Hastane kapısında başçavuşumuz, "asker misin, peşmerge mi?" diye soruyor, "yüzün gözün kan içinde" diyerek dalga geçiyor. "Peşmergeyim" dedim. Adama saldıracağım, tutuyorlar beni. Tırnaklarını sökeceğim, o kadar sinirlendim. Badimi hemen ameliyata aldılar, ayağı kestiler, çıktığında yarı baygındı. Askeri hastanelerde lo kal anestezi yapıyorlar. Uzun bir süre bir şey yiyemedim. Mayın patla dığında badimin ayağından kopan et parçaları yüzüme vurdu, ağzıma doldu. Devamlı tükürdüm. Alışkanlık oldu. "Arkadaşlarım, ae öyle makineli tüfek gibi tükürüyorsun" diyordu. Ben yutkunmaya çalışıyorum. Arkadaşımın ayağından kopan et parçaları hep ağzımda gibi. Ameliyattan çıktı, elimi tuttu, "hiçbirini sağlam bırakma, hepsini gebert" dedi. Sonra onu Diyarbakır'a götürdüler, protez yapmışlar, sevgilisi vardı ayağı koptu diye bırakmış onu, hep "dönünce evleneceğim" derdi. Şimdi çok içki içiyor..
Otoyollar, hastane koğuşları, okullar, işyerleri, apartmanlar ve mağazalar her yerde aynı görünüştedir. Özdeş araçlar, aynı karakter tiplerinin gelişmesini de destekler. Devriye arabalarındaki polislerle bilgisayarın başındaki muhasebecilerin görünümleri ve davranışları, dünyanın her yerinde birbirine benzer.
Bir an nasıl bir gaye peşinde olduğumu bilmiyorum, hâlâ bir gayem olup olmadığını da bilmiyorum. İnsan ölmeden çok önce yaşar ölümlülüğün evrelerini. O esnada ne yaşadığınızı anlatmak istemezsiniz ama bir hastane yatağının duvara ittirilmesini andırır biraz.
Sağlık sistemimiz hastayı dinlemek üzere kurulu değil. Tanı koymalı ve ilacı vermeliyiz, on dakika sonra başka hastaya sıra gelmeli. Oysa gerek ruhsal gerekse bedensel hastalıklardan yakınan insanlar, eğer bir hastane veya hekime geliyorlarsa, anlatmak istedikleri bir hikaye olduğu için geliyorlar.