Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski ve kendilerinden geri kalmış arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar “Siz” diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahpapça “sen” diyecek kadar alçak gönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip resgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak… Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki Hamdiye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi.
İSMAİL DEDE EFENDİ: TÜRK MÜZİĞİNİN SON DEVİ...
(...) III. Selim’den sonra, yine bir musikîşinas Padişah olan II. Mahmud devri gelir. Türk müziğinin altun çağı, toplum hayatındaki olanca izmihlâl manzaralarına rağmen, bu devride de devam eder. II. Mahmud’un III. Selim’den aşağı kalmaz bir bestekâr olduğunu, ama bir çok II. Mahmud bestesinin yanlışlıkla III. Selim’e mâledildiği için kadrinin pek bilinmediğini savunanlar vardır. Fakat bu devrin asıl büyük simâsı, hiç şübhe yok ki, İsmail Dede Efendi’dir. Ona “Türk müziğinin son devi”, ve “hâce-i âhir” derler. Onun hakkında Ahmed Hamdi Tanpınar’ın şu sözleri dikkat çekicidir: “İsmail Dede, Osmanlı İmparatorluğu’nun, bir inkırazla beraber yürüyen medeniyet ve kültür değiştirme devrinin başında, neticeleri hayatımızda bugün dahi hissedilen vahim hadiselerin arasında yetişti. III. Selim devrinin umumî hayatta çok mütereddit olan garpçılığını, kendi zevkimizde rokoko rönesansını, II. Mahmud devrinin kanlı ve elim hadiselerini ve 1826’dan sonraki ümid ve azablarını, Abdülmecid zamanının toptan yenileşme ve değişme kararlarını gördü. Eseri, bu uzun ve buhranlı devrin vesika mahiyetinden öteye geçebilecek tek mahsülüdür, demek belki de hatâlı olmaz. (…) O, Türk musikîsinin son büyük üstadıdır. Hattâ daha ileriye giderek diyebiliriz ki, bir inkırazı muhteşem bir zafer yapan dehâsıdır.” __1778 yılında İstanbul’da doğan Dede Efendi, Mühürdar Süleyman Ağa’nın oğludur. Ailesinden gelen bir isimle “Hammamîzade” olarak anılır. “Dede” sıfatı ise, bütün büyük bestekârlarımız gibi Mevlevî olmasından ve bu tarikatteki rütbesindendir. Daha çocukluğunda dikkat çekici bir ses güzelliğine sahibtir. Tahsil basamaklarını hızla tırmanırken, bir taraftan da tarikatte “çile” doldurur. 1799’da “dede” pâyesine erdiği yıl bir bûselik şarkı ile müzik muhitine adımını atar. Onun ardından
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
"Şairin dediği gibi. Sen yanmasan/ Ben yanmasam/ Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. Anneme Boraya Hamdiye selamlar. Ya vatan ya ölüm Deniz Gezmiş"
Sayfa 206 - Can Yayınları, Deniz Gezmiş'in babasına mektubu·Kitabı okudu
Alıntı
Aslında Kur’an-ı Kerim ilk kez Türkçeye 1338 yılında Çağatay lehçesiyle çevrilmişti ancak bu çeviri Osmanlı Türklerinin ihtiyacını karşılamaktan oldukça uzaktı. Cumhuriyet dönemine kadar gerçek anlamda bir Kur’an tercümesi yapılamadı. Osmanlı Devleti döneminde, Kur’an çevrisi yanında uzun süre Kur’an tefsiri de hazırlanmamıştı. 1875 yılındaki Tefsir-i Züptetü’l Ahtar, 1841’deki Tefsir-i Ayıntabi ve 1865 yılındaki Tefsir-i Mevahip gibi tefsir çalışmaları da bilimsellikten uzak ve hurafelerle doluydu. Atatürk’ün İslam’ın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye tercüme ettirmiş olması, Kur’an’ın mantığına da uygundur. Atatürk Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettirerek, yüzyıllardır ihmal edilmiş bir Kur’an hükmünü, “Biz onu anlaşılsın diye indirdik”i uygulamıştır. Üstelik o, bu konunun ne kadar önemli olduğunu bilerek Kur’an tefsir ve tercüme görevini Elmalılı Hamdi’ye vermiştir ve Elmalı’nın yaptığı Kur’an tefsiri bugün bile aşılamamış mükemmel bir tefsirdir.
Şükrümüze de şükür gerek..
Mezkûr zulmetleri izale eden iman nimetine "Elhamdülillah" diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamde de üçüncü bir hamd, üçüncüye de dördüncü bir hamd lâzımdır. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-ı mütenahî bir silsile-i hamdiye husule geliyor. (Ramazan İktisad Şükür 82.sh - Risale-i Nur)
Alıntı
Ahmet Hamdi’ye göre tarih çizgisel bir süreçtir. “Devam”, “zincir” gibi kavramların imledikleri ana nitelik, çizgisellik, yani birbirine eklenen türdeş halkalar halinde tarihtir. Elbette, Ahmet Hamdi’den tarih felsefesi yapmasını bekleyemeyiz. Ancak, tarih üzerine dizgeli biçimde düşündüğü de kesindir.