• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • pazartesi

    benim adımı bağışla
    . . . . . . . . .

    “sabah uyandırıldığında pazartesiydi
    bunu iyice bildi, ağzı çirişli
    yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
    coşkun bir göke uyumsuz ama kararlı
    durmaya, direnmeye, aşk olmaya sanki
    elleri ve beyni hemen çalışkan kesildi
    sonra bir den bir ışık bir ışık bir ışık

    hazır bir biçimlenmeyi aldı geldi
    çünkü -anlar gibiydim- biraz yenildi
    hemen bir coşkuya gidiverir alışkanlığı
    oturur tıraş olur, ekmek kızartıp yer
    kolunda sonsuz bir güç, elinde hüner
    olağan sanıverir doyumsuz karanlığı
    inanırım böyle başlar bütün pazartesiler

    yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
    çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
    insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

    ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
    siner buğular gibi düşüncemize
    her şeyin en haklısı en incesi

    beklemek bir tepenin mutluluğunu
    bir acının yakıp geçmesini beklemek..”

    karanlık!
    aldım kocaman yaprakları yatağıma getirdim
    bir çeşit zina gibi yaratılışla
    ki ben kocaman balıklar tuttum, sonra bıraktım
    akşamlara işi bıraktığım sorumsuzluk adına

    benim adımı bağışla,
    beni iklimler coğrafyasının ta kendisi
    sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
    pazartesi.

    kendimi bir yılların içine kapadım
    kendimi koyverdim bir sulara
    çok öldüm çok dirildim anlamadım
    kendimi kendi akrostişime adadım
    kendimi gerekçesiz oralara buralara

    karanlığı düşündüm, kimler yapardı onu
    karanlık bir simge değildir, bir yaşama
    durmadan bağırırım ona, bağırırım
    ölümü ve gömülmeyi ayırt etmem ama.
    aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
    öncesiz ve beceriksiz geldim odama

    seni en sona sakladım alçakgönüllü ışık
    hızını hiç kesmeden avadanlıklarımı bileyen
    geliyorum. bana hazırlanan her şeye hazırım
    ki bu hazırlığına katıldığım suların en güzelcesi

    . . . . . . .

    çaldım kapıyı açtılar. oadama
    kravatımı çıkardım
    gökleri yadırgamadım
    güleryüzlü ama yeni
    çünkü ortada ben vardım.

    salı

    birden karışmış gördüm. -karışmış olduğunu gördüm-
    otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
    tutunduğum bir sarmaşık değildi
    bir kayıştı otobüste

    güdümlü bir sağnak saat beşleri beklerdi
    yaz kış herkesin elleri suda
    dizlerime tutunup kalktım.
    bir ses değişmesinin en güzeli vardı göklerde
    dizlerime tutunup dizlerime
    attım pazartesi alışkanlığını.
    bir vurgunum, ve aşkı
    yeni yeni tanınıyordu suların göke
    birden karışmış olduğunu gördüm, bildim
    kadınla erkeğin, emekle evrak çantasının
    bir yarı karanlıkta

    . . . . . . .

    vakit akşamdı. ikinci gün
    vakit akşamdı.
    birden bazı yerlerde ışıklar yandı
    ayrıldım.
    eve döndüm
    evi buldum.

    çarşamba

    aslında buydu beni geliştiren
    lut gölünün ve karanlık mevsimlerin karşısında
    ordan uzayıp geldikçe kararan resimlerin karşısında
    her gün seslendiğimiz isimlerin karşısında
    (sinek kovalayan bir berber çırağı gibi
    bütün işi sinek kovalamak olan
    ustasından sinen ve sinek kovalayan.)
    birden perdeleri açan bir sevgisizlik
    şaşılacak bir balık iriliğinde
    bu temmuz nasıl olsa birkaç yıl sürer
    akşamları ve sabahları birtakım ilişkilere değiştiren
    yani birbaşına kalmanın mutsuzluğunu.

    istesem ne olur kurtulmayı
    -serin değil ki bildiğim sokaklar, sinekli-
    renkli camlar gecesinden, keten ter mendilinden
    uzayıp gelen resimlerin karanlığından
    ve rumeli beylerbeyinden
    ve taksitle satışlardan
    kurtulmak.
    kurtulmak!
    bir sonsuz kelime
    bilmediğim bir eski zaman diliminden
    bir güzel aşk ölümü belki

    hiçbir şeye hazırlıklı değildik
    oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
    ama şehirlere koyverdiler bir menekşeyi
    bir menekşeyi
    o zaman başından sezdik yenilgiyi

    o zaman şehre çıktım bir elimde fırça
    bir elimde sineklik
    öbüründe bir sinema bileti
    kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
    hızım bir araba dolusu aşk gibidir
    gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
    kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.

    aslında buydu beni geliştiren, aşksızlık!..
    aşksızlık büyütür beni
    yeni bir aşka doğru ve
    öyle sanıyorum ancak birkaç yıl sürer
    insanın sebepli umutsuzluğu

    . . . . . . .

    üçüncü gün. yorgun
    ev aklımda. gitmeyi unuttum.

    perşembe

    uygundur uçakların uçtuğu bugün
    sonsuz bir karmaşanın üstünden
    iplere asılı çocuk bezlerinin
    iplere asılı kadın külotlarının
    işçi tulumlarının
    üstünden
    cılız çocuklara havalardan öğütler atarak
    ve 60 bin ile 70 bin arasında bir sayıda
    ölümler atarak
    uygundur
    yersiz bir hamaratlık, bir görev duygusu
    bir sarı lale kadar makbulse
    akşamüstü bir kadına sunulan
    uygundur uçakların uçtuğu.
    uçsunlar.

    çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
    herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
    ben masamı topladım, saatimi kurdum
    (tanrım, saatim olmasaydı ne olurdum?)
    biraz sevinç ve alacalık
    karşıya geçmek için tam 39 yıl bekledim
    arabalar, otobüsler, bisikletler, beygirler
    soluk soluğa geçiyorlardı
    geçsinler
    (domatesler yaşlandı elimde)

    o zaman sanılır ki bir olumsuzluk akşamını seçtik
    biraz kolay sanılan biraz alımlı, biraz parlayan
    baktıkça içinde şişelerin ve kırgınlıkların kımıldadığı
    kışlaların ve karakolların kımıldadığı.
    polisin bandosunu alkışladık caddelerde
    çiçek falan satın aldık
    durduk ve yenilgiden umutlandık
    başkaları başka şeyleri seçtiler
    seçsinler

    öyle sanıyorum her şey biter
    bir doğurgan hücre ve
    bir yanlışlık daima kalır.

    yer, kuru toprak. sonra yeşerdik
    çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
    motorlar sirenler gidip gelişler
    koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
    belki güzel birtakım şeyler
    ama artık vakit akşamdı.
    uygundur uçakların uçtuğu artık
    uçsunlar.

    . . . . . . .

    geldim. oturmadım. çiçekleri suladım
    bir onlar kalsın dedim akşamı beğendim
    -bir günlük yanılmayla evi buldum-
    perşembe.
    bir uzun ses bekledim. oturmadım
    berberlere ve matematikçilere
    uçak homurtularıyla
    oturmadım…

    sabahı bekledim. cumayı.

    cuma

    ne söylenebilir! tam çağıydı. olağandık.
    sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık.

    ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık.
    odalarda çok geniş alanlarda dardık
    hiçbir şeye yeterince inanılmadan. toplandılar
    orada biz de vardık.

    ne söylenebilir! tam çağıydı. belli aldandık.
    otlarla yeşerdik, güllerle sarardık.
    bir uykudan doyarak uyanılmadan. toplandılar
    orada biz de vardık.

    ben sokakları severim. deniz boyunda
    her şey bir eskidir. ellerim acır onları taşımaktan
    ben sözümona sokakları severim deniz boyunda
    oysa ensem ve şakaklarım döküldü kaşımaktan
    bir genelgeyim, gündüzüm ve gecem bir
    bir anı bile değilim eski olmaktan.

    gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
    her şeyleri bıraktım. geniş kıyılara dadandım.
    aşk diye geceleri çözümledim. aldandım.
    hep tozları silkeledim üstümden. hep
    bir pantolon için dört kere şehre indim
    bayramlara hazırlandım. sadece hazırlandım.

    ne söylenebilir! tam çağıydı. oyalandık
    suyun, ateşin, havanın toprağın çalışkanlığına daldık.
    bir acıya kahramanca katlanılmadan. toplandılar
    orada biz de vardık
    ve uzun uzadıya orada kaldık.

    cumartesi

    yarın pazar
    yarınki pazarın sessizliği…

    pazartesi

    kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
    başarılmamış bir geçmişten artakalan şaşkınlık
    şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki
    bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
    soluğunu ağartırdı bir altın damarının

    (bir alıntı)
    “bir adamı söylerdi
    bir kitaba konuydu
    hep böyle kalmasaydı
    hep böyle ne olurdu”

    karşımda bir harita, kahverengi ve mavi
    neresi başkasının neresi benimki
    (özel)
    artık buldum herkesin çılgınca sezdiği
    kıyısında dolaştığı yüksek çin duvarını
    artık herkesin belli belirsiz bezdiği
    artık kendim ısıtıyorum sularımı.

    karartılmış, yerlere vurulmuş yenilgi, seni
    yeni bir tanrı sayan soydandı o. seni,
    betondan ve çelikten
    pazartesi günleri bir mutlu gebelikten
    akşama sabaha uygulayan, seni
    seven, saygı duyan, yaslanan sana
    mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
    mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
    seçim sandıklarına, otuzüç dönülü plaklara
    yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
    bir yaşlılık
    ağartır soluğunu bir altın damarının.
    yenile yenile şaşkın
    arta arta kendi diline aktardığı,
    sıkıntısına. seni.
    o, bir yanılma sanıldı, sabaha bırakıldı
    (sabaha kaldım)
    bir çerçeveyi ansıyordu, baktıkça kımıldamayan..

    “kutsal yenilgi!.. şimdiki.
    o’na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
    her şeye yeniden başlamanın
    kanattıkça…”

    ‘Turgut Uyar’
  • Pazartesi

    benim adımı bağışla
    .........

    "sabah uyandırıldığında pazartesiydi
    bunu iyice bildi, ağzı çirişli
    yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
    ....

    yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
    çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
    insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

    ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
    siner buğular gibi düşüncemize
    her şeyin en haklısı en incesi

    beklemek bir tepenin mutluluğunu
    bir acının yakıp geçmesini beklemek..."

    benim adımı bağışla
    ben iklimler coğrafyasının ta kendisi
    sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
    pazartesi
    (...)

    aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
    öncesiz ve beceriksiz geldim odama.

    Salı

    birden karışmış gördüm
    -karışmış olduğunu gördüm-
    otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
    tutunduğum bir sarmaşık değildi
    bir kayıştı otobüste
    (...)

    vakit akşamdı. ikinci gün
    vakit akşamdı.
    birden bazı yerlerde ışıklar yandı
    ayrıldım.
    eve döndüm
    evi buldum.

    Çarşamba

    ...
    hiçbir şeye hazırlıklı değildik
    oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
    ...

    O zaman şehre çıktım bir elimde fırça
    ...
    kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
    hızım bir araba dolusu aşk gibidir
    gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
    kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.
    ...

    üçüncü gün. yorgun
    ev aklımda. gitmeyi unuttum.

    Perşembe
    ...
    yersiz bir hamaratlı, bir görev duygusu
    bir sarı lale kadar makbulse
    akşamüstü bir kadına sunulan
    ...

    çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
    herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
    ...
    durduk ve yenilgiden umutlandık
    başkaları başka şeyleri seçtiler
    seçsinler
    ...
    çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
    motorlar sirenler gidip gelişler
    koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
    belki güzel bir takım şeyler
    ama artık vakit akşamdı.
    ...
    perşembe.
    bir uzun ses bekledim. oturmadım
    ...
    sabahı bekledim. cumayı

    Cuma

    ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık
    sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık
    ...

    ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık
    odalarda çok geniş alanlarda dardık
    ...

    ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık
    otlarla yeşerdik, güllerle sarardık

    gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
    her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım.
    aik diye geceleri çözümledim. aldandım.
    ...

    Cumartesi

    yarın pazar
    yarınki pazarların sessizliği

    Pazartesi
    ...
    kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
    başarılmamış bir geçmişten arta kalan şaşkınlık
    şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki.
    bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
    soluğunu ağartırdı bir altın damlanın
    ...

    seven, saygı duyan, yaslanan sana
    mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
    mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
    seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara
    yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
    bir yaşlılık
    ağartır soluğunu bir altın damarının
    yenile yenile şaşkın
    arta arta kendi diline aktardığı
    sıkıntısına
    ...

    "kutsal yenilgi!.. şimdiki.
    o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
    her şeye yeniden başlamanın
    kanattıkça"

    Turgut UYAR
  • 328 syf.
    Kalp...
    Embriyodan dönüşen ilk yaşam belirtisi. Konuya merakı olanlar bilir. Hiçbir hekim “kalp atışı”nı duymadan size bir yaşamın var olduğuna garanti vermez. Önce bir kalbi duyalım, der. Daha hiçbir organ ortada yoksa da kalp atımı duyulduğunda bir “can” var derler.

    Zor.
    Neden kolay olsun ki? İmtihan. Güzel şeylerin kolay kazanıldığını gördünüz mü? Ben görmedim. Siz gördünüz mü markette bir stantta hemen yumurtaların yanında tam sevebileceğiniz bir kalp?
    Hadi alıvereyim diyebilir misiniz?
    Paranız yeter mi?

    Kitabın 150’li sayfalarında dedim ki İskender hocam, tekrara düştünüz. O da dedi ki, kitabı biraz kapat bir dinlen tekrar oku, o zaman unutursun. Kaçmıyoruz. Dinlemedim, gittim kahve de yaptım okumaya devam ettim. İftarda, sahurda bırakmadım elimden. Öyle tatlı anlatmış ki.
    Birkaç yerde bir şeyler sordum birkaç sayfa sonra cevapladı mesela. Sevdiğiniz yazarlarla böyle bir iletişiminiz oluyor zamanla. Gözünüz kapalı bile hangi cümleyi kitabın neresinde bulabilirsiniz az çok kestirebiliyorsunuz.
    Hataî’nin dizeleri tam beklediğim yerden çıktı mesela. “Hak, gönül alçağında” demişti...
    Kendi suretinden üflediği ruhlarımız tam içinde. Gönlün.
    Gönül’le kalbi ayıralım demiş İskender hoca. Biri kan kaplı, kas yığını tıp âlemi çokça araştırmış, çok incelikli bir organ. Durdurak bilmeden çalışıyor. Yorulmuyor. Yorulunca bir monitörde düz bir çizgisin, tıpta “ex” sin. Bittin...
    Şairler hekimlerden çok uğraşmışlar ama. Yazmışlar, çizmişler, sanatını yapmışlar, merak etmişler.
    Şurda bir şey var adama neler yaptırıyor, ne bu? Bu kas yığını mı? Kalp mi bunları yapan, yaptıran. Peki ayıralım kalple gönlü ki tasavvufta hikmeti kademe kademe ayrılmış. Sesi var, makamı var. Her adımda bir adı var. Ama birçok dilde adı bile yok bu gönlün demiş. Avrupa dillerinde yok mesela hakikaten araştırın bakın. Kalp var ama “gönül” yok. “Gönül” bizim coğrafyaya bahşedilmiş.
    Bir de araştırma ödevi vermişken “heva” kelimesine de bir bakın. Şu an uzun uzun yazmak istemedim. Bulduğum şeylerden çok etkilendim, tavsiye olsun.

    Rabbim sana “gönül” verdik. Hoş, onu sen bize bahşettin. Biz sana senin olan bir şeyi nasıl verelim?
    Sana kul olunur anca. Layıkıyla oluyor mu onu da bilmem. Kalbimizin içindeki o küçücük hem kainatın sığabildiği kocaman odaya. Sen seni rahatça içinde taşıyabilelim diye bize birer sırça köşk vermişsin. Sır gibi orada dur diye. İşte bu gönlün içine bunlar sığabiliyor, ya o kadar büyük işte. Ruhun sığıyor düşünsene.
    Arayıp durduğun gerçek nasıl âyân beyan.
    Ama gürültüde duyulmuyor. Her şeyi bir susturacağız, asıl içimizdeki orkestraya kulak kabartacağız o zaman ne birikiyor orada... Hınç mı? Nefret mi? Kötülüğe, iyilik ederek kötülüğü mü kızdırıyoruz? Yoksa tersi mi?
    Ne diyor? Unutuyoruz onu hep orada. Orda durmadan çarpıyor, çırpınıyor da başka her şeyi duyuyoruz ama onu orada unutuyoruz.
    Sonra her duyguyu birbirine karıştırıyoruz. Elma, armut gibi geliyor.
    Bana güzel bir hatırlatma oldu. Dinledim.
    Habire dert yanıyor benden. Olsun. Ne demişti Erzurumlu İbrahim Hakkı? Nârın da hoş nurun da.
    Sesini duyuruyorsun ya bir şekilde.
    Oradasın, hatırlatıyorsun ya.
    Demek ki kesmedin umudu.
    Ben, bir sürü boş işin içinde, kavganın gürültünün, şamatanın ortasında bir nefeslik sığınabiliyorum ya yine.
    En büyük davamdır kendisi. Daha büyük bir dava tanımıyorum. Tabii ki kovalıyorum davamı. Savunuyorum.
    Rabbim, kalbim....
    Bize bizi unutturma.
    Bize seni unutturma.
    Biz çabuk unutuyoruz. Hoş sen daha iyi bilirsin yarattığını.
    Ondan hoş. Nârın da nurun da.

    Bulmak lazım. Ölmeden, ölmek lazım. Bizden içerdeki bizi bi dinlemek lazım. Çok güzel bir fırsat var elimizde “zaman” fırsatı. Yaşarken var bu çünkü. Mağaralara mı kapanırız, mezarlara mı gireriz, çiçeğe, böceğe, doğaya mı sorarız; çocuğumuzun gülüşüne mi dalıp gideriz... Hepsi güzel bir araç olabilir. Yeter ki arayalım.

    Aradığımız gerçekse çok uzakta değil. Seslenip duruyor.
    İflah olmazlara tavsiye ediyorum. Baktınız ayak uyduramıyorsunuz “herkes”e. Belki gerçek çağırıyordur inatla sizi.
    Bu kitap güzel bir anımsatma.
    Bir beyni bir de kalbi çözebilirsek zaten gerisine gerek yok.
    Ama bu, kalp... Önemli bu.
    Annenizin 6’lı porselen takımı değil bu. Özenli olun, sakının biraz :) Karartmayın, kırmayın, önünüze gelene emanet edip durmayın. Kendiniz bakın. Zaman ayırın...
  • Uzun zaman önce küçük bir kasabada Gepetto adında bir oyuncakçı yaşarmış. Ahşap oyuncaklar yapıp satarmış. Çocuklar onun göz alıcı renkli oyuncaklarına bayılırmış. Gepetto ise hep bir çocuğu olsun istermiş: -Bugün ona kendi gerçek çocuğum gibi davranacağım. Güzel bir oyuncak yapacağım. Gepetto ormanda iyi bir ağaç kütüğü aramış ve sonunda bir çam kütüğü bulmuş: -Ahaa..İşte tamda aradığım gibi bir odun parçası. Gepetto kütüğü bir bebek gibi sırtında taşıyarak evine götürmüş. Kütüğü masasına koyarak çalışmaya başlamış. Becerikli elleriyle kütüğe bir form vermeye çalışmış. Önce oyuncağın kafasını, sonra ellerini ve ayaklarını yapmış. Gepetto sonunda güzel bir oyuncak ortaya çıkarmış: -Ohh ne kadarda yakışıklı bir oğlan oldu. Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun evlat. Seni hiç kimseye satmayacağım. Adını da Pinokyo koyuyorum evlat. Gece vaktiymiş. Gepetto yanında Pinokyoyla uyuyakalmış. Gepetto derin bir uykudaymış. Tüm gün çalıştığı için yorgunmuş. Aniden ortaya bir peri çıkmış: -Gepetto özgün ve güzel oyuncaklarınla birçok çocuğu mutlu ettin. Yaptığın asil işin karşılığında sana özel bir hediye vermek istiyorum. Peri pinokya’ya sihirli değneğini sallamış ve sürpriz… Oyuncak hareket etmeye başlamış. Hemen yataktan fırlayarak perinin önünde saygıyla eğilmiş: -Teşekkür ederim peri, bana can verdin. Yürüyebiliyorum. Dans edebiliyorum. -Evet dostum. Artık sende canlısın. İyi bir çocuk olmak zorundasın. Babanı üzme. Her zaman sözünü dinle. Eğer iyi bir çocuk olursan sana özel bir hediye vereceğim. -Gerçekten mi? her zaman babamın sözünü dinleyeceğim. -Shhh..baban uyuyor. Onu rahatsız etme. Sabah ona sürpriz yaparsın. Ertesi sabah, Gepetto uyandığında pinokyo’yu yanında otururken bulmuş. Ona bakıyor, gözlerini kırpıştırıyormuş: -Vay canına, oyuncağım canlanmış. Pinokyo’m canlı hahaha. -Evet baba canlıyım. Gepetto Pinokyo’ya sarılmış: -Buna inanamıyorum, hiç böyle mutlu olmamıştım. Gepetto ve pinokyo birlikte mutlu bir yaşama başlamış. Pinokyo’nun okul çağı gelmiş: -Baba büyüdüm. Artık diğer çocuklar gibi okula gitmeye hazırım. Bana kitap ve kalem al lütfen. -Elbette sana hemen alırım oğlum. Gepetto’nun kırtasiye ürünlerini alacak parası yokmuş. Sahip olduğu tek paltoyu satarak parasını pinokyo’ya vermiş: -Ama baba palton nerede? -Şey, onu bugün giymedim. Çok eskidi, yıprandı. Artık onu giymek istemiyorum. Şimdi git evlat. Çok şey öğren ve beni gururlandır. -Teşekkür ederim baba, hoşça kal. Görüşürüz. Pinokyo neşe içinde okula doğru yola çıkmış. Yolda mağazaları, insanları, pazarı görmüş. Birden, bir kalabalık görmüş. Ne olduğunu öğrenmek için yavaş yavaş kalabalığa doğru ilerlemiş. Büyük renkli bir çadır varmış. Bir sirk çadırıymış. Kapısında bir palyaço dikiliyormuş. Pinokyo kapıdan geçmeye çalışırken: -Bilet almadan içeri giremezsin. Pinokyo biraz düşündükten sonra babasının ona verdiği parayı çıkarmış. -Bu parayı al ve bana bilet ver. Palyaço ona bilet vermiş. Pinokyo heyecan içinde çadıra girmiş. Bir sihirbaz gösteri yapıyormuş. Bir ayı tek tekerlekli bisiklete biniyormuş. Pinokyo’nun ağzı açık kalmış: -Vay canına, ne müthiş bir yer burası.

    Sirk müdürü onu kenardan görmüş.-Ooo yoksa bu canlı kukla.. onu yakalayıp sirkimde çalıştıracağım. Artık gösteri için kuklacılara para vermem gerekmiyor. Gösteri biter bitmez pinokyo’nun yolunu kesmiş: -Sirkten henüz ayrılma. Artık bu sirkin bir elemanı olacaksın canlı oyuncak. -Bırak gideyim. Okula gitmem gerekiyor. -O halde okula gitmek yerine niye buraya geldin? -Üzgünüm, babama yalan söyledim. Babam bana kitap için para verdi, bende hepsini bilet almaya harcadım. Bir daha asla yapmayacağım. Lütfen bırak beni. -Hmm.. Git iyi bir çocuk ol. Bir daha da babana yalan söyleme. Sirk müdürü kitap alabilmesi için ona beş altın vermiş: -Teşekkür ederim çok iyi ve cömertsiniz. Pinokyo parayı almış ve neşe içinde koşarak oradan ayrılmış. Yolda giderken kurnaz bir kedi ve açgözlü bir tilki pinokyo’nun elindeki parayı görerek onu durdurmuşlar: -Ahşap çocuk, böyle aceleyle nereye gidiyorsun? -Kitap almak için kırtasiyeciye gidiyorum. -Kitap demek. Niye onun yerine hamburger almıyorsun? Ve de… -Dondurma… Hem bize de verirsin birazcık. -Hmmm.. O kadar param yok benim. -Bu çocuk biraz aptal gibi. Onu soyabiliriz… Elbette elinde beş altın para var. Bir ağaç dikip dallarından para toplayabilirsin. -Bu mümkün mü? -Evet tabi. Benimle gel. O paraları dikebileceğin güzel bir yer göstereceğim sana. Pinokyo onlara inanarak kediyle tilkinin peşine düşmüş. Tilki sinsice ikisinden uzaklaşmış. Biraz yürüdükten sonra bir çiftliğe varmışlar: -Bence doğru yer tam burası. Pinokyo bir çukur kazmış. Hemen elindeki paraları çukura atmış ve üstünü toprakla örtmüş: -Yaşasın bu ağaç büyüyünce kendime kitap, babama da palto alabilirim. Size de hamburger ve dondurma alacağım. -Seni sersem. Git buradan. O para benim meowww… Korkak pinokyo geri geri gitmiş ve bir çukurun içine düşmüş:

    -Kedi kedi imdat, yardım et bana.Bu tuzağı ona kuran tilkiymiş. Kedi: -Hala sana yardım edeceğimi mi sanıyorsun? Seni sersem. Kedi ve tilki çukurdaki paraları alarak kaçmış. Pinokyo yapayalnız kalmış. -Ne yaptım ben? Yanlış kişilere inandım. Babamı dinlemedim. Kediyle tilki beni kandırdı. Bunu hak ettim. Birden peri ortaya çıkmış. -Söylesene ne oldu pinokyo? Bu çukura nasıl düştün? -Ben okul için kitap alacaktım. İki kurnaz hayvan tutup bu çukura attı. Sonrada altın paralarımı çaldılar. Bunu söyler söylemez Pinokyo’nun burnu uzamaya başlamış. -Ahh.. Şey, burnuma ne oluyor? Neden böyle uzuyor? -Yalan söylediğin için. Bundan böyle her yalan söylediğinde burnun uzayacak. Pinokyo utanarak periye tüm gerçekleri anlatmış. Gerçekleri söyleyince burnu eski haline gelmeye başlamış. -Doğru söylediğin için seni serbest bırakacağım. Babana gitmene izin vereceğim. Peri değneğini sallamış ve Pinokyo uçarak tuzaktan kurtulmuş: -Teşekkür ederim sevgili peri. -Tanrı seni korusun. İyi bir çocuk ol. Bir daha yalan söyleme. Pinokyo eve doğru yürümeye başlamış. Yolda arkadaşı Romeo ile karşılaşmış. Romeo: -Dur, dur Pinokyo. Öyle aceleyle nereye gidiyorsun, benimle gelsene. Oyuncak diyarına gidiyorum. -Oyuncak diyarı mı? Nerede orası? Hem neden gideyim? -Oyuncak şeker ve çikolatayla dolu bir yer. Seni azarlayacak baban yok. Oyun oynarken kimse bir şey demiyor. Derste yok. -Harika bir yermiş. Hadi gidelim. Pinokyo arkadaşıyla oyuncak diyarına gitmiş. Pinokyo ve Romeo şekerlerden yemeye, oyuncaklarla oynayıp eğlenmeye başlamış. Günlerce oyun diyarında kalmışlar. Bir gün Pinokyo vücudunda garip bir değişim olduğunu hissetmiş. Artık eşeklerinki gibi bir kuyruğu ve büyük kulakları varmış:



    -Ahh… Bana neler oluyor? Burada şüpheli bir şeyler dönüyor.Uzakta eşekleriyle giden bir adamı görmüş. -Daha hızlı. Sizi pazarda satacağım ahmaklar. Pinokyo bunun bir hile olduğunu fark etmiş. Oyuncak diyarının yönetimi kötü bir eşek satıcısının elindeymiş. Çocukları tatlı ve oyuncaklarla oraya çekiyor, sonra onları eşeğe dönüştürerek pazarda satıyormuş. Pinokyo oradan elinden geldiğince hızlı kaçmış. Köydeki pazara ulaştığında bazı dedikodular duymuş: -Gepetto’yu duydunuz mu? Köyün her yerinde oğlunu aramış ama onu bulamamış. Onu aramak için denize açılmış. -Evet fırtınada gemisinin battığını duydum. -Ne kadar yazık. Bunu duyunca Pinokyo çok üzülmüş ve kendini suçlu hissetmiş. Hemen koşarak boğulmaktan korkmadan denize atlamış. Pinokyo bencil davrandığı için kendinden utandığı an vücudu normal halini almış. Kuyruğu ve büyük kulakları yok olmuş. Ahşap olduğu için suyun üstünde süzülmeye başlamış. Nereye gideceğini bilmeden yüzmüş. Denize iyice açılmış. Suyun içinden büyük bir ağız çıkarak onu yutmuş. Bu büyük bir balinaymış. -Neredeyim? Burası karanlık. Ahh, baba ben ne yaptım? Keşke seni bir daha görebilsem. -Elbette oğlum, her zaman senin yanındayım. -Babaa.. -Pinokyo.. Baba oğul birbirlerine sarılmışlar: -Özür dilerim baba. Sana yalan söyledim. Paranı sirk izlemek için harcadım. Pinokyo babasına her şeyi anlatmış. -Sorun değil evlat. Seni affediyorum. Şimdi buradan kurtulmalıyız. Ama nasıl? -Baba, kibrit kutun var değil mi? -Evet. -İçeride epey gemi enkazı görüyorum. -Evet, bu odunu yakıp balinanın yediği balıkları pişirdim. Uzun zamandır bu sayede ayakta kaldım. -İyi o zaman midesindeki bütün odun parçalarını ateşe vermeliyiz. Ta ki duman boğazına ve burnuna ulaşana dek. -Harika fikir Pinokyo. Bunu daha önce denemeliydim. Tahta parçalarını toplayarak ateşe vermişler. Devasa alevler ve kapkara bir duman çıkmaya başlamış. Balina midesinde bir yanma hissetmiş. Öksürünce Gepetto ve Pinokyo dışarı fırlamış. İkisi kıyıya yüzmüşler. -Pinokyo bizi kurtardın. -Oğlunum, seni korumak benim görevim. -Gurur duydum. O anda peri ortaya çıkmış: -Pinokyo sonunda iyi bir evlat olduğunu kanıtladın. Babanı kurtardın. Ve söz verdiğim gibi sana özel bir hediye veriyorum. Peri Pinokyo’ya değneğini sallamış. -Ahh, bir ses duyuyorum. Ve cildim.. insan oldum.. kalbim atıyor. -Ahh, peri. Bana bir evlat verdin. Cömertliğin için teşekkür ederim. -Yaptığın iyilikler için. Eğer iyi şeyler yaparsan evren seni her zaman güzel şeylerle ödüllendirecektir. O günden sonra Pinokyo ve Gepetto mutluluk içinde yaşamış ve çocuklar için güzel oyuncaklar yapmaya devam etmişler.
    https://masaloku.com.tr/pinokyo.html
  • 112 syf.
    Öncelikle bir şiir özürlüsü olduğumu belirtmek isterim. Teknik meknik bir inceleme yazısı da olmayacak bu. Nitekim bir şiir kitabına profesyonel bir inceleme yazmak herkesin harcı değil diye düşünüyorum. Keza roman ve hikayelere de profesyonel inceleme yazmak da oldukça zor iş ancak şiir başka... Bu açıdan bu yazı Orhan Veli'nin satırlarını okurken hissettiklerimden ibarettir.

    Felsefeye karşı soğukluğumu Nietzsche ile kırdım, şiire karşı ise Orhan Veli ile... Bunu hissediyorum. Bazen bir şeyler olur veya bir şeyle karşılarsınız ve bunun sayesinde kapıların açıldığını anlarsınız.

    *

    "Pencere, en iyisi pencere;
    Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
    Dört duvarı göreceğine."

    Üç satır ile yalnızlık ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Bu satırları tekrar tekrar okudum. İnsan her zaman yalnızdır aslında, ne anne-baba, ne sevgili ne arkadaş.. İnsan yalnız gelir bu dünyaya ve yalnız gider. Aslına bakarsan yalnız yaşar. Bu yalnızlığını tamamen başından savamaz, bundan kurtulamaz. En sevdikleri arasında dahi yalnız olduğunu içten içe hisseder. Hani insan bazen yanından bir şey geçtiğini sanır, irkilir ve yanına bakar, sonra arkasına ancak hiçbir şey göremez. Boğazına buruk bir tat vurur. İşte o yanından geçen içten içe hissettiği yalnızlığıdır. Göremez insanı onu ama o buruk tat birike birike boğazında, sonunda kendini belli eder, anlar insan... Ve insanın yüzüne acı bir tebessüm hakim olur.

    https://eksiup.com/p/ha144474tesf


    *

    #52156567

    Bir şiir, İstanbul'a hiç gitmemiş bir insana İstanbul'daymış hissi veriyorsa o şairin eli öpülesidir.

    https://youtu.be/agDPesqj32E

    *

    #52153758

    Okurken hem güldürdü ve hem hüzünlendirdi. Bu satırları okurken, gecenin bir yarısı şehrin sokaklarında kendi kendime konuşup gülerek dolaşırken buldum kendimi diyebilirim. Özellikle üniversitede ilk iki, iki buçuk sene laylaylom ile geçtikten sonra beni bekleyen gerçek(ama sahiden gerçek, amasız, lakinsiz..) hayatın bana pis pis sırıtması karşısında bunalıp zaman zaman arkadaşımla zaman zaman kendi başıma geceleyin sokaklarda dolaşarak veya evde tavana bakarak daldığım düşünceler içinde ve tabiki sigara dumanı, zaman zaman da rakı kokusu içinde boğulmalarım aklıma geliverdi.

    https://youtu.be/74nfpfQbJFI


    *

    #52152899

    Hürriyet? Evet, açık hava hapishanesinde yaşadığımızdan dolayi insana garip, yabancı geliyor bu kelime. İnsanın bu kelimeyi duyunca ya kulağı çınlıyor, "Biri mi anıyor beni?" diye soruyor ya da küfredesi geliyor. Bununla birlikte, aslında ne kadar zor olsa da hayatları ve birçok zaman biz insanlar tarafından esir edilse de, hürriyet hayvanlara ait bir kavramdır. Onlar en saf haliyle yaşar hayatı, biz insanları ise doğa, düşünerek hayatta kalan, hayaller kuran, kültür inşa eden hale getirmiş ama saflığı almış elimizden.


    https://eksiup.com/p/g8144771nbys


    *

    Ve son olarak:

    "Biliyorum, kolay değil yaşamak;
    Ama işte
    Bir ölünün hâlâ yatağı sıcak,
    Birinin saati işliyor kolunda.
    Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
    Ölmek de değil;

    Kolay değil bu dünyadan ayrılmak."

    (Alıntı: #52166563)

    İki kapılı bir handa, hana girmek elimizde değil ama handan çıkmak elimizde.. Şundan nedense eminim, her insanın hayatının 'kısacık' bir anında dahi bu handan çıkmanın tek yolunun hastalık, savaş gibi dış etkenler olmadığı geçer. Bu sarsar insanı, bu nedenle çoğu insan için 'kısacık'tır. Ve bu nedenle ki intihar ile handan çıkan insan, dış etkenlerle çıkana göre çok daha etkiler insanı. Ve kızar insan o kisiye; hiç tanımasa da onu üzülür ve adeta sudan çıkmış balığa döner. Bunun altında yatan aslında, bunu yapmayı o 'kisacik' anda kendisi de yapmak istemiştir ama hemen defetmistir bunu, hatta o kadar uzağa defetmistir ki kendine hayal dünyası kurmuştur. Kurgular içinde dolanir duruyordur. En çok da yalanlar içinde. Yalan olduğunu bile bile bunlara inanır, kandirir kendini ve o gerzek kimse adı, kendi çıkmış handan; neden hatirlatiyorsun bana o 'kisacik' anı ve tüm bu özenle el ele inşa ettiğimiz hayal dünyasını, kurgulari ve yalanları sarsıyorsun der insan.
    ...
    ...

    Haftaya Galatasaray - Fenerbahçe derbisi var. Kaç kaç biter?
    ...
    ...

    *

    Ve bu demek değil ki handan kendimiz çıkacağiz. Öyle dünya yok ;)

    "BAHARIN İLK SABAHLARI
    Tüyden hafif olurum böyle sabahlar;
    Karşı damda bir güneş parçası,
    İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
    Bağıra çağıra düşerim yollara;
    Döner döner durur başım havalarda.

    Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
    Her sabah böyle bahar;
    Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
    Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!”
    Şairliğimle yetinir,
    Avunurum.
    (Yaprak, 15.5.1949)"


    Her doğan gün 'Baharın İlk Sabahları' gibidir.

    Cevapları hazır bulmaya alıştırıldi insan, bunu da kendi kendine yaptı aslında. Hazır cevaplar boş çıkınca da kaos içinde buldu kendini. Ancak boş hazır cevaplarla kendini kandirmaktansa, insan, hep korktuğu o kaosa doğru yürümeli.. Kaos korkaklar için sondur; cesurlar için başlangıç.

    https://eksiup.com/p/8a144927jnsz


    Keyifli okumalar...