Pâdişahın son karar mercii ve veziriâzamın onun mutlak vekîli olması kuralı, Kanunî'den sonra gelen pâdişahlar döneminde ihmâl olunmuştur. İdarede düzensizlikler hakkında XVI. yüzyıl sonları XVII. yüzyıl başlarında lâyiha (rapor) veren bürokratlar tarafından, bu temel kuralın terk olunmuş bulunması idarede kargaşanın başlıca nedeni sayılmıştır. Onlar, devlet işlerinde önemli kararların sarayda pâdişaha yakın sorumsuz kişiler, musahib-nedîmler, vâlide sultanlar, müneccimler, pâdişah hocaları, şeyhler tarafından verildiğini; sonuçta hazinenin, hâs ve timarların, kadılıkların yağma edildiğini belirtirler. Bu gözlem tam gerçeği yansıtır; eski düzen, eski kanûn ve nizâm, Devlet-i 'Aliyye'nin temel direği yıkılmıştır. Kanunî'den sonra II. Selim (1566-1574) çoğu vaktini işret meсlislerinde, hamam âlemlerinde geçiren bir pâdişah olarak tanınır. Gelenekçi tarihçiler, Osmanlı Devleti'nin bu dönemde kargaşaya düşmesini III. Murad (1574-1595) döneminden başlatmakta haklı görünmektedirler. Modern tarihçi, anarşi ve çöküşün gelişinde genel ekonomik koşulları, özellikle Avrupa'da bilim ve teknolojide, taktik ve silâhlarda meydana gelen ilerlemeyi, Askerî Devrim'in yıkıcı etkilerini birinci derecede dikkate almak zorundadır. Osmanlı devlet sisteminde tek ve mutlak otorite kaynağı olan pâdişahlıkta meydana gelen bozulmayı, kötüye gidişin temel etkenlerinden biri olarak hesaba katmak gereği ortadadır. Özellikle, Avrupa Askerî Devrimi, Osmanlılarda halktan tüfekli askerî birliklerin, sekban ve sarıcaların ortaya çıkması yapısal değişiklikler getiren temel değişmelerden başlıcasıdır. Burada özellikle belirtmeye çalıştığımız nokta, pâdişahın mutlak otoritesi, tüm imparatorluk çatısını tutan kilit taşıdır; 1574-1623 döneminde bu temel kural etkisini yitirmiştir. Tek ve mutlak pâdişah
Sayfa 46 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bir gün harem hamamından dışarı Hasoda’ya terleyip çıktığında herkese selâm verip: "Şimdi bir hamam faslı eyledim" dedikte herkes, "Sıhhat ve afiyet" dediler. Hakîr, "Hünkâr'ım pâk olup nur olmuşsunuz. Bugün artık yağlanıp güreş etmeyin, zira içeri haremde salavâtsız güreşip damarınız kırılıp kuvvetiniz kalmamıştır. Hattat gibi, Melek gibi hasmın vardır” dedim. "Yâ kuvvetim kalmamış mıdır, gör imdi" deyip bu hakîri hemen kemerimden kartal gibi kapıp doğancılar pefteresi ve bebe fırlağı gibi bu zayıfı başı üzerinde fır fır çevirip dönderirken hakîr, "Bre Hünkâr'ım bu duacın sakın yenme ve koyuverip düşürme" dediğimde hemen, "Kendini pek tut" dedi. "Be-meded hünkâr, hemen Allah tuta yoksa iş işten geçti" diye feryat edegördüm. Yine hakîri gürz gibi çevirip, "Bre Hünkâr'ım dönmeden gönlüm bulandı, kusacağım geldi, edepte si.ime sıçarsın, bre padişahım başın için o da geldi" deyince gülmekten güçsüz kaldı ve bu şakadan hoşlanıp hakire 48 altın verdi.
Sayfa 213·Kitabı okudu
Tarih
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kitapsever bir saray kadını: Hüsnüşah Sultan
Sultan II. Bayezid'in eşi Hüsnüşah Sultan 1490 - 1503 yıllarında oğlu ile birlikte Manisa'da bulunduğu sırada Hatuniye Camii'ni yaptırmış, yanına "Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz" hükmüne uyarak "Hüsnüşah Sultan Kütüphanesi"ni tesis etmiştir. Eski kayıtlar, bu kütüphanede 400 civarında yazma eser bulunduğunu belirtmektedir. Sultan II. Beyazıd'ın torunu Neslişah Sultan, Edirnekapı civarında bir cami yaptırmıştır. Fatih'in sütannesi Hundi Hatun Edirne'de 1486'da bir cami yaptırmıştır. Daye Hatun Camii olarak bilinen bu mâbed, ne hazin ki 17 Eylül 1940'ta alınan 75 sayılı kararla 50 liraya satılmıştır. Sultan II. Bayezid'in eşi ve Yavuz Sultan Selim'in annesi Gülbahar Hatun tarafından 1451 yılında yaptırılan Gülbahar Hatun Camii de maalesef aynı akıbete uğramış, 21 Mart 1935'te 65 lira bedelle eski Keresteci Cafer'e satılmıştır. (Ayrıca bu hayırsever sultanın benim doğduğum köyde de bir camii mevcuttur.) Yavuz Sultan Selim'in eşi Hafsa Sultan, oğlu Şehzade Süleyman'ın (Kanuni Sultan Süleyman) sancak şehri Manisa'da valilik yaptığı sırada ona refakat etmiş ve burada cami, medrese, kütüphane, imaret, şifahane, hamam ve sıbyan mektebinden (ilkokul) oluşan bir külliye vücuda getirmiştir.
Sayfa 326 - Paradoks Kitap·Kitabı okudu
Alıntı
On dört yaşında evinden, ailesinden koparılarak girdiği harem hayatını, yüzlerce kadınla birlikte paylaşarak ölene kadar sürdürmek zorunda kalan ve o duvarların ardını hiçbir zaman görmeyen kadınlara içim parçalanırdı. Hamam tasları, yüklüklerden çıkan sabunlar, tığ işleri, iki ters bir düz yün örgüler, danteller, işlemeler, süslemeler, atlas kumaş üzerine işlenen inciler bile katledilen şehzadelerin arkasından çuvala konarak denize atılan hamile cariyelerin çığlığını örtmeye, saklamaya yetmezdi. Harem kadınlarının gözlerine yerleşen korku ve hüzün, bir ömür boyu sürer giderdi. Bu nemli gözler, dip akıntılarda yitip giden nice tazenin son yolculuğunu izlemişti.
Sayfa 172·Kitabı okudu
On dört yaşında evinden, ailesinden koparılarak girdiği harem hayatını, yüzlerce kadınla birlikte paylaşarak ölene kadar sürdürmek zorunda kalan ve o duvarların ardını hiç bir zaman görmeyen kadınlara için parçalanırdı. Hamam tasları, yüklüklerden çıkan sabunlar, tığ işleri,iki ters bir yüz yün örgüler, danteller, işlemeler, süslemeler,atlas kumaş üzerine işlenen inciler bile katledilen şehzadelerin arkasından çuvala konarak denize atılan hamile cariyelerin çığlığını örtmeye , saklamaya yetmezdi.
Sayfa 110
Osmanlı'da haremin iç yüzü.
Harem bir ağlama ve hüzün dünyasıydı. Dışarıdakilerin hayalini süsleyen, hatta Habsburg elçisini şairane aşklara sürükleyip aklını kaçırtana kadar zorlayan harem, hiçbir zaman güzel kadınların birer kuğu gibi süzüldüğü, aşk, şarkı, raks cenneti değildi. Hamamın sıcağında tenleri kıpkırmızı kesilmiş çıplak güzellerin hayaliyle yanıp tutuşanlar, harem dairesinin rutubetli, karanlık köşelerinde yaşlanan, yüzüne bakılmadan çağı geçen, şişmanlayan ve ömür boyu katlandığı hapis cezasının ağırlığını iri gövdelerine sindiren kadınların tek eğlencesi olan dedikodu, entrika ortamına ve kıskançlıkların yol açtığı ağlama krizlerine dayanamazlardı bile. Haremin kalın duvarları, nice faciayı, ölümü, suçu saklamaktan ve dışarıda kalanların haremle ilgili çılgın ve dünya dışı hayaller kurmasından başka bir işe yaramazdı. Mangala sürülen bakır cezvelerde pişirilmiş birer kahve ya da yaz günlerinde anberbaris şerbeti içebilmek, haremin büyük ve heyecan verici eğlenceleri arasında sayılırdı. On dört yaşında evinden, ailesinden koparılarak girdiği harem hayatını, yüzlerce kadınla birlikte paylaşarak ölene kadar sürdürmek zorunda kalan ve o duvarların ardını hiçbir zaman görmeyen kadınlara içim parçalanırdı. Hamam tasları, yüklüklerden çıkan sabunlar, tığ işleri, iki ters bir düz yün örgüler, danteller, işlemeler, süslemeler, atlas kumaş üzerine işlenen inciler bile katledilen şehzadelerin arkasından çuvala konarak denize atılan hamile cariyelerin çığlığını örtmeye, saklamaya yetmezdi. Harem kadınlarının gözlerine yerleşen korku ve hüzün, bir ömür boyu sürer giderdi. Bu nemli gözler, dip akıntılarda yitip giden nice tazenin son yolculuğunu izlemişti.
Sayfa 109 - Doğan Kitap·Kitabı okudu