“İyice alçalmasına neden olan bır süreçten geçmiş ya da zaten doğuştan beri sersemin tekiymiş gibiydi, tiksiniyordu kendinden. İçinde ilahı ne varsa yok olmuştu; yaşama gücü, canlılığı kalmamıştı ki dürtsün onu. Ölmüştü. Ruhu ölü gibiydi. Bir hayvandı o, iş hayvanıydı. Ne yemyeşil yaprakların arasından geçerek inen gün ışığının güzelligini görüyor, ne de kozmik sonsuzluktan bahseden ve sırlarını o yaprakların hışırtılarında açığa vuran mavi gök kubbenin fısıltılarını duyuyordu artık. Hayat dayanılmaz ölçüde sıkıcı ve aptaldı; feci bir tat bırakıyordu ağzında. İçgörüsünün aynasının üzerine simsiyah bir perde inmiş, güneş ışınlarının girmediği karanlık bir hastane odasında yatma hayalinden hoşlanır olmuştu.”
Sayfa 174
Michael Walzer'e göre İsrail soykırım amacı taşımıyor çünkü öldürdüğü 30 bin kişiden 10 bini HAMAS militanı ise bu soykırım amacı taşımadığına dair yeterli bir oran. Yani demek istiyor ki asıl hedef HAMAS, ölen 20 bin sivil ise savaşın talihsiz ama kaçınılmaz bir sonucu. Walzer hastane, okul, ibadethane hatta ekmek fırını vuran İsrail'in tek hedefinin HAMAS olduğuna gerçekten inanıyor olamaz. Buna inansa dahi 20 bin sıvilin katledilmesini mazur görmek "haklı savaş" kuramının tam olarak neresine tekabül ediyor sormak lazım.
Sayfa 223 - İnsan / İbrahim Buldur·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
hastane duvarlarının hafızası yoktu. bunca acının, ağırlığın altında ezilmişlerdi.
Wilhelm Kütemeyer, Avrupa'nın Hastalığı başlıklı araştırmasında böyle bir örnek verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, canice eyleminin bilincine varmadan öldüren bir hastadan söz eder: "Bir süre önce muavenehaneme şehir dışından bir hasta geldi; gündelik işlerine yoğunlaşamamaktan șikayetçiydi. Sürekli olarak, batmakta olan bir gemide geçen olaylar zihnine üşüşüyor ve ona işkence ediyordu. Savaşın sonlarına doğru korunmasız bir şekilde açık denizde seyreden bu gemide, kimisi askerlerden kimisi kaçmakta olan sivil halktan oluşan yirmi bin kişilik aşırı bir ağırlık vardı ve karanlığın basmasından kısa bir süre sonra bir düşman denizaltısı tarafından torpillendi. Korkunç bir kargaşa çıktı. Elektrik kesildi, ışıklar söndü, az sayıdaki kurtarma sandalı, içine doluşan insanlarla birlikte alabora oldu. Aceleyle sağlanan acil durum aydınlatması paniğe kapılan kadınlar tarafından tekrar bozuldu. Bir subay olan hasta yaralıydı ve güvertede yatıyordu. Bu durumda disiplini sağlayabilmek için diğer subaylarla birlikte bir dizi kadını tabancayla yakın mesafeden ateş ederek öldürdü. Bazıları bebeklerini kucağında tutan kadınların yüzlerinde, kumandası altındaki subayların infazından da bildiği hafif bir şaşkınlıkla karışık acı ifadesiyle yere yğıldıkları bu olayın görüntüleri gözünün önünden gitmiyordu. Bütün bu olayda kendisini özellikle suçladığı şey ise vurduğu insanların yüzündeki o tuhaf çekilmeyi hafif bir gerilimle beklemenin dışında hiçbir şey hissetmemiş olmasıydı, ne bir acıma, ne herhangi bir duygu kıpırtısı. Hasta, gemiden kurtarılan iki yüz kişi arasındaydı, bunu da büyük bir ihtimalle havacı olarak üzerine giydiği fosforlu renkteki can yeleğinin gece bir torpido botu tarafından görülmesi sayesinde, baygın durumda sudan çıkartılmasına borçluydu."
Sayfa 63 - Çitlembik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Yüssene önce dedem Tanrının çitin ordan geldiini görmüştü ama şimdi bi hastane odasında ölüp gidicek ve bidahada ne Tanrıyı, nede o, çiti görebilicekti. Tanrıya, bööle bişeyi büyükbabama nasıl reva gördüünü sordum.
Sayfa 19·Kitabı okudu
Edebiyat
Hastalıklar bu kadar yayılmışken, artmışken yakalandığımız kronik bir rahatsızlıkta soluğu hastane koridorlarında alırken genellikle soğuk bir ifade ile aldığımız cevap: "Bunun tedavisi bu ilaç, ömür boyu kullanacaksın, bu hastalığı tamamen iyileştiren bilinen bir ilaç yok." Gerçekten yok mu? En baştaki hadise dönelim. Allah ve Resûl'ü her zaman doğ ruyu söylemiştir. O hâlde bu kadar tedavisi olmayan hastalık şeker hastalığı, hipertansiyon, hiperkolesterolemi, romatizma ve daha sayısız illetin neden ilacı yok? Var da biz mi bilmiyoruz? Var da birileri bunu saklıyor mu? Gelişmiş teknoloji neden bun-lara çare üretemiyor? Üretiyor da bizden mi saklıyor? Doğru cevap: Teknoloji ve teknolojiyi istedikleri gibi çıkarları için kullanan yeryüzünde ilahlık taslayan ekâbirler elbette birçok hastalığın doğru tedavisini biliyorlar. Hatta kendileri de genelde bunlara başvuruyorlar. Dünyada parayı elinde tutan patronların hayatları incelendiğinde hiçbirisinin başı ağrıdığında parol aldı-ğını, tansiyon ilacı kullandığını görülmez. Elbette de "Şifa" kav-ramının ilâhi boyutundan habersiz oldukları için tam anlamıy-la "biliyorlar" desek doğru söylemiş olmayız, ancak en azından doğrunun kendi ürettikleri olmadığını bildiklerinden eminiz.
Sayfa 302
Alıntı