" Hava soğuktu, rüzgâr acımasız. Burası bir kar küresiydi, biz de içindeki figürler. Gün gelecekti, Birileri bu kar süresini eline alıp sallayacaktı. kar yayıyor sanacaktık ama altüst olacaktık."
Elveda sevgili şeftali ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki bu yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin ve dayandın.
Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın. Senin gibilere yakışan, sana layık bir yazgın oldu. O yüzden şanslı addediyorum seni; bizden daha iyi, daha güzel yaşlandın ve ömrümüzün sonunda yozlaşmış bir dünyanın zehri ve sefaletiyle boğuşan, etrafımızı kemiren ahlaksızlığa rağmen bir nebze temiz hava solumak için mücadele eden bizlerden daha onurlu öldün.
Sıradan yaşamın gerçek fakat gözden kaçabilecek değerini ortaya çıkarmak sanatın gücü dahilindedir. Elimizden gelenin en iyisini yaparken kendimize karşı daha adil olmayı bizlere öğretebilir: her zaman sevemediğimiz işlerimizi, orta yaş kusurlarını, hüsranla sonuçlanan arzularımızı ve devamlı kavga etsek de hâlâ sevdiğimiz eşlerimize sadık kalma çabalarımızı. Sanat, erişilmez olana göz alıcı bir hava vermek yerine, tam aksine, sürdürmek zorunda olduğumuz hayatın gerçek değerine gözlerimizi açabilir.