• Evet ağzı bozuk olan bir kitap okudum, gittiğim yerlerde çıkarıp okumaya utandım diyebilirim biri adını sorar ve ben okuduğum için okumak ister de sonra bu kız nasıl şeyler okuyor böyle diye düşünebilir doğal olarak. Böylelikle kitapla ilgili ilk önbilgi bu şekilde açıklanmış oldu. Kitapta vermek istenilen o kadar doğru şey var ki keşke bunlar sokak jargonuyla anlatılmadaydı tabi ama okuyucuya o gerçekliği yaşatmak için gerekli bir dil olabilir. Yazarın ölüme beş kala diye tabir edebileceğimiz bir durumda bunu yazması da bu kitabın daha gerçekçi ve insanı etkileyen ayrı bir yönü kendini göstermiş oluyor. İronik olan kısım ise yazara biçilen bir yıldan az bir ömürün yanlış bir teşhisin sonucu olması. Dünya çürümüş bir portakal sevgili kardeşlerim bana bu şekilde hitap etmeyi öğreten Alexciğime selam ederim. Ve doğru güzel bilgilerin bozuk bir ağız yerine gayee kibar ince şekilde anlatılabileceği taze portakal gibi bir dünya dilerim.
  • ''Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?' diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir kaşık toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'''
  • babam haylaz ve bazen biraz kaba denebilecek kadar soğuk bir adamdır.

    pek sohbetimiz olmamıştır. dün geceye kadar. 30 yıllık büyüyü bozdu.

    hala heyecanlanıyorum söylediklerini düşündükçe.

    zeki müren dinliyordu, bir duble de rakı koymuş hafiften demleniyor. oo dedim üstadım bir tek de ben atayım. güldü gel dedi ki hayatta demez, tek içer hep nedense. neyse oturdum karşısına.

    naber dedim, iyi dedi düşünüyorum. ne oldu be dedim, anlatayım mı cidden dedi.

    anlat dedim, başladı:

    annenle tanışmamıştık o dönemler, ben sabahları işe gidiyorum akşamları da üniversiteye gidiyorum. beş kuruş para yok, kiraydı oydu buydu derken çulsuzuz hep. ama gururlu çocuklarız, kimseye eyvallahımız yoktu. sigaramız birinci, muhabbetimiz zamanın gerçek alimleriyle medresede dönerdi, çemberlitaş'ta.
    gururluyuz dedim ama bazen o kadar da gururlu değildik aslında, ya da ben değildim.

    ismi müjgan'dı. bak tekrar söylüyorum, bir kadına koyulabilecek en güzel isim budur. müjgan.
    müjgan'la tanıştıktan sonra babaannene yani anama sordum ismini değiştirmek ister misin senin ismin müjgan olsun dedim. çünkü dünyadaki en güzel varlık anamdır bu nedenle onun da ismi müjgan olmalıdır. kabul etmedi. keşke sen kız olsaydın oğlum. hayatımda kimsenin ismini müjgan koyamadım.
    müjgan'ı nasıl anlatsam bilmiyorum, hala dört kadehe kadar başka şeyler düşünebiliyorum ama dört kadehten sonra her şey müjgan oluveriyor.

    hanımeli çiçeğini bilir misin? eğer bir sokakta hanımeli çiçeği varsa ta sokağın en başından alırsın kokusunu. içindeki balının kokusu sarar sokağı. yanına gidersin ki bir de güzel bir de narin.
    azcık kopartsan evine götürsen ne var korsun bir kavanozun içine, azcık da su koysan belki kök salar ama kök salmasa bile kokusu evi sarar.

    kıyamazsın, çünkü bahçedeyken balından arılar nasiplenir, kokusundan konu konu komşu, güzelliğinden de taze çiftler nasiplenir, izledikçe aşkları kabarır.

    ben yıllardır müjgan'ı başka türlü tanımlamayı beceremedim. hanımeli çiçeği gibiydi o, ne kopartıp alabildim ne de kokusundan vazgeçebildim.

    annen bu söylediklerimi duysa ne der bilmiyorum. 36 yıldır evliyiz dile kolay, ilk defa anlatıyorum bu hikayeyi birine, hiç anlatamam sanırdım. müjgan bizim emirgan'daki komşumuzun kızıydı. babası despot bir adamdı, ülkücü geçinirdi, biz de tatlı su solcusuyuz ama yine de laf söyletmiyoruz. velhasıl görüşmemizi yasakladı.

    mektuplaştık az biraz, son mektubunda veda etti bana. tekrar yazarsam babasıyla sorun yaşayacağını ama beni hiç unutmayacağını söyledi. genciz, ateşliyiz dinlemedim müjgan'ı. daha ertesi gün kapısında beklemeye başladım, ama yarappi hatunum salınıyor merdivenlerden, bir de öğlen güneşi vurmuş tam kapısının önüne, cildi bir parlıyor, gözleri hele, gözleri kahverengiydi ama yemin ederim masmavi.

    koştum, tuttum elinden. göz göze geldik, tek kelime etmedi. korunun oralarda bir kenara gittik, çöktük yere, dedim ki: hayatta seninle birlikte olmaktan daha fazla dilediğim hiçbir şey yok, seni varlığımın her bir zerresiyle ayrı ayrı seviyorum, ne olur beni seninle olma, seninle yaşlanma saadetinden alıkoyma, yanında olmak dünyada kalan diğer tüm lezzetlerden yeğdir.

    ayağa kalktı, nazım'ım olmaz dedi. hakikaten olmaz, elimden gelmez, hiçbir şey daha söyleme. gözümün nuru, hoşçakal dedi. saçımdan öptü.

    saçımdan öpmeseydi belki daha iyiydi. çünkü insan sadece gerçek sevdiğini saçından öper, içine çeke çeke öper. nefesini bile unutmadım.

    oğlum, ondan sonraki hayatım, hayatımda kalan diğer her şeyi bu yaraya basmakla geçti, özür dilerim.

    sen oğlumsun, canımın yarısısın, bunları anlatmak içimde bir hüzün doğuruyor, suçlu hissediyorum kendimi. ama böyle oldu işte. belki şaşıracaksın, neymiş bu nazım'ın kalbi diyeceksin ama hala özlüyorum biliyor musun? koskoca okyanuslarda kaptanlık yaptım, 7 iklim 4 kıta gördüm, o görkemli kocaman denizlerde boğulmuyor da bir kaşık müjgan'da boğuluyor işte insan.

    üzülme, gel içelim, bu kadehi de müjgan'ın kirpiklerine içelim, ki o kirpikler asla rastgele dizilmiş olamazlar.

    müjgan'a..

    **

    konuşamadım. öyle babama baktım. gözleri hafif nemli, gülmeye çalıştı ama ağlamaya hazırlanan bir yüzün gülmeye çalışmasının yarattığı o kambur gülümseme ne ona ne de bana yetti. ikimizin de canı ağzımıza geldi.

    öptüm saçından odama gittim, hala odamdayım. adam annesinin ismini müjgan koymaya çalışmış. benim hayata dair söyleyeceklerim o an bitti zaten.

    saçınızdan öptüm.

    İ. Girgin
  • Değerli kardeşlerim ... ! şüphesiz ki islam her konuda kulların yararına olan şeyler tavsiye etmiştir… Evlilik hususunda da çiftlerin yararına olacak en güzel tavsiyesi de, birbirleri görüp konuşmalarına müsade etmesidir… Ve tabiiki bu müsaade şer'i kurallar çerçevesinde verilen bir müsaadedir…

    Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar ise şunlar olmalıdır ;

    1 - Halvette kalmamaları...

    2 - Seviyesiz bir şekilde konuşmalar olmamalı ...

    3 - Tokalaşma veya elle temas olmamalı ...

    4 - Gizli açık herhangi bir kusur varsa bunlar konuşulmalı ...

    { … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Ben Nebi s.a.v’in yanında idim. Ona bir adam geldi ve Ensar’dan bir kadınla evlendim diye Nebi’ye haber verdi. Rasulullah s.a.v ona : o kadına baktın mı ? buyurdu. O kimse hayır bakmadım dedi. Rasulullah : o halde git ona bak, çünkü Ensar’ın gözlerinde bir şey vardır, buyurdu. }

    Müslim : 1424/74 - Humeydi : 1172 - Nesei : 3246 - İbni Hibban : 4041 - Said b. Mensur : 523 - Dare kutni : 3/253 - Beyhaki : 7/84 - Ahmed : 2/299

    { … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Nebi s.a.v’e bir adam geldi ve Ensar’ dan bir kadınla evlendim dedi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ona : o kadına baktın mı ? Çünkü Ensar‘ın gözlerinde bir şey vardır, buyurdu. O kimse evet baktım dedi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem : o kadınla ne kadar mehir üzere evlendin ?, buyurdu. O kimse : Dört ükiyye gümüş üzerine evlendim dedi. Nebi o kimseye : Dört ükiyye gümüş üzerine mi ?, Sanki gümüşü şu dağın yamacından yontup çıkarıyorsunuz ! Yanımızda şimdi sana verecek bir şeyimiz yoktur. Ancak seni bir seriyye içinde bir yere yollarız da oradan bir şeylere nail olursun, buyurdu.” Ravi dedi ki : Nebi s.a.v Abbas oğulları cihetine bir seriyye gönderdi ve bu kimseyi de o seriyye içinde gönderdi dedi. }

    Müslim : 1424/75 - İbni Hibban : 4094 - Hakim : 2/177 - Beyhaki : 7/235

    { … Cabir bin Abdullah r.a şöyle dedi : Rasulullah s.a.v buyurdu ki : Her hangi biriniz bir kadına evlenmek için talip olduğu zaman, eğer kadını nikah etmeyi celb edici yerlerine bakabilirse ona baksın. Cabir dedi ki : Ben bir kıza talip oldum, onu görmek için saklandım da onun beni evlenmeye davet eden yerine baktım ve onunla evlendim. }

    Ebu Davud : 2082.n - Albani : 1791-1792- İrva 95-98-es-Sahiha

    Bu son hadisi şerifte Rasulullah s.a.v’in : “ … kadını nikah etmeyi celb edici yerlerine bakabilirse ona baksın…. “ ifadesinden kasıt – Allah en iyisini bilendir – kadın normal ev kıyafeti ile dolaşırken konuşmalarına, ellerine, yüzüne, boyuna posuna, yürüyüşüne ve fiziksel olarak bir kadında - giyinik iken - hoşuna neler gidiyor veya onda neler arıyorsa bu şekilde bir bakmaya müsaade edilmesidir… Ama tabiî ki bu, ciddi anlamda evlenmek için görüşülmesi istenilen hanımlar için geçerlidir…

    Bu konuda müslümanın unutmaması gereken bir hususta şudur : “ Bu gibi görüşmeler ister olumlu anlamda sonuçlansın, ister olumsuz anlamda sonuçlansın, orda konuşulan ve orda görülen şeyler orda kalmalıdır … Bu görüşmeden sonra erkek erkekce davranmalı, bayan da hanımca davranmalıdır … Başka ortamlarda bu olayın gevezeliği yapılmamalıdır …

    Rabbim tüm Müslüman hanım ve erkek kardeşlerime hayırlı kısmetler nasibetsin …

    Amin

    | Tacuddin El Bayburdi
  • Emil Michel Cioran benim için önemli bir yazar. " Annesinin keşke hiç doğmasaydın" cümlesi üzerine var oluş felsefesi üzerine yoğunlaşmış ve başta Almanya olmak üzere ciddi bir okur kitlesine hitap etmiştir. Evet başta bahsettiğim gibi varoluş felsefesi üzerine yazdığı eserler parmak ısırtacak kadar güzel. Yazar yaşamına, hatta yaşama kızgın. Yaşam onun için bir çürüme ortamı. Evet kısmen haklı ama çürüdüğümüz kadar çürüttüğümüz şeyler var. İsminin hakkını veren bir kitap, önemle tavsiye edilir.
  • Gerçekten iyi yaşamanın mümkün olduğunu düşündüğüm bir gün size umutlu şeyler söyleyeceğim. Bahardan filan bahsedeceğim. Ama şu an değil. Şu an sadece dünyayı bomboş bakan bir çift gözle seyrediyorum. Ama sanki az kalmış gibi, bir kaç adım varmış gibi, güzel günler göreceğiz çocuklar, tam da bu insan cehenneminin ortasında, bu boş kalabalığın içinde, hisli günler göreceğiz.
  • Bütün güzel şeyler ödünçtür, beş ölü doğumun üzerine Tanrı'nın verdiği ve üç on yıl sonra geri aldığı Mozart ya da onun konserlerinde saraydan iki üç saatliğine alarak giydiği üzerine bol gelen üç beş parlak giysi gibi..