Biz bir kitabın ortalarından düşmüş, yerlerini arayan, kendi halinde ortaboy tümcelerdik, bilmediğimiz bir kentte (kentin adı hiçbir yerde geçmiyor çünkü) bütün bir gece sürttük durduk. Londra’ya benziyordu ama değildi, bu kesin; nasıl mı anlıyoruz: hiçbir yerde Taymis, köprüler önümüze çıkmıyor; Oxford caddesi de öyle, asıl da Hade Park; İstanbul’a benziyordu, ama İstanbul değil; Venedik, Amsterdam da olabilirdi bu, her yer kanal, su, her şey de suda yaşıyor, ama değil; Bağdat, Delhi, Pekin belki; üçümüz de önümüze bakıyor hiç konuşmuyoruz, yalnız ateşböcekleri, kuşlar, iskambiller, karıncalar, asmaköprüler, Kartaca –evet Kartaca– dinozorlar, köpekler, su yolları, lağımlar, su sinekleri, sargıbezleri ayaklarımıza takılıp duruyor ama sayfalardaki yerimizi bir türlü bulamıyoruz.
Belki de varlığımızın üstü çizildi.
Atıldık.