okumamış; yaşadıklarını tekrarlamamak için sanırım. Şuan da Suriye'de oğlu ve torunuyla birlikte yaşıyormuş. Kitabın hikayesine değinecek olursak;

21 yıl 4 ay sonra annesiyle görüşen Amer geri döndüğünde babasına hesap sorar. Babası bunca yıl içinde annesini sürekli onlara kötülemiştir ve başka bir adamla kaçtığını iddia etmiştir. Bu yüzden bu süre boyunca çocuklarına anne sözcüğünü yasaklar fakat çocuklara da çok iyi bir babalık gösterir. Piruze’yi hiçbir zaman unutamaz. 

Piruze ondan boşanmıştır fakat çocuklarını alamamıştır sadece çocuklarını görme hakkını almıştır. Ama Wassim ona çocukları göstermez. Bunun üzerine Piruze herşeyi göze alarak Şam’a gider. Wassim bunu öğrenince Piruze’yi tutuklattırır ve cezaevinde yatmasını sağlar. Piruze cezaevinden sonra Türkiye’ye dönmek zorunda bırakılır ve yine çocuklarını göremez. Piruze umudunu kaybetmez ve bir sene sonra tekrar Şam’a gider. Bu kez de Wassim’in kardeşi Mazen onu ölesiye döver. Bunun üzerine Piruze yine çocuklarını göremeden dönmek zorunda kalır. 

Amer yıllar sonra annesi ile konuştuktan sonra babası ile de konuşmak ister fakat babası ona çok kötü davranır. Bunun üzerine Amer gizliden kardeşlerine annesi ile konuştuklarını anlatır. 

Annesi Amer’e araba alır ve kız arkadaşları ile düğünlerini yapar. Diğer oğulları ile ise sadece internet üzerinden konuşur. Amer annesi ile kardeşlerini görüştürmek için plan yapar ama İmad buna karşı çıkar. Bunun üzerine Amer diğer kardeşi Rami’yi de alarak annesi ile görüşmeye Lübnan’a gider. 

Piruze iki oğlunu da görünce göz yaşlarına hakim olmaz ve ikisine de sarılır. Fakat onu bir sürpriz beklemektedir. İmad da dayanamamıştır ve sonradan görüşmeye gelmiştir. İkisi de birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Böylece Piruze yıllar sonra oğullarına kavuşur.

Piruze fakir bir hayat yaşayan oğullarına iş kurar, tüm ihtiyaçlarını karşılar ve onların iyi bir hayat sürmesi için her şeyi yapar. 

Bir süre sonra Rami annesini arar ve babasının öldüğünü söyler. Kayınvalidesi de Piruze ile konuşur ve oğlu adına Piruze’den özür diler ve onu affetmesini ister. Wasssim öldüğünde cebinden Piruze’nin resmi çıkar. Piruze bunun üzerine Wassim'i affeder.

Murathan Mungan
...
Artık daha az seviyorum seni..
Unutur gibi..ölür gibi daha az..
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini..
...Kolay değildi..
Yalnızca sevgilimi değil..evladımı da kaybettim ben..
Kaç acı birden imtihan etti beni..
Bir tek gece vardır insanın hayatında..
Ömür boyu sürer nöbeti..
Bu da öyleydi..
İyi ol..
Sağ ol..
Uzak ol..
Ama bir daha görme beni...

Muhammed Selim, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İhtiyaçları değişir insanın, fakat sevgisi ve sevgisinin ihtiyaçlarının karşılandığını görme arzusu değişmez

Ermiş, Halil Cibran (Sayfa 46 - Tr İş Bankası 6. Basım)Ermiş, Halil Cibran (Sayfa 46 - Tr İş Bankası 6. Basım)
engin, bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Hastaneleri gezip yaralılarla ilgilendiğini söylemiştik Sultan' ın. Savaş
sırasında bir gün bacağını kaybetmiş bir askerin halinden çok müteessir
olan Padişah, bu gaziye acısını unutturmak istemiş. Marangozluk da
elinden geldiği için gazinin yürürken işine yarayacak bir baston yapmış ve kendi eliyle getirip ona hediye etmiş. Rivayete göre bu güzel davranış
yıllar yılı istanbul mahallelerinde bir efsane gibi söylenmiş durmuş.
Nitekim 1894'de vuku bulan büyük istanbul depreminde nasıl bir gönüllü
önder olarak toplumun önüne geçtiğini ve halkın yaralarının sarılması için
bizzat kendi cebinden yardımlar yaptığını, halka "Yanınızdayım!" mesajı
vermek için çırpındığını binlerce belge üzerinden görme şansımız var.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan

Her lafı duyma diye kulağının ardı var,
Her şeyi görme diye gözünün kapağı var,
Her lafı söyleme diye dilinin önünde dudağın var.

Laedri

Dost bir kertenkelenin kendi kuyruğu ile karşılaşmasıdır…
“ Bilmece şudur: Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir…”(1)

Manet’in teknesine (Teknede) oturduğum vakit orada öylece kalakaldım uzun zaman. Aslında hemen oturmadım oraya bir tuhaflık vardı orada ve ben resimlerden pek anlayan bir adam değilim. Bir tuhaflık vardı iyice baktım, teknenin kenarında oturan bendim. Nasıl gelmiştim oraya ve ne arıyordum, üstelik yabancıların arasında. Tanımadığım bana bakıyordu ve ben ona bakıyordum, bütün gördüğüm bundan ibaretti. Gözümün içine yerleşmişti şimdi resim. Daha doğrusu gözümden yansıyandı şimdi. Ressamın baktığını yansıtmak ilk kimin aklına geldi bilmiyorum fakat kendi baktığında, kendi öznellik alanında öznesini bu kadar hariçte bırakıp da yerini bana terk eden ressamı görmenin ve ressamın olduğu yerde kendimi görmekten mutluluk duydum. Ressam bakış açısını terk edip gitmişti ve en dostça yaklaşımıyla buyur etmişti beni kendisinin aradan çekildiği yere.

Ponty aklıma gelmeyecekti ve bu altını çizmiş olduğum cümlelerin de hiçbir anlamı olmayacaktı dost bir kertenkeleye kendi kuyruğunu götürmeye karar vermeseydim eğer. Ancak şimdi o kadar emin değilim kime ait götürdüğüm kuyruk. Niyetim onu kendi haricindeki parçasıyla karşılaştırmaktı lâkin bu parçaya ikimiz de belki eşit değil ama bir mesafede konumlanmaktayız, hangimiz yakın kim bilir?

Şüpheye düştüysem şayet bu ilk şüphede kendimden düştüğüm, ikinci şüphede ressamın da düştüğünü gördüğüm için. Ressam bakmaktaydı ve aynı zamanda tuvali aracılığıyla kendine bakmaktaydı ve oradan baktığında görme gücünün öbür yanında ne vardı? İşte en yabancı olduğum da buydu, orada ben vardım! Bu en tanımadığım şey, bir yabancının karşısında üstelik, kim bu?

Yazıya başlamadan önce bambaşka şeyler yazmaktı, belki bir şiir yazacaktım hepinizi kandıracaktım kim bilir ama dedim ya dost bir kertenkele aynı zamanda Ponty diye fısıldadı ve ressamla birlikte aynı tuvalin karşında öylece bakakalmama neden oldu eskiden duymuş olduğum cümleler. Devamla şöyle diyordu efendim:

“ Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir. Bir kendidir, herhangi bir şeyi ancak özümleyerek, kurarak düşünceye dönüştürerek düşünen düşünce gibi saydamlıkla değil –ama karıştırmayla, narsisizmle, görenin gördüğüne, dokunanın dokunduğuna, hissedenin hissettiğine dahil olmasıyla bir kendidir- öyleyse şeylerin arasında tutulmuş bir kendi, bir yüzü ve bir sırtı olan bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…
Bu ilk paradoks, daha başkalarını üretmeyi sürdürecektir.” (2)

Bu arada bu yazının konusu Mallarmé idi. Onunla ilgili çıkmıştı bu konu esasında ve ben kertenkeleye rastlayana kadar Mallarme ile Manet’in dostluğundan ötürü onun şiirlerini okumakta olduğumu unutmuştum. Tuhaf bir biçimde de üstelik O resim/ler(e) bakarken tahayyülümde canlanan ne varsa kelimelerle gezinmekteydi. Neden Mallarmé yakınlık duymuştu sorusunu sorduğumda zincirinden boşaldı düşüncelerim? Resimde gördüklerimi ve şiirde okuduklarımı aynı anlama çabasında bir araya getirdiğimde bu kez daha iyi anlayabildim. Mallarmé’ın kalemle yaptığını Manet fırçayla yapmaktaydı, üstelik okumak ya da bakmak için geldiğinde biri ikisi de dostane biçimde çekilmekteydi aradan ve ikisi de belki pek az kişinin yaptığı kadar bir insanı yerleştirmişti oraya ve bu yerleşme de kendiliklerinden hariçte duran bir kendi içinlikleri vardı. Kendilerinin olduğu bir, kendini değil gördüklerini ve gören kendi konumlanışlarını anlatış. Sana bulaşmayan ve sen geldiğinde aradan çekilen bir yok oluş, kim bu kadar var olabilir? Kim yarattığı eserde her seferinde aradan çekilebilecek kadar var kılabilir kendini? Kendini yarattığı eser aracılığıyla değil yarattığı eserde aradan çekilerek okura duyuracak kadar kim cesur olabilir, fırçasıyla ya da kalemiyle önce kendinden dökülen sonra bir bakışta kendini öldüren kim? Bu kertenkele de kim kuyruğunu götürdüğüm yoksa götürdüğü kuyruk hâlâ kendi taşımakta olduğu kuyruk olan ben miyim?

“Geleneksel resimde çizgi ve şekil egemendi. İzlenimci ressamlar bu geleneğe şiddetle karşı çıkıp ışığa önem verdiler, ayrıcalık tanıdılar. Işığı yansıtan nesnenin değil ışığın üzerinde durdular… Şair Mallarmé’da ressam dostları gibi ışığın büyüsü peşinde koştu.” (3)

Kim ışığı taşıyan, oradan oraya koşturan? Üstümde yıldızlı gökyüzü, Könisberg’li kadar güçlü değilim gökyüzünün altında, sonsuz maviliği de pırıltılı karanlığı da kaybettiriyor yolumu, parçalı bulutlarında ya da sisli görünmezliğinde kendimi kavrayabiliyorum ancak, bir kendimden dışarıdan alıkoyduğu için sis kendine çekiyor beni yanan bir ateşin sıcaklığına. Yaşamak umurumda oysa yaşamak şair kadar umurumda ve onun kadar üzerime saldırıyor sabah, aslında benim sabahın üzerine saldırdığı şair değil ya, “beyni(m): aç kuşlardan bir ambar”… Aynada her sabah gördüğüm ben miyim (1 Descartesçı):

“Bir Descartesçı aynada kendini görmez, bir manken görür, bir dış görür; başkalarının da bun aynı gördükleri konusunda bütün gerekçelere sahiptir, ama bu ne kendisi için ne de onlar için bir ten değildir. Kendinin aynadaki “imgesi”, şeylerin mekaniğinin bir etkisidir; eğer kendini tanıyorsa, “onu” benzer buluyorsa bu ilişkiyi dokuyan düşüncesidir, aynasal imge kendinden hiçbir şey değildir.” (4)

Her sabah aynada kendini gör(e)meyen ben bir şiirin karşısında bir resmin karşısında kendimin farkına varıyorum, sanatçı terk edip gitmiş eserini, ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Kendi onulmaz yokluğunu bırakmış oraya, kendi varlığından yonttuğu yokluğunu. Dehşete düşmüş müydü diyorum Manet, Victorine kendisine baktığı zaman (Kırda Yemek), kendi dehşetinden mi yarattı yokluğunu ve yokluğunu yerleştirdi oraya ve daha sonrasına, herkes onun yokluğunu ve kendi varlığını duyumsasın diye. Yazık, şair değilim fakat size western filmlerinden bahsedebilirim.

Hiç düşündünüz mü iyi, kötü, çirkin üçlüsünden ne iyi ne de kötü onunla yakınlaşmamıza izin verir. Sadece ve sadece çirkinle bir duygudaşlık bağı kurabiliriz aramızda. İyinin iyiliği ya da kötünün kötülüğü sadece kendileri içindir, kendileri için vardırlar ve ne bizim ne de başkalarının yaklaşmasına izin vermezler. İyi ve kötü gökte süzülmekte olan kartal gibi kendi ihtişamları umurunda olmayan, kendi ihtişamlarına kapılanlar da umurunda olmayan bir görüntü sergilerler. Bu görüntü onlar için var, her şey onlar için ve kendileri de. Sadece çirkinle hüzne kapılabilir ve sadece onunla acı çekebilir ya da sevinebiliriz. Çirkiniz, o radde çirkiniz ki kendinde sırnaşan cümleleriyle ucuz duygu yüklü şair alıkoyabiliyor bizi ama kendimize aslında, kendi çizdiğimiz görüntümüze. İyi ve kötü kendi görüntüleri için bile değiller, sadece kendileri içinler. Çirkiniz!

Bu yazı bir Mallarmé yazısıydı, kendisinden her ne kadar pek bahsetmemiş olsak da dost bir kertenkele yine de anlayabilir neden bu kuyruğun kendisine geldiğini… Geri kalanlar için yazmayı düşündüklerim benim de umurumda değil artık... Erbarme dich, mein Gott, um meiner Zähren willen!



“ Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile
Beter bir gülücük sarstığı an
Kanadınızı yastık üstünde

Gamsız uyuklayınız durmadan
Korku salmasın soluk size
Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile

Bu güzellik oyun bozuğu an
Bütün düşler tapılmış delice
Yanakta çiçek büyütmez hiç de
Gözde taksitli elmas parlayan
Hiçbir şey… uyandığınız zaman” (5)

Başlıkta geçen şey, en azından başlarken öyleydi…

(1) Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları) s.33
(2) Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları) s.33-34
(3) Stéphane Mallarmé-Şiirler (Varlık Şiir) s.103
(4) Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları) s.46
(5) Stéphane Mallarmé-Şiirler-Rondel 1 (Varlık Şiir) s.98

merve., bir alıntı ekledi.
Dün 14:23 · Kitabı okuyor

Nahl-78
... O, umulur ki şükredesiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.

Hz. Muhammed'in Hayatı, Martin LingsHz. Muhammed'in Hayatı, Martin Lings

Asuman,ben senden başkasına karşı görme bozukluğu çekmekteyim.

Bir Demet Tiyatro