Shakespeare benim okumaktan çok keyif aldığım, çok beğendiğim usta bir kalem olmakla birlikte benim için yazardan öte bir dahi ve büyük bir sanatçıdır. Onun derin ve anlamlı cümlelerinin lezzeti bambaşkadır ve bana tiyatro okumayı sevdiren yazardır.
Bana göre edebiyatın altın çağı 19. Yüzyıldır. Bu devirde kimler yaşamamış ki; bir çok okurun çok beğenerek okuduğu Alexandre Dumas, Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Charles Dickens ve ismini sayamadığım bir çok edebiyat dünyasının yıldızı hep bu yüzyılda yaşamışlar ve yazmışlardır. Shakespeare bu saydığım yazarlardan hemen hemen 250-300 yıl önce yaşamış olmasına rağmen eserlerinin bugün bile beğenilerek okunması onun ne kadar büyük bir yazar olduğunu gösteriyor.
Venedik Taciri dostluk, arkadaşlık, fedakarlık, hukuk ve aşk temelarının çok başarılı işlendiği, tragedya ile komedyanın iç içe geçtiği harika bir eser. Okuduğum diğer eserleri gibi bu eserini de çok severek ve beğenerek okudum.
Bazı okur arkadaşların tiyatro okumaya mesafeli durduklarını görüyorum. Fakat Shakespeare okuyup, onun tadına varanların tiyatyo metinleri ile aralarına koydukları mesafeyi kapatacaklarına inanıyorum. Romeo ve Juliet, Hamlet, Othello, Macbeth veya Venedik Taciri; hangi eseri olursa olsun yeterki okuyun, kesinlikle çok beğeneceksiniz.
Asıl adı Hatice Saadet Derviş ve Nazım Hikmet'in çocukluk arkadaşı olan Suat Derviş, döneminin siyasi ve toplumsal mücadelesini tüm mağduriyetine rağmen bırakmayan gazetecilerdendir.
Buna ek olarak Devrimci Kadınlar Birliği'nin Kurucusu olmuş ve kadın hakarıyla ilgili çalışmalarıyla iz bırakmıştır.
Paylaşmakta olduğum bu kitapta iki roman bulunmaktadır. Kitaba adını veren "Onu Bekliyorum" ilk kez Cumhuriyet gazetisinde, ikinci roman olan "Büyük Ateş" de Son Posta gazetesinde tefrika edilmiştir.
Daha önce paylaştığım Hiçbiri romanında olduğu gibi, bu iki hikayede de aşkla sınanan kadınların dünyasını anlatır.
Her iki romanın da ortak noktası evliyken başka bir adama aşık olan ya da olduğunu zanneden kadınların duygusal çalkantılarıdır. Zira Hiçbiri de benzer bir konuya sahiptir.
Özellikle "Onu Beklerken" bölümünü okurken ekstra gerildiğimi hissettim. Kocasına duyduğu aşk yüzünden yeteneğinin köreldiğine inan kadının buhranı bana "aklını başına topla be kadın" dedirtti durdu.
Kadınlara olan duyarlılığına, yaşam hikayesindeki mücadeleye büyük saygı duymakla birlikte sürekli kadınların sadakatle sınamasını konu edinmesiyle, açıkçası Suat Derviş'in donanımının altında kaldığını düşünüyorum.
Kadının toplumdaki yerini, haklarını, varlığını vurgulayan daha dikkat çekici hikayeler oluştursaydı, dönemin toplumsal ve siyasi yapısını dahil ederek tarihsel bir boyut kazandırsaydı gazetecilik kimliğiyle daha uyumlu olacaktı görüşündeyim.
Her ne kadar hikayeleri kadının özgür seçim hakkına değinse de, sanıyorum ki daha güçlü içerikler okumak beni daha fazla etkilerdi.
Suat Derviş romanlarını, kalemi temenni ettiğim keskinlikte olmasa da, akıcı anlatımıyla dinlenmek için okunabilecek keyifli romanlar olarak görüyorum.
Siz de küçük bir mola vermek isterseniz
Onu BekliyorumSuat Derviş · İthaki Yayınları · 2020125 okunma
Her kitabı okuyan ben, sıkılsam, beni sarmasa bile kitapta mutlaka güzel bir şey bulan ben bu kitabı beğenemedim. 360 sayfa süren kitaptan ne anladın derseniz; Refik Risk'in Şifa Şavk'a olan bir aşkı var başlarda platonik tarzda sonrasında sevgili oluyorlar ama aralarda dönen onca olaydan ve isimden ben bir şey anlamadım. Refik Risk yüzünü falan değiştiriyor başka birisi oluyor falan filan. Çok mu zekice bir konusu var bilemiyorum. İncelemelerini okuduğumda çok da sevilmiş olduğunu görüyorum. Yani elbette her kitap herkese hitap etmez. Bu kitapta da alıntı yaptığım ve çok zekice bulduğum cümleler oldu. Ancak dili itibariyle de bana hitap etmedi. Konusunu da dilini de beğenemedim. Yalın fakat küfürlü. Ha filmi çekilecek tarzda bir kitap fakat filmini de izlemezdim. Ya da yazarın ilk kitabı olarak yanlış bir seçimdi benim için.
Murat Menteş merak ettiğim yazarlardandı. Çok konuşulan ve okunan. Ben de bu kitabı görür görmez bir hevesle aldım. Bilemiyorum yine de ilerde bir gün başka bir kitabını da okuyor olabilirim.
Neyse bu kitap sonunda bitti ben de rahatladım.
Antika TitanikMurat Menteş · April Yayıncılık · 20186,8bin okunma
ikinci kitaba başlarken artık bazı sırların açığa çıkacağını, karakterlerin oturup gerçekten konuşacağını ve yaşananların daha mantıklı bir zemine oturacağını düşünmüştüm. Ancak kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey bunun tam tersi oldu. İlk kitapta beni rahatsız eden birçok unsur devam ettiği gibi bazı noktalarda daha da büyümüştü. Korkunç!
Kitap boyunca Mahinev, Ali Asaf'ın onu aldattığını düşünüyor. Açıkçası okur olarak bizim düşünmemiz gereken şey de bu. Çünkü kitap sürekli olarak bizi bu sonuca yönlendiriyor. Ortada Lina var, ortada başka bir kadın var, ortada yıllarca süren sessizlik var ve ortada cevaplanmayan onlarca soru var. Fakat bütün bunların içinde beni en çok rahatsız eden şey Ali Asaf'ın gerçeği biliyor olmasına rağmen hiçbir açıklama yapmaması oldu.
Mahinev soru soruyor. Ali Asaf susuyor. Mahinev cevap bekliyor. Ali Asaf yine susuyor. Mahinev acı çekiyor. Ali Asaf hâlâ susuyor. Bu döngü yüzlerce sayfa boyunca tekrar ediyor. Bakın şaka değil yüzlerce sayfa sürüyo.
Bir noktadan sonra bu durum gizem yaratmıyor. Sadece hikâyeyi uzatıyor. Karakterlerin yaşadığı sorunları değil, yazarın hikâyeyi uzatmak için karakterleri konuşturmadığını hissetmeye başladım. İlk kitapta da bu vardı ama ikinci kitapta çok daha yorucu bir hâl almış. Nefes aldırmadı..
Lina karakteriyle ilgili de karışık hisler içerisindeyim. Hikâyeye girişini etkileyici buldum. Annesini kaybetmek üzere olan küçük bir çocuğun hikâyesi doğal olarak insanı etkiliyor. Ancak Mahinev'e bağlanma süreci bana fazla hızlı geldi. Evet, travma yaşayan çocuklar hızlı bağ kurabilir ama burada yaşanan bağın yoğunluğu bana yine de yapay hissettirdi. Sanki duygusal etkiyi artırmak için bazı gelişim aşamaları atlanmış gibiydi.
Kitabın sonlarına doğru mektuplarla birlikte öğreniyoruz ki aslında Ali Asaf
"Bu benim hikâyem. Kusursuz sanılan kusurlunun hikâyesi. Ve ölümün trajik finali. Yani hayat." (s.40)
Guillermo Rosales kaleminden Felaketzedeler Evi 1987’de yerel bir edebiyat yarışmasında Oro Roman Ödülü’nü kazanan ve bugün Küba edebiyatının kült kitaplarından biri olarak kabul edilen kitabı İspanyolca aslından Gökhan Aksay sayesinde çevrilen ve son zamanlarda çok fazla okunmasıyla da dikkatleri üzerine çeken bir kitap.
Yazar 47 yaşında yoksul yapayalnız ve unutulmuş biri olarak öldü. Eserlerinin büyük bölümünü yok etti. Gerekçesi bizim o satırları cidden anlayamayacağımızdı. Hayatı yaşayan kişinin cektiği acıyı çektiği kadar satırları okurken hayatımızı da düşününürsek ne kadar da anlayabilirdik ki zaten... Ama yine de yaşarken kısa otobiyografik tek bir roman yayımladı. Felaketzedeler Evi'nde hayatın insanı dehşete düşüren bir boyutunu aktardı bizlere ve bu kitabı okurken yok edilen diğer kitaplarını merak etsem de hak vermeden de geçemedim kendisine. Zamanında verilmeli bazı değerler kör ölünce badem gözlü kel ölünce sırma saçlı demesinler ve herkesin acısı kendine...
"Dışarıdan bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyorum ben. Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklarından biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı."
Direksiyonunun başındaki halam "Burası iyi gelecek sana, göreceksin; bundan iyisi can sağlığı." diyor.
"Görüyorum. Dengini sırtlamış kir pas içinde, park köşelerinde, bankların üzerinde gecelemek zorunda kalmadığım için, bana bu mezbeleyi bularak hayatımı sürdürmemi sağladığı için neredeyse teşekkür edeceğim."
"Bundan iyisi can sağlığı."
Bu cümlelerle başlıyoruz kitaba zaten de bu cümleler tüm okuyacaklarımızın
Vizyon ve bakış açınıza ciddi anlamda olumlu etkileri olabilecek bir eser. Ba yıl dım. Çok faydasını görüyorum ruh halimde, iyi hissettiriyor. Tekrar tekrar göz atmalık.