Miguel Bonnefoy '86 Fransa doğumlu, çok genç bir kalem, ailesinin kökleri Şili'ye dayanıyor. Fransız ve Latin Amerika karışımı bir kalemi var diyeceğim fakat Latin Amerika tarafı baskın çıkıyor ve masalsı bir anlatımın içine giriyoruz ilk sayfadan; büyülü gerçekçilik, yüz yılı aşan bir aile hikâyesi ve pek tabi arka planda ülke ve dünya gündemi ve kitapta en sevdiğim şeylerden biri kadın karakterlerin ön planda olması.
La Havre'dan Kaliforniya'ya giden bir gemiden karahumma sebebiyle Valparaíso'da (Şili) inmek durumunda kalıyor "Lonsonier" ve böylece uzuun yıllarına eşlik edeceğimiz bir aile hikâyesi anlatmaya başlıyor Bonnefoy ama ne anlatmak. Bayıldım. Mekan ve karakter tanımlamalarını hem detaylı hem okuru sıkmadan yapmış. Yıllar sonra gerçekleşecek bir olayı önceden haber veriyor ama bu asla kurgudaki merakı ya da akışı bozmuyor. Şöyle ki: "Margot Lonsonier, yıllar sonra düşündüğünde, nasıl olup da Alman uçaklarının karşısına dikildiğini, çift uyruklu oluşuna ve cinsiyeti askere yazılmaktan kurtulmasını sağlamasına rağmen bu savaşa neden girdiğini tam olarak hatırlayamayacaktı." diye başlıyor, sonrasında Margot'ın savaşa katılmasını ve o sırada kendisinin ve ülkenin başından geçenleri okuyoruz, gibi.
Birinci Dünya Savaşından başlayıp Allende döneminin sonrasına uzanan bu süreçte tesadüfen Şili'ye yerleşip yanlışlıkla Lonsonier olan büyük dede ile başlayıp oğlu Lazare ve sonraki soya doğru devam eden bu büyülü hikâyede Michel René (gizemini koruyan karakter), Helmut Drichmann (sonrasında bir hayalet olarak katılacak aramıza), Delphine, Aukan (şaman), Thérèse (And Dağlarında 'mavi şahin'i olan bir ornitolog), Margot (uçağını elleriyle yapan kadın savaş pilotu), Hector, Ilario, Ilario Da ve niceleri ... Çok fazla karakter olmasına rağmen okurken kafamızda