Harem bir ağlama ve hüzün dünyasıydı. Dışarıdakilerin hayalini süsleyen, hatta Habsburg elçisini şairane aşklara sürükleyip aklını kaçırtana kadar zorlayan harem, hiçbir zaman güzel kadınların birer kuğu gibi süzüldüğü, aşk, şarkı, raks cenneti değildi. Hamamın sıcağında tenleri kıpkırmızı kesilmiş çıplak güzellerin hayaliyle yanıp tutuşanlar, harem dairesinin rutubetli, karanlık köşelerinde yaşlanan, yüzüne bakılmadan çağı geçen, şişmanlayan ve ömür boyu katlandığı hapis cezasının ağırlığını iri gövdelerine sindiren kadınların tek eğlencesi olan dedikodu, entrika ortamına ve kıskançlıkların yol açtığı ağlama krizlerine dayanamazlardı bile.
Haremin kalın duvarları, nice faciayı, ölümü, suçu saklamaktan ve dışarıda kalanların haremle ilgili çılgın ve dünya dışı hayaller kurmasından başka bir işe yaramazdı.
Mangala sürülen bakır cezvelerde pişirilmiş birer kahve ya da yaz günlerinde anberbaris şerbeti içebilmek, haremin büyük ve heyecan verici eğlenceleri arasında sayılırdı.
On dört yaşında evinden, ailesinden koparılarak girdiği harem hayatını, yüzlerce kadınla birlikte paylaşarak ölene kadar sürdürmek zorunda kalan ve o duvarların ardını hiçbir zaman görmeyen kadınlara içim parçalanırdı.
Hamam tasları, yüklüklerden çıkan sabunlar, tığ işleri, iki ters bir düz yün örgüler, danteller, işlemeler, süslemeler, atlas kumaş üzerine işlenen inciler bile katledilen şehzadelerin arkasından çuvala konarak denize atılan hamile cariyelerin çığlığını örtmeye, saklamaya yetmezdi.
Harem kadınlarının gözlerine yerleşen korku ve hüzün, bir ömür boyu sürer giderdi. Bu nemli gözler, dip akıntılarda yitip giden nice tazenin son yolculuğunu izlemişti.