• Bence en büyük zenginlik, ruhun göründüğü iki güzel göz, en büyük servet kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan yansıyan tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, saf bir kalpten büyük servet mi olur?
  • Kavram olarak "zikir"; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür1.

    Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadece Allah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa "zikir", insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır2. Çünkü "zikir", Allah’a itaattir. Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

    Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

    1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

    2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

    Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

    a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

    b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

    c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer3.

    3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır4. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...5

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2). Yine aynı şekilde

    "Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rabb’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2)

    âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

    Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

    Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunlarıın hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ” (Âl-i İmrân, 3/191).

    Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

    Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

    "İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?" (Enbiya, 21/50).

    “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr, 15/9).

    Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir6. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür7 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

    Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

    İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.8

    Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur9. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur.

    Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir.

    Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.
  • İbn Atâullah el-İskenderî’den Hikmetli Sözler*

    v Hataya düşme durumunda recânın (ümidin) noksan oluşu, amel ve ibâdete güvenmenin alâmetlerindendir.
    v Bir taraftan senin için tayin ve kefil olunan şey için çalışıp-çabalaman; diğer taraftan ise senden yapılması istenen ibâdetler için kusur ve tembellik yapman, kalp gözünün kör olduğuna bir delildir.
    v İbâdetler, ayakta duran bir takım şekil ve sûretlerden ibarettir. Bu şekillerin rûhu ve özü ise, kendilerinde bulunan ihlâsın sırrıdır.
    v Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.
    v Dünyanın ve maddenin şekilleriyle aynası kirlenmiş olan kalp nasıl parlar? Şehvetleriyle bağlanmış olan kalp Allah’a doğru nasıl yol alır? Gafletlerin kirinden temizlenmemiş olduğu halde Allah’ın huzuruna girmeyi nasıl arzu eder? Saçma-sapan şeylerden vazgeçmeden sırların inceliklerini anlamayı nasıl ümit edebilir?
    v Teneffüs ettiğin her bir nefeste, Allah’ın sende icrâ ve imza ettiği bir kaderi vardır.
    v Sende gizli olan ayıpları arzu edip araştırman; senden perdelenmiş olan gaybları araştırmaktan daha hayırlıdır.
    v Kendisinden ayrılmak mümkün olmayan varlıktan kaçıp; kendisiyle devamlı kalmak mümkün olmayan şeyi isteyen kimseye hayret ki hayret!.. Çünkü: “Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur!”
    v Hâli ve yaşayışı sana feyiz ve hamle vermeyen; sözü seni Allah’a götürmeyen kimse ile sohbet etme, arkadaşlık yapma!
    v Çoğu zaman kötü bir şey yaparsın; fakat hâl ve gidiş yönünden senden daha düşük bir kişi ile arkadaşlık yapman, onu sana güzel gösterir.
    v İbâdet ve tâat yapamadığında üzülmemen; hata ve günâh işlediğinde ise pişmanlık duymaman, kalbin ölüm işaretlerindendir.
    v Şayet Allah’ın adâleti seninle karşılaşırsa, küçük günâh diye bir şey yoktur! Hepsi hesâba katılır! O’nun lütuf ve ihsânı seninle yüz yüze geldiğinde ise, büyük günâh diye bir mesele kalmaz!
    v Varlığı sence küçük görülen ve göze batmayan ibâdet, aslında kalplerin dirilişi için en çok ümit verici bir ibâdettir.
    v Karanlık, nefsin ordusu olduğu gibi; nur da kalbin askeridir. Allah, kuluna yardım yapmak istediği zaman nurlar ordusuyla onun imdâdına koşar; karanlık, zulmet ve ağyârın ilgisini ondan keser.
    v Ümitli olduğun her şeyin kölesi; ümit kestiğin her şeyden de âzâde ve hürsün.
    v İhsân ve lütuf yolunun nezâketiyle Allah’a yönelmeyen kişi, mihnet ve imtihan zincirleriyle O’na doğru çekilir!
    v Allah’a karşı mâsiyet (günâh) ve kötülüklerin sürüp giderken, O’nun sana olan ihsânının devam etmesinden çekin ve kork! Çünkü bu bir istidrâc olabilir. “Biz onları bilmeyecekleri yönden derece derece azâba yaklaştırırız!”
    v İlâhî vâridler, feyiz ve ilham, pek seyrek olarak ansızın gelir. Bu durum, kulların meseleyi istidat ve kabiliyetle izah etmemeleri, böyle bir iddiada bulunmamaları içindir.
    v Her meseleye cevap veren, her gördüğünden bahseden ve her bildiğini anlatan bir kimse gördüğünde, bu haliyle onun câhil olduğunu anla!
    v Hak Teâlâ âhireti, mümin kullarını mükâfatlandırmaya uygun bir yer olarak yaratmıştır. Bunun da sebebi; O’nun kullarına vereceği şeylerin bu dünyaya sığmaması ile sonu olmayan bir âlemde onların yaptıklarına karşılık vermeyi kullarının değer ve kıymetine daha uygun bulmasıdır.
    v Allah’ın katında değer ve kıymetini öğrenmek istiyorsan, hangi işte seni ikâme ettiğine, seni hangi halde tuttuğuna bak!
    v Senin Allah’tan istediğin şeylerin en hayırlısı, O’nun senden istediğidir!
    v Amel ve ibâdetle beraber olan duygu recâdır! Aksi halde, o duygu bir ümniye ve arzudan ibarettir!
    v Ârifler bast haline girdikleri zaman, kabz halindekinden daha çok korkarlar. Çünkü bast halinde edep sınırlarında duran kişiler çok azdır!
    v Allah bazen sana ihsânda bulunur (dünyevî şeyler verir. Fakat bu verilenler sebebiyle kulluktan uzaklaştığın için) aslında sana bir şey vermemiş olur! Bazen de aksi olur. Sana ihsânda bulunmaz, fakat aslında sana ikramda bulunuyor demektir!
    v Sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı elem duyman ve üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden ileri gelir!
    v O bazen senin için tâat kapısını açar, fakat kabul kapısını açmaz. Kimi zaman, O’nun hükmü ve takdîri ile günâh işlersin; fakat bu vuslatına sebep olur!
    v Zillet ve iftikar getiren bir mâsiyet ve günâh; izzet ve kibir getiren bir ibâdet ve tâatten daha hayırlıdır!
    v Cenâb-ı Hak, dilini talep ve dua için çözüp serbest bıraktığı an bil ki, sana ihsânda bulunmayı arzu etmektedir.
    v İstediğini ertelediği için Hak Teâlâ’ya karşı hakkını aramaya kalkma! Aksine, edebini takınmadığı için nefsinle hesaplaş!
    v Her hüner ve husûsiyete sahip olan kişinin, halâs ve kurtuluşu tam değil demektir!
    v Hak Teâlâ, sendeki usanç ve bıkkınlığı bildiği için ibâdet ve tâatı çeşit çeşit yaptı! Sendeki hırs ve düşkün olma hasletini de bildiği için bazı vakitlerde ibâdet etmeyi sana yasakladı! Böylece bütün düşüncen kuru bir namaz değil; namazı gerçekten kılmak olsun! Çünkü her namaz kılan, namazı gerçekten yerine getiren kişi olamamaktadır!
    v Talep ve arzu şan değildir; esas şan, iyi edeple rızıklanmandır!
    v Allah’ın kusurları örtmesinin güzelliği olmasaydı, hiçbir amel ve itaat kabule şâyan olmazdı!
    v Setr (örtme) iki çeşittir: 1. Günâhtan setr 2. Günâhta setr. Avam, halkın gözünden düşme korkusuyla Allah Teâlâ’dan ikinci çeşit setri isterler. Havas ise, Melikü’l-Hak olan Yüce Mevlâ’nın nazarında düşme endişesi taşıdığı için günâhtan setri arzu ederler!
    v Hakiki dost, senin ayıp ve kusurunu bildiği halde seninle arkadaşlık ve sohbet edendir. Bu da Kerîm olan Mevlâ’dan başkası olamaz! Arkadaşlık yapılacak kişilerin en hayırlısı; senden ona bir şey gitmediği, bir menfaati olmadığı halde sadece seni arzu edendir.
    v İnsanlar, sende bulunduğunu zannettikleri iyi huylardan dolayı seni methederler. Buna karşılık, sen de nefsî huylarının gerçeğini bildiğin için onu kınayıcı ol!
    v Hak etmediğin halde övüldüğünde; sen de hemen hak ettiği ve lâyık olduğu şekilde Allah’ı öv!
    v Sana bir şey verildiğinde ikram ve ihsân seni bast haline; verilmediği zaman ise bu verilmeyiş kabz haline geçiriyorsa, bu durumunla çocukluğunun devamını ve kulluğundaki sadâkat ve samimiyetin yokluğunu istidlâl et, anla!
    v Bazen kabz gecesinin karanlığında elde ettiğin bir şeyi, bast gündüzünün işrak ve parlaklığında elde edemeyebilirsin. “Sizin menfaatinize hangisinin daha yakın olduğunu kestiremezsiniz!”
    v Nefisler ağyâr kesâfeti ve mâsivâ katılığı ile perdelendiği gibi; bazen kalpler de nurlarla dura kalır!
    v İlâhî rahmetle ahlâkını düzeltmeyen bir kişinin, kulların sırlarına ve gizli yönlerine muttali olması, kendisi için bir fitnedir; ayrıca vebâl ve günâhı da kendi üzerine çekmeye sebep olur!
    v Bazen, halk seni görmediği halde bile riyâ ve gösterişle iç içe olabilirsin!
    v Husûsî hallerinin halk tarafından bilinmesini istemen, kulluk ve ubûdiyetinde sadâkat ve samimiyetinin olmadığına delildir!
    v Bazen, namaz ve oruçta bulamadığın derûnî halleri, çaresizlik ve yoksullukta fazlasıyla bulursun!
    v Kendi iyiliklerinin yaygınlığından söz edenleri, günâh ve mâsiyet susturur. Halbuki, Allah’ın ihsânının bolluğundan bahsedenleri günâh ve hatâ susturamaz!
    v Söylenen her söz üzerinde, içinden çıktığı kalbin kisvesi, elbisesi vardır.
    v Söz ve ifâdeler, dinleyenler için bir azık ve gıdadır. Alıp yediğinden başkası da senin değildir!
    v Hayr-u hasenât gibi nâfile ibâdetlere koşmak; farz ve vâcipleri yapmada ise tembellik göstermek, hevâ ve hevese tâbi olmanın alâmet ve işaretlerindendir.
    v Kullarının kendisine az ibâdet edeceğini bildiği için Allah, ibâdet etmeyi onlara farz kıldı; onları mecburiyet zincirleriyle ibâdete sevk etti. Zincirlerle cennete sevk edilen bir topluluk Rabbinin hoşuna gitti!
    v Allah’ın sana lutfettiği nimetin kıymetini bilebilmen için bazen üzerine karanlıklar gelir.
    v Arzu ve şehveti, kalpten ancak rahatsız edici bir korku ve ağlatan bir şevk dışarı çıkarabilir.
    v Allah, müşterek ibâdeti, riyâ ile karışık kulluğu sevmediği gibi; müşterek bir kalbi de sevmez. Müşterek amel ve ibâdeti kabul etmez; müşterek kalbe ise yönelip bakmaz.
  • İnsanoğlunun bir yerde, bir işte yalnız olmadığını bilmesi anlaması ne kadar güzel bir şey. Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek.
  • 128 syf.
    SERGÜZEŞT (serüven, macera)

    "Sergüzeşt bir vaat idi. Vaadini niçin tutmadın ?.."

    Dilber, otuz üç sene sabah olmak bilmeyen, ufuklarında şafak görünmeyen bir şebi-yelda ( en uzun gece, bitmeyen gece) içindeydi.

    Hürriyetine !!!
    Esaretin aleyhine söylüyorum
    ' hürriyetine' ..
    Küçük yaşta tüm güzel duygulardan mahrum bırakılan bir kalp, kapanmakta olan bir kapı daha.. Ah bu dünya ne beyhudeydi, ne boştu oysaki.. Zengin, gönlünü fakire açardı. Fakir bahtsızlıktan oraya dahi intikal edemezdi..

    Kapılar üstüme kilitlendi, yalnız, soğuk ve karanlık bir odada yıldızlardan mahrum bırakıldım. Yalnızca valide hayali kurmak içimi ısıtıyordu.
    Acılar içinde kıvransam da yutup içime atmayı alışkanlık edinmiştim.
    Esaret dedikleri böyle olmamalıydı; bir kalbin içine haps olacaktın mesela. Bu sefer sevgi karşılığını almalıydı..

    " Güzellikten büyük asalet, safvet-i kalpten büyük servet mi olur?"

    "Asalet teşrifat ve servete, servet nümayiş- i asalete tapıyor. Ben ismet ve muhabbete."

    " Gönül muhabbete karşı daima çocuktur. "

    Aklım Nil' in azgın sularının yuttuğu bir kalpte kaldı..
    Ah Dilber ah..

    Acaba Nil' in bu müthiş, bu mühlik girdap ve seylâbeleri, bu zavallı Dilber' i bu bedbaht esiri nereye götürüyor?

    HÜRRİYETİNE

    Gülsüm Aşkın
    09.09.2019
  • Öldürülmüş kadınlar gülümsüyor
    Piyano tuşları gibi arası kararmış dişleri ile
    Çözülmemiş cinayetler oratoryosu yazıyoruz
    Kadınlar öldürülmesin senfonisi
    Şeker de yiyebilsinler notalarla!
    Cinayetler saçlarını çözüyor, beyaz kadınların omuzlarına
    Ben yüzü kalpten kadınlar çizerek rahatlıyorum pastel boyayla
    Nedense hepsinin yüzüne
    Beyaz bir kedinin kara gölgesi düşüyor
    Buna gözyaşı demek mümkün belki
    Neme lazım güzel kadın sanatı yapıyoruz burada.
    Aydınlanan vakaları Miss Marpple yazıyor Karanlıkta kalanları taşeron usulü şaire veriyoruz.
    Yetki belgemiz yok, yine de
    Duruşmalara müdahil oluyoruz ara sıra Doğrudan zarar gördük diyoruz
    Doğrudan!
    Hakim bağırıyor
    Atın bu isterik karıları dışarıya!
    Geçmiyor zapta nedense hiçbir sözümüz