Ona öyle geliyordu ki bu dekorun içinde yaşayan bir adam gerçekten acı duyamaz. Acımak için ölümün tecrübesi yetmezdi; kuru mısır ekmeğinin de acısını tatmak lazımdı. Bu yüzden onun için dünya ikiye ayrılıyordu. Halbuki kitaplar, sevginin birleştirici bir şey olduğunu yazıyorlardı.
Ahmet Kerim kendi kendine: “Günlük bir gazete yazarıyla bir kaldırım fahişesi arasındaki benzerlikler yalnız bundan ibaret değil” dedi. “Bunun da, onun da biricik sermayesi halkın budalalığıdır. Amme efkârı bunların birinde hakikat ihtiyacını, ötekinde aşk ihtiyacını tatmin ettiğine inanır. Halbuki fahişenin verdiği aşk ne derece samimi ise gazetecinin söylediği hakikat de o derece doğrudur.”
Kenan yanlış anlıyordu. Kendisini yorgun ve bezgin bir adam sanan bu genç bilâkis yeni yaşamaya başlıyordu. Tabiat hükmünü yapıyor, rikkate, şefkate, ümide, sevdaya muhtaç ruhu biraz gecikmiş bir bahar kuvvet ve hararetiyle yavaş yavaş açılıyordu. Asıl sönenler, asıl ölenler vaktiyle o kadar genç bir hararet ve emel ile yaşayan arkadaşları, akrabalarıydı. Onlar vücutlarını yıpratmışlar, kalblerini yormuşlar, ömürlerinin heyecan ve sevdadan olan nasibini vakitsiz tüketmişlerdi. Onlar, şimdi vücutları, yüzlerinin çizgileri bile kabalaşmış maddî iş adamları, yahut yorgun, bezgin insanlardı. Onlar için hayatın hiçbir gizli köşesi, hiçbir tatmin edilmemiş emeli hiçbir yeni hissi kalmamıştı. Halbuki Kenan çocukluğunun, ilk gençliğinin ağı, karanlık uykusundan daha yeni uyanıyor, çocuk gibi masum kalan mavi gözleri hayat ve ışığa daha yeni açılıyordu.