• Peygamberimiz (s.a.s.) en cok şoyle dua etmiştir:
    اَللّٰهُمَّرَبَّناَ آتِناَ فِي الدُّنياَ حَسَنَةًوَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِناَ عَذاَبَ النَّارِ
    Okunuşu: “Allahumme Rabbena atina fid-dunya hasenetevve
    fil-ahırati haseneh. Ve kına azaben-nar.”
    Anlamı: “Ey Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik,
    güzellik ve nimet ver, ahirette de iyilik, güzellik ve nimet
    ver ve bizi ateş azabından koru.” (Buhari, De’avat, 55))


    اَللّٰهُمَّإِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَىوَالْعَفَافَ وَالْغِنٰى
    Okunuşu: “Allahumme inni es’elukel-huda vet-tuka vel-
    ‘afafe vel-ğına.”
    Anlamı: “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül
    zenginliği istiyorum.” (Muslim, Dua, 72; İbn Hıbban, Ed’ıye, No: 900)

    اَللّٰهُمَّاغْفِرْلِي وَارْحَمْنِي وَاهْدِنِيوَعَافِنِي وَارْزُقْنِي
    Okunuşu: “Allahummeğfirli verhamni vehdini ve
    ‘âfini verzukni.”
    Anlamı: “Allah’ım! Beni bağışla, bana hidayet nasip eyle,
    bana rızık ver, beni âfiyette daim eyle ve bana merhamet et.”
    (Muslim, Zikir ve Dua, 35)


    اَللّٰهُمَّجَنِّبْنِي مُنْكَرَاتِ الْاَخْلاَقِ وَالْاَهْوَاءِوَالْاَسْوَاءِ وَالْاَدْوَاءِ
    Okunuşu: “Allahumme cennibni munkeratil-ahlakı
    vel-ehvai vel-esvai vel-edvai.”
    Anlamı: “Allah’ım! Kötü ahlâktan, nefsânî arzulardan,
    kötü işlerden ve ayıp şeylerden beni uzaklaştır.” (İbn Hıbban, Ed’ıye,
    No: 960)

    اَللّٰهُمَّاكْفِنِي بِحَ لَالِكَ عَنْ حَرَامِكَوَأَغْنِنِي بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ
    Okunuşu: “Allahummekfini bi-halalike ‘an haramike
    ve eğnini bi fadlike ‘ammen sivake.”
    Anlamı: “Allah’ım! Helâl olan nimetlerinle yetinmemi,
    haramlardan müstağni olmamı ihsan eyle, fazlı kereminle
    beni Senden başkasına muhtaç eyleme.” (Hakim, De’avat, No: 1973

    اَللّٰهُمَّاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَظُلْمَناَ وَهَزْلَناَوَجِدَّناَ وَعَمْدَنَا وَكُلُّ ذٰلِكَ
    عنِدْنَاَ
    Okunuşu: “Allahummeğfir-lena zunubena ve
    zulmena ve hezlena ve ciddena ve ‘amdena ve kullu zalike
    ‘ındena.”
    Anlamı: “Allah’ım! Günahlarımızı, yaptığımız haksızlıkları,
    saçmalıklarımızı, bilerek ve ciddi olarak yaptıklarımızı
    bağışla, bunların hepsi bizde mevcuttur.”


    اَللّٰهُمَّإِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًاوَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ فَاغْفِرْ
    لِيمَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَالْغَفُورُ الرَّحِيمُ
    Okunuşu: “Allâhümme innîzalemtünefsîzulmen
    kesîrâ. Ve lâyeğfiruz-zünûbe illâente feğfirlîmeğfiratemmin
    ‘ındike verhamnîinneke entel-ğafûrur-rahîm.”
    Anlamı: “Allah’ım! Ben gerçekten nefsime çok zulmettim,
    günahlarıancak Sen bağışlarsın, beni katından bir mağfiret
    ile bağışla, bana merhamet et, şüphesiz Sen çok bağışlayansın,
    çok merhametli olansın.”(Tirmizî, De’avât, 98; İbn EbîŞeybe, Dua, 35, No:
    29345)


    اَللّٰهُمَّلاَاِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحاَنَكَ وَ بِحَمْدِكَعَمِلْتُ سُوءًا وَ ظَلَمْتُ نَفْسِي
    فَارْحَمْنِيوَ اَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ اَللّٰهُمَّلاَاِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحاَنَكَ وَ
    بِحَمْدِكَعَمِلْتُ سُوءًا وَ ظَلَمْتُ نَفْسِيفَتُبْ عَلَيَّ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ
    الرَّحِيمُ
    Okunuşu: “Allahumme la ilahe illa ente subhaneke
    ve bi-hamdike, ‘amiltu suen ve zalemtu nefsi ferhamni ve
    ente hayru’r-rahımin.
    Allahumme la ilahe illa ente subhaneke ve bi-hamdike
    ‘amiltu suen ve zalemtu nefsi fe-tub ‘aleyye inneke entettevvabur-
    rahim.”
    Anlamı: “Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan
    sıfatlardan tenzih ederim, Sana hamd ederim, ben kötü
    bir fiil işledim ve nefsime zulmettim, bana merhamet et, Sen
    merhamet edenlerin en hayırlısısın.
    Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan sıfatlardan
    tenzih ederim, Sana hamd ederim, ben kötü bir fiil işledim
    ve nefsime zulmettim, bana merhamet et ve tövbemi
    kabul et, şüphesiz Sen tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli
    olansın.” (İbn Ebi Şeybe, Dua, 19, No: 29242)


    يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ

    Okunuşu: Ya muqallibel kulubi sebbit qalbi ala dinik.
    Anlamı: Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.

    Sabahleyin Uykudan Kalkınca Okunacak Dua
    *اَلحَمْدُ ِِِِلله الذِى اَحْيَانا بَعْدَ مَا امَاتنا وَ اِليْهِ النشُورُ *
    *"Elhamdulillahillezi ehyana ba’de ma ematena ve ileyhi’n- nüşur.” *
    *“ Bizi öldürdükten sonra dirilten (uyuduktan sonra uyandıran) Allah(c.c.)’a hamdolsun.(kıyamette) O’nun huzurunda toplanılacaktır.” *
    *(Buhari: 11/96) *

    *Her Sabah Okunacak Dua *
    *اللهُمَََّ بِكَ اصْبَحْنَا وَ بِكَ امْسَيْنَا وَ بِكَ نَحْيَا وَ بِكَ نَمُوتُ وَ اِليْكَ النّشُورُ *
    *“ Allah(c.c.)ümme bike asbahna ve bike emseyna ve bike nehya ve bike nemutu ve ileykennuşur.” *
    *“Allah(c.c.)ım! Senin yardımınla sabaha girdik, senin yardımınla akşama kavuştuk, senin yardımınla diriliyor ve senin kudretinle ölüyoruz ve (kıyamette) varış sanadır.” *
    *(Ebu Davud: 5067) *

    *Her Akşam Okunacak Dua *
    *الّلهمّ بِكَ اَمْسَيْنَا وَبِكَ اَصْبَحْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَاِليْكَ الْمَصِيرُ *
    *“ Allahumme bike emseyna ve bike esbahna ve bike nahya ve bike nemutu ve ileykel masir” *
    *“Allah(c.c.)ım! Senin yardımınla akşama girdik, senin yardımınla sabaha kavuştuk, senin yardımınla diriliyor ve senin kudretinle ölüyoruz ve dönüş yalnız sanadır.” *
    *(İbn Mace, Dua: 14*

    *Şirkten Korunmak İçin (Sabah-Akşam) Okunacak Dua *
    *اللهمّ اِنِّي اَعُوذ بِكَ مِنْ اَنْ اُشْركَ بِكَ شَيْئاً وَاَنَا اَعْلَمُ وَاَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ اَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ عَلاّمُ الْغُيُوبِ *
    *“ Allahumme inni euzu bike min en uşrike bike şey’en ve ene a’lemu ve estağfiruke lima la a’lemu inneke ente allamulğuyubi*
    *“ Allah(c.c.)ım! Şüphesiz ben bilerek herhangi bir şeyi şirk koşmak (eş ve ortak tanımak) tan sana sığınırım.Bilmeyerek işlemiş olduğum(şirk ve hatalarım) ın senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları (gizli şeyleri) ancak sen bilirsin. *
    *(et-terğıb ve et-terhib: 1/76) *

    *Yemekten Sonra Okunacak Dua *
    *اَلْحَمْدُ لِلّهِ الّذِى اَطْعَمَنَا وَ سَقَانَا وَجَعَلَنَا مُسْلِمِينَ *
    *“ Elhamdulillahillezi et’amena ve segana ve cealena müslimin” *
    *“ Bizi nimetleriyle yediren ve içiren ve bizi İslam üzere bulunduran Allah(c.c.)’a hamd olsun.” *
    *(Ebu Davud, At’ime:15) *

    *Elbise Giyerken Okunacak Dua *
    *اَلْحَمْدُ لِلّهِ الّذِى كَسَانِي هَذَا وَرَزَقََِنيهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّي وَلاَ قوَّةٍ *
    *“ Elhamdulillahillezi kesani haza ve razeganihi min ğayri havlin minni ve la guvvetin” *
    *“ O Allah(c.c.)’a hamd olsun ki, benden bir kuvvet olmaksızın bu elbiseyi bana giydirdi ve (bunu) bana rızık olarak verdi.” *
    *(Tirmizi, deavat: 107) *

    *Camiye Girerken Okunacak Dua *
    *بِسْمِ ا لله وَ الصّلاَةُ والسّلاَمُ عَليَ رَسُولِ اللهِ الّلهُمّ اغفِرْ لِي ذُنُوبِي وَافْتَحْ لِى اَبْوِابَ رَحْمَتِكَ *
    *“Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahummeğfir li zunubi veftah li ebvabe rahmetike” *
    *“ Allah(c.c.)’ın adıyla, Allah(c.c.) Resulune salat ve selam olsun. Allah(c.c.)’ım , günahlarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç.” *
    *(Müslim, müsafirin:6 *

    *Camiden Çıkarken Okunacak Dua *
    *بِسْمِ ا لله وَ الصّلاَةُ والسّلاَمُ عَليَ رَسُولِ اللهِ، الّلهُمّ اِنِّي اَسْأاُكَ مِنْ فَضْلِكَ، الّلهُمّ اَعْصِمْنِي مِنَ الشّيْطانِ الرّجِيمِ *
    *“Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahumme inni es’eluke min fedlike, allahumme e’sımni mineşşeytanirracim.” *
    *“Allah(c.c.)’ın adıyla, Allah(c.c.) Resulune salat ve selam olsun. Allah(c.c.)’ım , Senden fazl-u (ihsanını) diliyorum. Allah(c.c.)ım, beni rahmetinden uzaklaştırılmış şeytanın şerrinden koru.” *
    *(Buhari, teheccüd: 25) *

    *Helaya Girerken Okunacak Dua (sol ayakla girilir) *
    *بِسْمِ الله، الّلهُمّ اِنّي اَعُوذ بِكَ مِنَ الخُبْثِ وَالخَبَائِثِ *
    *“Bismillahi Allahumme inni euzu bike minelhubsi velhebaisi” *
    *“Allah(c.c.)’ın adıyla, Allah(c.c.)ım, her türlü pislikten ve pis olan şeylerden(erkek ve dişi şeytanların şerrinden) sana sığınırım.” *
    *(İbni Mace, Teharet: 9) *

    *Heladan Çıkarken Okunacak Dua (sağ ayakla çıkılır) *
    *غفْرَانَكَ، اَلْحَمْدُ لِلّهِ الّذِى اَذهَبَ عَنّي اْلاَذى وَ عَافَانِي *
    *“Ğufraneke, Elhamdulillahillezi ezhebe annil eza ve afani” *
    *“(Allah(c.c.)ım!) Senin mağfiretini dilerim.Benden eza veren şeyleri gideren ve bana afiyet veren Allah(c.c.)’a hamdolsun.” *
    *(İbni Mace, taharet:10) *

    *Bir Meclisten (sohbet veya bir toplantıdan) Kalkarken Okunacak Dua *
    *سُبْحَانَكَ الّلهمّ وَ بِحَمْدِكَ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلَهَ اِلاّ اَنْتَ اَسْتَغْفِرُكَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ *
    *“Subhaneke Allahumme ve bihamdike eşhedu en la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke” *
    *“Allah(c.c.)’ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih eder, hamdimi sana takdim ederim. Senden başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diliyor ve sana tevbe ediyorum. ” *
    *(tirmizi, deavat: 3 *

    *Su İçtikten Sonra Okunacak Dua *
    *الحَمْدُ لِلّهِ الذِى سَقَانَا عَذبًا فُرَاتًا بِرَحْمَتِهِ وَلَمْ يَجْعَلْهُ مِلْحًا اُجَاجًا بِذنُوبِنَا *
    *“Elhamdulillahillezi segana azben furaten birahmetihi ve lem yec’alhu milhen ucacen bizunubina” *
    *“Bize tatlı soğuk su içiren ve günahlarımız sebebiyle onu içilmez tuzlu su yapmayan Allah(c.c.)’a hamd olsun.” *
    *(Ebu Nuaym) *

    *Aynaya Bakarken Okunacak Dua *
    *اَلْحَمْدُ لِلّهِ، اَللّهُمَّ كَمَا حَسَّنْتَ خَلْقِي فَحَسّنْ خُلُقِي*
    *“Elhamdulillahi Allahumme kema hassente halgi fehassin hulugi.” *
    *“Allah(c.c.)’a hamdolsun. Allah(c.c.)’ım! Benim yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir.” *
    *(İbnüs-sünni, El- Ezkar: 270) *

    *Aksırma Esmasında *
    *Aksıran kimsenin; اَلْحَمْدُ لِلّهِ “Elhamdulilllah” “Allah(c.c.)’a hamd olsun” demesi, o’nu işiten kimsenin de: يَرْحَمُكَ الله “Yerhamukeallah” “Allah(c.c.) sana merhamet etsin” demesi gerekir. Aksıran kişi, yanında “Yerhamukeallah” denildiğini *
    *duyunca: يَهْدِينَا وَ يَهْدِيكُمُ الله”Yehdina ve yehdikumullah ” “ Allah(c.c.) bize ve size hidayet versin”. Veya, “Yehdikumullahu ve yuslihu balekum” “Allah(c.c.), sizi doğru yola yöneltsin ve işlerinizi düzeltsin” demelidir. *
    *(Buhari, Edep: 125) *

    *Vasıtaya Binerken Okunacak Dua *
    *(önce besmele okunur; üç tekbir getirilir. Sonra: *
    *سُبْحَانَ الّذى سَخّرَلَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَاِنّا اِلَي رَبّنَا لَمُنْقَلِبُونَ *
    *“Subhanellezi sehharalena haza ve ma kunna lehu mugrinine ve inna ila rabbina lemungalibun.” *
    *“Bunu bizim hizmetimize veren Allah(c.c.)’ın şanı ne yücedir. O’nun ihsanı olmasaydı biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz Rabbimize döneceğiz.”(Zuhruf Suresi 13-14) *

    *Eve Girerken Okunacak Duaا *
    *َلّلهُمَّ اِنّي اَسْألُكَ خَيْرَ الْمَوْلَجِ وَ خَيْرَالْمَخْرَجِ بِسْمِ اللهِ *
    *وَلَجْنَا وَبِسْمِ الله خَرَجْنَا وَعَلىَ اللهِ رَبّنَا تَوَكّلْنَا *
    *“Allahumme inni es’eluke hayral mevleci ve hayral mehraci bismillahi ve lecna ve bismillahi haranca va alallahi rabbina tevekkelna” *
    *“Allah(c.c.)ım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. Allah(c.c.)’ın adıyla evimize girer, Allah(c.c.)’ın adıyla çıkarız ve Rabbimize dayanıp güveniriz” *
    *(Ebu Davud, Edeb: 112) *

    *Evden Çıkarken Okunacak Dua *
    *بِسْم اللهِ تَوَكّلْتُ عَلَي اللهِ لاَ حَوْلَ وَلاَقوّةَ اِلاّ بِاللهِ العَلِيّ العَظِيمِ *
    *“Bismillahi tevekkeltu alellahi la havle ve la guvvete illa billahil aliyyil azim.” *
    *“Allah(c.c.)’ın adını anarak (evimden çıkıyorum) ben, Allah(c.c.)’a dayanıp tevekkül ettim. (her türlü) kuvvet ve kudret ancak yüce Allah(c.c.)’ın yardımıyladır.” *
    *(Tirmizi, deavat: 34) *

    *Gece Uykudan Önce Okunacak Dua *
    *بِسْمِكَ اَلّلهُمّ اَمُوتُ وَ اَحْيَا *
    *“Bismike Allahumme emutu ve ehya” ) Senin adını anarak ölür ve dirilirim(uyur ve uyanırım) Allah(c.c.)ım!” *
    *(Buhari, Deavat: 7)*

    (Sabah-Akşam 7 defa "Allahümme ecirnî minennâr" diyen cehennemden kurtulur.) (Ebu Davud)

    (Sabah-Akşam, 3 defa, "Bismillâhillezî lâ yedurru maasmihi şeyün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul alîm" okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İ. Mâce]

    (Sabah 3 defa, "Eûzü billahis-semîil alîm-i mineşşeytânirracîm" dedikten sonra Besmele ile Haşr suresinin son üç ayetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar duâ eder. O gün ölürse şehit olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizî]

    (Şirkten korunmak için "Allahümme innî eûzübike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb" okuyun!) [İ. Ahmed]

    (Sabah-Akşam 7 defa "Hasbiyallahü lâ ilâhe illâ hu, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm" okuyanın dünya ve ahiret işine Allah kâfi gelir.) [Beyhekî]

    "(Allahümme ma esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeşşükr" duâsını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifâ etmiş olur.) [Akşam "esbaha" yerine "emsâ" denir.]

    (Sabah-Akşam on defa, "Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ-şerîkeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şeyin kadîr" okuyan kimse, kötülüklerden korunur.) [Nesâî]

    (Bir kimse, SabahAkşam yüz defa "Sübhânallahi ve bihamdihi" derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevap kazanamaz.) [Deylemî]

    (Evden çıkarken "Bismillâhi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizî]

    (Lâ havle. okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebû Nuaym]

    İmam-ı Rabbanî (ks) Hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazherî)]

    (Hergün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberânî]

    (Günde 25 defa "Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’delmevt" okuyan şehit olarak ölür.) (Redd-ül Muhtar)

    (Gece Âmenerrasulüyü okuyana, her şey için yeterlidir. Bu iki ayeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]

    (Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadr gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Eyoğul İlmihâli]

    (Eve girerken İhlas suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubî]

    (Evden çıkarken Âyet-el kürsî okuyana, melekler, evine gelinceye kadar duâ eder.) [Eyoğul İlmihâli]

    İstiğfâra devam etmek(İstiğfâra devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mâce]

    [İstiğfâr olarak "Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh" okumalıdır.

    (Günde yüz kere "Lâ ilâhe illallah" diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberânî]

    (Bir yere gelen, "Eûzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka" okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]

    (Sıkıntılı veya borçlu, bin kerre "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]

    Seyyid Abdülhakim Efendi (ks) Hazretleri buyuruyor ki:

    "Yatağa abdestli gir, Eûzü Besmele çek, sağ yanın üzerine kıbleye karşı yat, sağ avucunu sağ yanağının altına koy, Ayet-el-kürsî, 3 İhlas, bir Fatiha ve birer defa iki kul e’uzüden sonra 3 defa "Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâhu" oku, sonuncusuna "el-hayyel kayyûme ve etûbü ileyh" ekle.

    On defa da, "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" oku, sonuncusuna "-hil aliyyil azîm ellezîlâ ilâhe illâhu" ilave et! (Ey Oğul İlmihali)

    Uykudan uyanınca, "Allahümmağfirlî" demek çok sevaptır.

    Yatağa girince 3 defa "Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh okuyan kimsenin günahları, deniz köpüğü kadar pek çok olsa da, affolur. [Tirmizî]

    Her gece yatarken yüz defa, "Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber" okuyan kimse, kendini hesaba çekmiş sayılır.
  • Amr bin Mürre el-Cühenî (radıyallâhü anh) anlattı: Henüz Müslüman olmadan önce kavmimle birlikte Kâbe-i Muazzama ziyâreti için yola çıktık. Mekke’de iken rüyamda Kâbe’den parlak bir nur çıktığını, Medîne dağlarını ve Cüheyne’deki Eş‘ar dağını aydınlattığını gördüm. Nurun içinden şöyle bir ses işittim: Karanlıklar dağıldı, nur yayıldı, Hâtemü’l-Enbiyâ gönderildi. 

    Sonra bir nur daha parladı, onun aydınlığıyla Hîre’nin saraylarını, Medâin’in beyaz köşklerini gördüm. Nur içinden şöyle bir ses işittim: İslâm zâhir oldu, putlar kırıldı, akraba hakkı artık sorulur oldu. 

    Korku içinde uyandım. Yanımdakilere: Vallâhi Kureyş içinden şu mahallede büyük bir şey çıkacaktır, dedim ve gördüklerimi anlattım. Yurdumuza döndükten sonra Ahmed isimli zâtın peygamber olarak çıktığı haberi ulaştı. Hemen yola koyulup Resûl-i Ekrem’e ulaştım, huzûrunda rüyamı anlattım. Bana: “Ey Amr! Ben Allâh’ın bütün kullarına gönderdiği peygamberim. Onları İslâm’a davet ediyorum. Kan dökmemeyi ve akraba hakkına riâyet etmeyi, putları terkedip bir olan Allâh’a ibâdet etmeyi, Beytullâh’ı haccı, on iki aydan Ramazân-ı şerîf ayında oruç tutmayı emrediyorum. Kim benim davetime uyarsa ona cennet vardır. Kim de uymazsa ona cehennem vardır! Ey Amr, îmân et de Allâh seni cehennemin dehşetinden kurtarsın.” 

    Ben: “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve enneke Resûlullâh, birçok kavimler onları kabulde inat etse de senin helâl ve harâm getirdiğin bütün hükümlere îmân ettim” diyerek îmân ettim. 

    Sonra: “Anam babam sana fedâ olsun Yâ Resûlallâh, beni kavmime gönder, seninle bana ikram ettiği gibi umulur ki benim sebebimle onlara Allâh’ın hidâyeti erişir” dedim. Buyurdular ki: “Onlara mülâyemetle davran, sağlam sözler söyle. Kaba ve haşin, kibirli ve hasetçi olma.”

    Hazret-i Amr, kavmine dönüp peygamberimizin emri üzere ve kendisini davet ettiği sözlerle onları İslâm’a davet etti. Bir kişi hariç hepsi îmân ettiler. Amr Hazretleri, kavminden îmân edenlerle peygamberimizin yanına geldiler.

    Peygamberimiz onları güzel karşıladı, hal hatırlarını sorup ağırladı. (Kenzü’l-Ummâl; es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbn-i Kesîr) 
  • ""Sana Duam budur çocuk

    Geleceğin dünyayı bilmiyorsun
    Çok kirlettiler onu
    Ben bile

    Dilinde Allah ve Resulünü dilerim
    Yüreğindeki İmanla Eş değer

    Sana kalemimi miras bırakıyorum
    Kitaplarımda borcum olsun

    Beni hep acıttılar
    Duamdır sen acımayasın

    Geleceksin
    Ağlıyarak hemde
    Kimse gülerek gelmiyor maalesef
    Özürlerimi dizlerimde diliyorum senden

    Anne sevgisi yakışır sana
    Belki de baba
    Büyüyene kadar
    Sonra o yetmiycek sana
    Şu insanoğlu ne nankör
    Bir kadını seveceksin
    Belki de bir adamı
    Sev
    Sev Allah için sev ama

    Ama gönül ne yanıcı küldür
    Üfledikçe sen yanarsın
    Dilerim Allah'tan sen yanmayasın

    Cennet annenin ayakları altındadır
    Ona saygı duy
    Bana duymadıklarını da zaten helal ederim

    Oku
    Din ile iman ile
    Oku
    Saygı sevgi hürmet şevkat ile
    Oku
    Masumlara acı, özelliklede sen gibi bebelere
    Oku.
    Oku..
    Oku...

    Sana Duam budur çocuk
    Geleceğin minik parmaklarından öperim
    Dua ile...""
    📚👶
  • "Dokunma
    ki
    yaşasın..."


    Normalde işler nasıl yürür bilirsiniz, biriyle arkadaşlığınızın ilerlemesi akabinde hediyeleşmeyi getirir. Oysa bana bu kitabı hiç tanımadığım birisi hediye etti ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı oldu. Teşekkür ederim Sâirfilmenâm . Güray Süngü ile tanışmamı sağlayan etkinliği düzenlediğin için teşekkür ederim Gökçe . (Zaten ilk seferde de senin incelemenle adına denk gelmiştim :) Ve tabii ki her zaman güzel şeylerin vesilesi olduğun için teşekkür ederim Burak abi.

    Bu tarz kitapları okumanın benim için ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsiniz, hele ki üstüne bir şeyler yazabilmek bin kat daha zor. Evet birileri var, bir şeyler var. Ama okuduğumuzun çok üstünde bir şeyler var, asıl mevzu orda. Sadece hissederek idrak edilmesi mümkün olan şeylerden. "Aman bu cümleyi de kim diyor, bu kimin düşüncesi, peki bu olay hangi zaman diliminde geçiyor, yahu adam böyle afilli lafları nasıl yazıyor helal doğrusu...." dedim. Küçük küçük parçaları bir yere bağlayınca ve anlam verince hayatın anlamını keşfetmişim kadar çok sevindim. Benim için havada kalan kısımlar da oldu, bunlar da ömrüm yeterse bir dahaki okuyuşuma. (Bu site sayesinde tekrar kere okunacak kitaplar listem o kadar uzuyor ki bu iyi bir şey mi emin olamıyorum.. :)

    Bütün zorluğuna rağmen okuyanlar kitabı bu kadar beğenmişse bu yaraya dokunuyor olmasından değil de nedir? Güray Süngü bir röportajında demiş: "Yaralar geçer elbet. Ama yaralanmış olanla, hiç yaralanmamış olan bir olur mu?" Ben de diyorum ki yarayı es geçen kitapla, yarayı paylaştığın kitap hiç bir olur mu? Gerisini de siz anlayın işte.


    İncelemeyi de kitaptan bir alıntı ile bitireyim, öyle ki "Güray Süngü kitabını incelerken bu kısmı kullanalım diye mi yazmış acaba?" diye düşündürdü beni.

    "Bir roman geçti elime. Genç bir adamın tükenişini anlatıyordu. Genç adam bana o kadar benziyordu ki. Gençliğime yani. Vardı böyle bir zaman. Oradan aldım bunu. Başka yerlerin de altını çizdim. Olağanüstü bir roman değildi gerçi.
    Yara da olağanüstü bir şey değildir gerçi."


    ....
    Öyle yani.
  • Helal,haram mi bak AŞ'ına
    Oturma sen bak İŞ'ine
    Yalniz kaldiginda saril EŞ'ine...
  • Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s.a) ölü bir koyun leşinin yanından geçerken şöyle buyurmuştur:

    Siz şu leşi, ehlinin gözünde kıymetsiz olarak mı görüyorsunuz?

    -Zaten kıymetsizliğinden dolayı sahipleri onu mezbeleliğe atmış!...

    -Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki dünya Allah nezdinde, şu leşin sahipleri nezdinde kıymetsiz olduğundan daha kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında
    bir sivrisineğin kanadına eşit olsaydı Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.1

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir.2

    Dünya mel'undur.3 Dünyadan Allah için olan şeyler hariç, her ne varsa hepsi lanete uğramıştır.4

    Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir Kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Bu bakımdan siz daimi kalıcı olanı geçiciye tercih ediniz.5

    Dünya sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.6

    Zeyd b. Erkam der ki: Biz Ebubekir Sıddîk'la beraberken su istedi. Kendisine bal şerbeti getirildi. O şerbeti ağzına yaklaştırdığında yanındaki arkadaşlarını ağlatacak şekilde ağladı. Onlar sustukları halde o hâlâ susmamıştı. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Hatta yanındakiler istediğini bulamadığı için ağlıyor sandılar. Sonra gözlerini sildi ve kendisine 'Ey Rasûlullah'ın halifesi! Seni ağlatan nedir?' dediler. Hz. Ebubekir şöyle dedi: 'Ben Hz. Peygamber ile beraberdim. Baktım ki beraberinde hiç kimse olmadığı halde birşeyi kendisinden uzaklaştırıyor. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü, uzaklaştırdığın nedir?' diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: 'Şu dünyadır! Bana temessül etti. Ben ona 'Benden uzaklaş!' dedim. Tekrar döndü ve dedi ki: 'Eğer sen yakanı benim elimden kurtarsan bile senden sonra gelenler yakasını elimden kurtaramaz'.7

    Şu kimsenin durumuna hayret ediniz ki o kimse ebediyet evini tasdik ettiği halde aldatma evi için var kuvvetiyle koşar, çabalar.8

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bir mezbelelik üzerinde durdu ve şöyle buyurdu:

    'Ey ashabım! Gelin dünyaya bakın!' Bu esnada mezbelenin üzerinden çürümüş bir paçavrayı ve çürümüş bir kemiği eline aldı ve şöyle dedi: İşte bu dünyadır!'9

    Hz. Peygamber'in bu sözü dünya ziynetinin bu paçavra gibi gelecek zamanda çürüyeceğine işarettir. O süs ve ziynet içerisinde görünen iskeletler çürümüş kemiklere dönüşecektir! Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    Dünya tatlı ve yemyeşildir. Allah Teâlâ, sizi dünyada kendisine halife yapmıştır ki sizin nasıl hareket ettiğinizi görsün! Dünya İsrailoğulları için yayılıp döşendiğinde elbise, koku, kadın ve ziynetin içerisinde yollarını şaşırdılar!

    Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

    Sakın dünyayı ilâh edinmeyin ki o da sizi köle edinmesin! İsraf edip zayi etmeyen bir kimseye hazinelerinizi emanet ediniz. Zira dünya hazinesinin sahibi için âfetten korkulur. Allah hazinesinin sahibi için ise âfet sözkonusu değildir. (İbn Ebî Dünya)

    Yine Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey Havârîler! Ben sizler için dünyayı yüzüstü yere yıkmış bulunuyorum. Bu bakımdan benden sonra onu canlandırmayınız! Zira dünyanın habasetinden biri de onun içinde Allah'a isyan edilmesidir. Başka bir habaseti de ahiret ancak onu terketmekle elde edilir. Dikkat ediniz! Dünyayı bir geçit edininiz! Onu ahiret gibi tamir etmeyiniz! Biliniz ki her hatanın kökü dünya sevgisidir. Çoğu zaman bir anlık şehvet uzun bir zaman üzüntüyü icap ettirir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya sizin için yayıldı. Siz onun sırtına oturdunuz! Sakın onun hakkında padişah ve kadınlar sizinle münazaaya girişmesinler. Padişahlara gelince, dünya için onlarla münazaa etmeyiniz. Siz onları dünyalarıyla başbaşa bıraktığınız müddetçe size dokunmazlar. Kadınlara gelince, oruç tutmak ve namaz kılmak suretiyle (şehvetlerinizi kırıp) onların şerrinden kaçınınız!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya hem talib, hem de matlubdur. Bu bakımdan dünya ahiret talibini arar ki o rızkını dünyada tam mânâsıyla alsın. Dünya talibini ise ahiret arar. Ta ki ölüm gelip onun yakasına yapışıncaya kadar'.

    Musa b.Yesar10 Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Allah Teâlâ dünyadan daha değersiz birşey yaratmış değildir ve Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri ona şefkat nazarıyla bakmamıştır.11

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Süleyman, başucunda kuşlar gölge yaptıkları, sağında ve solunda insanlar ve cinler olduğu halde debdebesiyle ve haşmetiyle İsrailoğulları'ndan bir âbidin yanından geçti. O âbid Hz. Süleyman'a şöyle haykırdı: 'Ey Dâvud'un oğlu! Yemin olsun, Allah sana büyük bir mülk vermiştir'. Bu sözü işiten Hz. Süleyman (a.s) şu cevabı verdi: 'Muhakkak ki bir mü'minin sahifesine yazılan bir tek tesbih, Dâvud'un oğluna verilen dünyalıktan daha hayırlıdır. Zira Dâvud'un oğluna verilen dünyalık geçicidir. Tesbih ise bâkîdir'.

    Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

    Dünyanın bolluğu sizi Allah'a ibadetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan 'malım, malım' diye tepiniyor. Ey Ademoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyyen defterine yazdırdığından başka birşey var mı?12

    Dünya, evi olmayanın evidir. Malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan bir kimse dünyayı toplar. İlmi olmayan bir kimse dünya için başkasına düşmanlık güder. Fıkhı olmayan bir kimse dünya için başkasına hased eder. Yakîni olmayan bir kimse durmadan dünya için çaba sarfeder.13
    Kim himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile alâkası yoktur ve Allah Teâlâ onun kalbine dört şey sokar:

    1.Bir üzüntü ki ebediyyen ondan ayrılamaz.

    2.Bir meşguliyet ki ebediyyen ondan kurtulamaz.

    3.Bir fakirlik ki ebediyyen onun zenginliğine varamaz.

    4.Bir amel ki ebediyyen onun sonuna varamaz.14

    Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: 'Ey Ebu Hureyre! Sana dünyanın tamamını, içindekilerle beraber göstereyim mi?' Ben 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. Bunun üzerine elimden tuttu ve beni Medine'nin derelerinden birine götürdü. Baktım ki bir mezbelelik... O mezbelelikte insanların kafatasları, pislikleri, paçavra ve kemikleri vardı. Sonra bana şöyle dedi:

    Ey Ebu Hüreyre! Şu kafa tasları sizin harisliğiniz gibi (dünyaya karşı) harîs idiler. Sisin umduğunuz gibi umarlardı. Sonra onlar bugün derisiz kemik kesilmişler, sonra da toprak olmaya yüz tutmuşlar. Şu pislikler, yemeklerinin çeşitleriydi. Kazandıkları kaynaklardan kazandılar. Sonra karınlarına attılar. İşte öyle bir hale gelmiş ki insanlar onlardan korunup kaçıyor. Şu çürümüş paçavralar onların kılları ve elbiseleriydi. Öyle bir hale gelmiş ki esen rüzgârlar onları alt üst edecek derecede evirip çevirir. Şu kemikler bineklerinin kemikleridir ki o bineklerin sırtında dünyanın dört bucağını gezerlerdi. Bu bakımdan dünya için ağlayan ağlasın.15

    Ebu Hüreyre der ki: 'Biz, ağlamamız şiddetleninceye kadar ağlamaya devam ettik'.
    Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman kendisine şöyle hitap etti: 'Harap olmak için inşa et! Fâni olmak için doğur!'16

    Dâvud b. Hilâl şöyle demiştir: İbrahim'in (a.s) sahifelerinde şunlar yazılıdır: 'Ey dünya! Kendileri için cilveli ve süslü görünmeye çalıştığın ebrar kimselerin gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu (bir bilseydin)! Ben onların kalplerine senin nefretini ve
    senden yüz çevirmelerini ilham etmiş bulunuyorum. Ben senden daha kıymetsiz bir mahluk yaratmadım. Senin her durumun küçüktür ve fenaya doğru gidiyor. Seni yarattığım günde hiç kimseye devam etmeyeceğini ve hiç kimsenin de sende daim olmamasına hükmettim. Her ne kadar senin arkadaşın seni vermek hususunda cimrilik gösterip sıkılıkta bulunsa dahi... Bana inanıp, beni tasdik eden ve istikamet üzere olan iyilere müjdeler olsun! Yine onlara müjdeler olsun ki onlar kabirlerinden kalkıp bana geldikleri zaman onlara mükâfatları; önlerinde yürüyen nûrları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır!'

    Dünya yer ve gök arasındadır. Yaratıldığı günden beri Allah Teâlâ ona bakmamıştır. Kıyamet gününde dünya 'Yarab! Beni bugün mertebece en düşük olan velî kuluna nasib eyle! diyecektir. Hz. Peygamber ona şöyle der: 'Ey hiç! Sükût et! Ben seni onlar için dünyada bile vermeye razı olmadım. Bugün mü seni onlara vermeye razı olacağım?'17

    Hz. Adem yasak ağaçtan yediği zaman midesi tortuları çıkarmak için harekete geçti. Oysa bu anormallik cennetin hiçbir yemeğinde yoktu. Sadece onun yediği ağaçta vardı. Bunun için Allah Teâlâ Adem kulunu o ağaçtan yemekten menetmiştir. Adem (a.s) cennette bir yer bulup tortuyu dökmek için gezinmeye başladı. Kendisine hitabda bulunan bir meleğe Allah Teâlâ şöyle emretti: 'Ona ne aradığını sor!' Adem (a.s) meleğe cevaben İçimde birikeni bırakmak istiyorum!' dedi. 'Yatağın üzerine mi, yoksa tahtaların üzerine mi, nehirlerin üzerine mi veya ağaçların gölgelerine mi?
    Ey Adem! Dikkat et? Acaba burada ona elverişli bir yer görüyor musun? Bu bakımdan dünyaya (yere) in!' dedi.
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    Kıyamet gününde amelleri büyük dağlar (veya Mekke dağları) kadar olan birçok kavim getirilecek ve onların ateşe sevkedilmesi emrolunacaktır.
    Ashab-ı kiram 'Onlar namaz kılarlar mıydı ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

    Evet! Onlar namaz kılar, oruç tutar ve gecenin bir kısmını da ibadet için ayırırlardı. Onlara dünyadan herhangi bir fırsat başgösterdiği zaman onlar düşünmeden üzerine atlayıp üşüşürlerdi.18

    Hz. Peygamber hutbelerinin birinde şöyle buyurmuştur:

    Mü'min bir kimse, iki korku arasındadır: Biri geçmiş ömrü hakkındadır. Allah Teâlâ'nın ondan ötürü kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez! Diğeri geri kalan ömrü hakkındadır ki burada da hakkında Allah'ın ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez. Bu bakımdan kul, nefsinden nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için, gençliğinden ihtiyarlığı için azıklansın. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz ise ahiret için yaratıldınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun! Ölümden sonra artık ayıplamak yok! Dünyadan sonra da cennet veya cehennemden başka bir ev sözkonusu değildir.19

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünya ve âhiret sevgisi bir mü'minin kalbinde, su ile ateşin aynı kapta bir arada bulunmadığı gibi bulunmaz!'

    Rivayet ediliyor ki, Cebrâil Hz. Nuh'a şöyle dedi: 'Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Sen dünyayı nasıl gördün?' Nuh (a.s) cevap olarak şöyle dedi: İki kapılı bir ev gibi.. Onların birinden girdim, diğerinden çıktım'.

    Hz. İsa'ya şöyle denildi: 'Seni barındıracak bir ev edinseydin ne güzel olurdu?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Bizden öncekilerin yıktıkları bize kâfidir'.

    Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur:

    Dünyadan sakının! Çünkü dünya Hârut ve Mârut'dan daha sihirbazdır!..20

    Hz. Peygamber (s.a) birgün ashabının yanına çıktı ve şöyle buyurdu:
    İçinizde bir kimse var mı ki Allah Teâlâ körlüğünün giderilmesini ve basiret sahibi olmasını istememiş olsun! İyi bilin ki dünyaya talip olan ve dünyaya uzun emelle bağlanan bir kimsenin emeli nisbetinde kalbinin basîretini Allah kör etmiştir! Dünya'ya perva etmeyen ve dünyadaki emeli kısa olan bir kimseye de Allah öğrenmeksizin ilim, hidayet istemeksizin de hidayet ihsan etmiştir. İyi bilin ki sizden sonra bir kavim gelecektir. Mülk onların eline ancak öldürmek ve zorla almak sûretiyle geçecektir. Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle geçecektir. Muhabbet ancak heva-i nefse tâbi olmakla geçecektir. Dikkat edin! Sizden bir kimse o zamana yetişir de fakirliğe karşı sabrederse, zengin olmaya kudreti olduğu halde fakirliğe razı olursa, sevgiye muktedir olduğu halde halkın buğzuna, kin ve nefretine sabrederse, izzette gücü yettiği halde zillete katlanır, sabrederse ve böyle yapmakla da sadece Allah'ın cemâlini isterse, böyle bir kimseye Allah Teâlâ elli sıddîkın sevabını ihsan eder!21

    Rivayet ediliyor ki, Hz, İsa (a.s) birgün şiddetli bir yağmur, dehşetli gök gürültüsü ve şimşeklere tutuldu. Bir sığınak aramaya başladı. Gözü uzaktan gözüken bir çadıra takıldı. Çadıra geldi. Çadırın içinde bir kadın olduğunu gördü. Bunun için çadırdan uzaklaştı. Dağda bir mağaraya rastladı. Oraya sığınmak istedi. Baktı ki içinde bir aslan... Elini başına (veya aslanın) üzerine koyup şöyle münâcatta bulundu: 'Yarab! Sen her şeye bir sığınak yaratmana rağmen, bana sığınak yaratmamışsın? Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa'ya vahiy göndererek şöyle buyurdu:
    Senin sığınağın benim rahmetimde istikrar bulmaktır. Yemin ederim, kıyamet gününde, kendi kudretimle yarattığım yüz huri ile seni evlendiririm ve yine yemin ederim, senin düğününde dört bin sene müddetince düğün yemeği yediririm. O senenin her günü dünya kadar uzundur. Yemin olsun, bir dellâla emredeceğim o şöyle bağıracaktır: 'Dünyada zâhid olanlar nerede? Ey zâhidler! Dünyada zâhid olan Meryem'in oğlu İsa'nın düğününe katılınız'.22

    Meryem'in oğlu İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünyaya arkadaş olana yazıklar olsun! Nasıl olup da dünyayı ve dünyada olanları terkedecek? Dünya onu nasıl aldatıp da emin kılar? O da dünyaya güvenir, sonunda mağlup olur. Aldananlara yazıklar olsun! Dünya nasıl onlara istemediklerini göstermiş, onlardan sevdiklerini uzaklaştırmış ve onlar için savrulan tehditler gelip onları bulmuştur? Dünyayı hedef edinene amelleri hata olana cehennem vardır. O yarın günahıyla nasıl rezil olacağını bir bilseydi!'

    Denildi ki: Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyederek şöyle buyurmuştur:

    Ey Musa! Zâlimlerin eviyle senin ne ilgin var? Muhakkak o ev senin için ev değildir. Himmetini ondan kes, aklınla ondan ayrıl. Ne çirkin evdir o ev! Ancak o evde amel eden bir kimse için ne güzel evdir o ev! Ey Musa! Muhakkak ben zâlimi tarassut eder, ondan mazlumun ahı alınıncaya kadar onu beklerim.

    Hz. Peygamber (s.a) Ebu Ubeyde'yi memur olarak Bahreyn'e gönderdi. O oradan mal getirdi. Ensâr-ı kiram Ebu Ubeyde'nin geldiğini işitince Hz. Peygamber ile beraber sabah namazına geldiler. Hz. Peygamber namazı kıldıktan sonra hane-i saadetine gitmek üzere ayrıldı. Onlar Hz. Peygamber'e göründüler. Hz. Peygamber onları görünce tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdu:

    -Zannediyorum sizler Ebu Ubeyde'nin birşeyler getirdiğini işitmişsiniz!

    -Evet! Ey Allah'ın Rasûlü!

    -Müjde size! Sizi sevindirecek şeyi ümit ediniz. Allah'a yemin ederim, sizin için ben fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizin için, sizden öncekilere dünyanın yayılıp açıldığı gibi
    yayılıp açılmasından korkuyorum. Sizden öncekilerin imrendikleri gibi sizin de imreneceğinizden ve dolayısıyla sizi helâk edeceğinden korkuyorum. Nitekim onları da helâk
    etmişti'.23

    Ebu Said Hudrî Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    'Sizin için en fazla korktuğum, Allah'ın yerden sizin için çıkaracaklarıdır'. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e şöyle soruldu: 'Yerin bereketleri ne imiş?' Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Dünyanın aldatıcı revnaklığı'.24

    Sakın kalplerinizi dünyayı anmakla meşgul etmeyin!.25

    İşte görüldüğü gibi dünyayı anmayı bile Hz. Peygamber yasaklıyor. Nerede kaldı onun kendisini elde etmek?

    Ammar b. Said şöyle anlatıyor: İsa (a.s) bir köyün yanından geçti. Baktı ki o köyün halkı, evlerinin önlerinde ve yollarda ölü olarak uzanmaktadır. İsa (a.s) bu manzara karşısında havarîlere şöyle hitap etti:

    -Ey havarîler! Muhakkak bu köylüler Allah Teâlâ'nın azabından ötürü ölmüşlerdir. Eğer onların ölüm sebebi başka birşey olsaydı muhakkak biri diğerini gömerdi.

    -Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh! Biz onların haberini öğrenmek istiyoruz. Bunun üzerine Hz. İsa Allah Teâlâ'dan dilekte bulundu. Allah onlara şu şekilde vahyetti: 'Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevap verecekler!' Gece olduğu zaman İsa (a.s), bir tümseğin üzerine çıkıp şöyle çağırdı:

    -Ey Köylüler!

    -Buyur! Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh!

    -Sizin haliniz nedir?

    -Biz sapasağlam uyuduk. Sabahleyin kendimizi cehennemdegördük.

    -Nasıl oldu?

    -Çocuğun annesini sevmesi gibi... Dünya yönelip geldiğinde sevindik, tepindik. Ayrılıp gittiğinde üzüldük, ağladık.

    -Senin arkadaşlarının durumu nedir? Onlar neden cevap vermiyorlar?

    -Çünkü onlar ateşten yapılmış gemlerle gemlidirler.Dizginleri sert ve güçlü meleklerin elinde...

    -Sen nasıl onların arasından bana cevap verdin?

    -Çünkü ben onların arasındaydım ama onlardan değildim.Onlara azap indiği zaman onlarla beraber bana da isabet etti. İşte ben cehennemin tam kıyısında asılı bulunuyorum. Bilmiyorum
    ondan kurtulacak mıyım, yoksa ona dalacak mıyım?

    Bunun üzerine İsa (a.s), havarîlere şöyle dedi:

    -Yemin ederim, tuz ile arpa ekmeği yemek, keçi kılından yapılan giysi giymek, mezbeleliklerde uyumak, dünya ve âhiret âfiyetiyle olduktan sonra bir insana fazla bile gelir.

    Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a) Abdâ adlı devesi geçilmez bir deveydi. Bir bedevî devesiyle gelip yarıştı Abdâ 'yi geçti. Bu durum müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

    Allah Teâlâ'nın hakk-ı ilâhîsidir ki dünyada her yükselttiği şeyi sonunda alçaltır.
    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Acaba denizin dalgaları üzerinde ev yapan kimdir? İşte o deniz sizin dünyanızdır! Sakın onu istikrar evi edinmeyiniz!'

    İsa'ya (a.s) şöyle denildi: 'Bize bir tek ilim öğret ki Allah ondan dolayı bizi sevmiş olsun!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyadan nefret edin ki Allah sizi sevsin!'
    Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız. Muhakkak dünya, sizin nezdinizde kıymetsiz olurdu. Muhakkak ki âhireti dünyaya tercih ederdiniz.26

    Ebu Derdâ şöyle devam ediyor:
    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, sahralara çıkar, figan eder, kendi nefsiniz için ağlardınız! Muhakkak mallarınızı bekçisiz bırakır, zarurî ihtiyacı dışında hiç kimse dönüp o mala bakmazdı. Fakat sizin kalbinizde âhiretiniz gibi emeliniz de hazır oldu. Böylece dünya sizin amellerinizin gemini eline aldı. Sizi bilmeyenler gibi yaptı. Bir kısmınız akîbetindeki tehlikenin korkusundan şehvetini bırakmayan hayvanlardan daha şerlidir. Ne oluyor size, neden birbirinizi istemiyorsunuz? Neden birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Oysa Allah'ın dininde kardeşsiniz. Sizin heva ve isteklerinizin arasını ancak gizli olan habasetiniz ayırmıştır. Eğer siz iyilik üzerinde birleşseydiniz muhakkak sevişirdiniz. Neden dünya işinde birbirinize nasihat eder de ahiret emrinde birbirinize nasihat etmezsiniz? Oysa hiçbiriniz ahiret emrinde kendisine nasihat ve yardım edene, nasihat etmemektedir. Bu hal, kalbinizde imanın azlığından ileri geliyor. Eğer dünyanın hayır ve şerrine inandığınız gibi, ahiretin hayrına ve şerrine inanıp bilseydiniz muhakkak âhireti tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin işleriniz için daha ihtiyatlıdır.

    Eğer 'Geçici dünya daha gereklidir. Oysa sizin dünyanın acil tarafını gelecek için terkettiğinizi görüyoruz. Meşakkat ve çalışmakla umulan bir iş için nefsinizi yoruyorsunuz!' derseniz, siz en kötü topluluksunuz; zira imanınızı sizde bulunan ve tam imanın ölçüsü olanla tahakkuk ettirmediniz. Eğer siz Hz. Peygamber'in getirdiği nizam hakkında şüphede iseniz gelin biz size açıklayalım, kalbinizi tatmin edici bir nûru size gösterelim. Allah'a yemin olsun siz aklı eksik olanlardan değilsiniz ki sizi mâzur sayalım. Siz dün-yanız hakkında doğru fikri arayıp bulursunuz. İşleriniz hakkında en doğruya yapışırsınız. Ne oluyor size ki elde ettiğiniz dünyanın azıyla seviniyorsuz? Elinizden kaçan öbür kısım için de üzülüyorsunuz. Öyle ki üzüntünüz yüzünüzde beliriyor, dilinizle belirip, ilan ediliyor. Onlara musibetler adını veriyorsunuz. O hususlarda matemler tertip ediyorsu-nuz. Oysa çoğunuz dininizin birçok emirlerini terketmiş! Buna rağmen üzüntüsü ne yüzünde görünür, ne de durumunuz bozulur! Görüyorum ki Allah Teâlâ sizden teberri etmiştir.

    Bir kısmınız diğer bir kısmınıza güler yüzle yaklaşıyor. Oysa arkadaşınızla karşılaşmayı hoş görmemektesiniz. Güler yüzle yaklaşmasının sebebi, arkadaşının kendisine katı davranmaması içindir. Arkadaşlığınızı hile temeli üzerine bina ettiniz. Mezbelelikler size mer'a oldu. (veya istekleriniz mezbeleliklerde bitti). Siz ecelin atılması üzerine arkadaşlık ettiniz. Ben isterdim ki Allah Teâlâ beni sizden kurtarsın. Görmeyi istediğim bir kimseye yani (Hz. Peygamber'e) ilhak buyursun. Eğer o hayatta olsaydı size sabretmezdi. Eğer sizde hayır varsa size duyurdum. Eğer siz Allah'ın katındakini arıyorsanız onu kolay ve rahat görürsünüz. Kendi nefsimin ve sizin şerrinizden Allah'a sığınıyorum ve Allah'tan yardım talep ediyorum.

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey havarîler! Dünya ehlinin, dünya için dinin azalmasına razı oldukları gibi, siz de dinin selâmeti için dünyanın çirkinliğine razı olunuz'.
    Bu mânâda şöyle denilmiştir:
    Bir kısım insanları gördüm ki dinin en azıyla kanaat etmişlerdir.Oysa onları dünya nimetinden az ile kanaat ederken görmüyorum.
    Ey kişi! Padişahlar dünyalarıyla, senin dininden zengin oldukları gibi,
    Sen de dininle onların dünyalarından zengin ol!

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey dünyanın talibi! Sen sevap işlersin (fakat senin) günahı terketmen daha sevaplıdır'.

    Yemin ederim, benden sonra dünya muhakkak size gelecektir. Ateşin odunları yediği gibi imanınızı yiyecektir.27

    Allah Teâlâ Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Musa! Dünya sevgisine meyletme! Sen bundan daha büyük bir günahı benim huzuruma getiremezsin'.

    Musa (a.s) ağlayan bir kişinin yanından geçti. Dönerken yine onu ağlar buldu ve şöyle dedi: 'Yarab! Senin kulun senin korkun-an ağlıyor!' Allah Teâlâ Musa kuluna şunları söyledi:

    Ey İmran'ın oğlu! Onun beyni gözyaşlarıyla beraber gözünden aksa, elleri düşüp kopuncaya kadar dua etse, dünyayı sevdiği sürece onu affetmem.

    Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

    Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Kimde altı haslet varsa, o kimse cennet için bir yol, cehennem için de bir kaçamak bulmuştur. O hasletler; Allah'ı bilip, ona itaat etmek, şeytanı bilip ona isyan etmek, Allah Teâlâ'yı bilip Allah Teâlâ'ya tâbi olmak, bâtılı bilip ondan sakınmak, dünyayı bilip onu terketmek ve âhireti bilip aramaktır'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah o kavimlerden razı olsun ki dünya onların yanında emanettir. O emaneti kendilerini emin sayan kimselere teslim etmişlerdir. Sonra yükleri hafif olduğu halde gitmişlerdir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Din hususunda sana imrenene imren! Dünya hususunda sana imrenene gelince, dünyayı onun kucağına atıver!'

    Lokman (a.s) oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğul! Muhakkak dünya engin bir denizdir. Orada birçok kimse boğulmuştur. O halde senin dünyadaki gemin Allah'ın takvâsı, o geminin içi Allah'a olan imanın ve yelkeni Allah'a olan tevekkülün olsun. Umulur ki bu takdirde kurtulursun. Oysa seni kurtulmuş olarak görmemekteyim'.

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Uzun uzadıya şu ayet-i celîleyi düşündüm, tedkik ettim:
    Biz yeryüzünde olan şeyleri bir süs yaptık ki insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını deneyelim. Şu da muhakkak ki, biz yeryüzünde olan şeyleri kupkuru bir toprak yapacağız.(Kehf/7-8)

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Muhakkak dünyadan birlikte sabahladığın şeyin senden önce bir talibi ve senden sonra bir sahibi vardır. Senin için dünyadan ancak bir akşamın yemeği, bir günün gıdası vardır. Bu bakımdan dünyanın yiyeceği için kendini helâk etme! Dünyada oruç tut, âhiret üzerinde iftarını aç! Dünyanın sermayesi hevâ ve kârı ateştir'.

    Bir rahibe şöyle denildi:

    -Zamanı nasıl görürsün!

    -Bedenleri yıpratır, amelleri yeniletir, ölümü yaklaştırıp temennileri uzaklaştırır.

    -Dünya ehlinin hâli nasıldır?

    -Dünyayı elde eden yorulur, dünyayı elden kaçıran yorgundüşer.
    Kim hoşuna giden bir maişetten dolayı dünyayı överse,
    Hayatımla yemin ediyorum, yakın bir gelecekte dünya yıkılacaktır.
    Dünya arkasını çevirip gittiği zaman kişi için hasret olur. Yönelip geldiğinde gam ve tasası çoğalır!

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Ben içinde olmadığım halde dünya vardı ve yine dünya ben içinde olmadığım halde devam edecektir. Bu bakımdan ben dünyada duramam. Çünkü dünyanın hayati bulanık, duruluğu kapkaranlık, ehli ise kendisinden korkar. Ya elden giden bir nimetten dolayı, ya gelecek bir beladan veya takdir edilmiş bir kazadan korkar!'

    Biri şöyle demiştir: 'Dünyanın ayıplarındandır ki hiç kimseye müstehak olduğunu vermiyor. Ya fazla verir veya eksik!'

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sen nimetleri görmüyor musun? Sanki nimetlere gazab edilmiştir; nimetler ehli olmayanların eline bırakılmıştır!'

    Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kim severek dünyayı ararsa dünyadan ona birşey verildi mi mutlaka daha fazlasını is-ter Kim severek âhireti isterse, ahiretten ona ne kadar verilirse daha fazlasını ister. İsteğin sonu yoktur'.

    Bir kişi, Tâbiîn'den Ebu Hâzım'a şöyle dedi:

    -Dünya benim evim olmadığı halde (kalbimdeki) dünya sevgisini sana şikayet ediyorum,

    -Allah Teâlâ'nın dünyadan sana verdiğini düşün. Onu uygun yere sarfet, o zaman dünya sevgisi sana zarar vermez.

    Ebu Hâzım, bu sözünü şu nedenden dolayı söylemiştir: 'Eğer kişi nefsini bundan frenlerse, mutlaka onu yorar. Sonunda dünyayı hor görür ve dünyadan çıkmayı talep eder'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Dünya şeytanın dükkanıdır. Sakın onun dükkanından birşey çalma ki o onu aramaya gelip de seni muâhaze etmesin!"

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya altından olsa (ne faydası var), yok olacaktır. Âhiret çamurdan olsa (pek büyüktür, çünkü) bâkî kalacaktır. Bu bakımdan bizim için daimi kalan bir çamur, parlaması geçici bir altından daha iyidir. Oysa biz geçici olan bir çamur parçasını daimi kalan altına tercih etmişiz!'

    Ebu Hâzım şöyle demiştir: 'Dünyadan sakınınız! Çünkü benim kulağıma gelmiştir ki; kul kıyamet gününde -eğer dünyayı büyük biliyorsa- durdurulur ve denilir ki: 'Şu kul, Allah'ın tahkir edip küçük gördüğünü büyütüp tâzim etmiştir'.

    İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'İnsanlardan kim sabahlamışsa o misafirdir. Onun malı elinde emanettir. Bu bakımdan misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir'.
    Mal ve aile emanettirler.
    Muhakkak birgün emanetlerin sahiplerine geri çevrilmesi gerekir.

    Râbia Hâtun'u28 arkadaşları ziyaret ettiler, dünyadan bahsettiler, dünyayı zemmettiler.

    Râbia hatun onlara şöyle dedi: 'Dünyayı anmaktan vazgeçin. Eğer dünya sizin kalbinizde bir mevki işgal etmeseydi ondan fazla bahsetmezdiniz. Dikkat edin! Bir şeyi fazla seven ondan çokça bahseder!'

    İbrahim b. Edhem'e 'Nasılsın?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi:

    Dinimizi parçalamak sûretiyle dünyayı yamalıyoruz. Bu bakımdan ne dinimiz, ne de yamaladığımız...

    Cennet o kula olsun ki rabbi olan Allah'ı seçmiş, ümidi uğrunda dünyasını cömertçe harcamıştır.

    Bu hususta yine şöyle denildi
    Dünya talibini görürüm; her ne kadar ömrü uzasa da, dünyadan zevk, safa ve nimetlere nâil olsa da bir usta gibidir.

    Evini inşa eder, yükseltir. İnşaat tamamlandıktan sonra evi yıkılıverir.
    Yine bu hususta şöyle denilmiştir:

    Sanki dünya fazla olarak sana sevkolunur. Acaba bunun sonu elinden gitmek değil midir? Senin dünyan ancak seni gölgelendiren bir gölge gibidir. Sonra kaymaya yüz tutar!
    Tâbiîn'den Mutarrıf b. Şüher şöyle demiştir: 'Padişahların rahat durumlarına ve yumuşacık elbiselerine bakma! Sen onların süratle göç etmelerine ve acı akıbetlerine bak!'

    İbn Abbas şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ dünyayı üç parçaya ayırmıştır. Bir parçası mü'minin, bir parçası münâfığın ve bir parçası da kâfirindir. Mü'min ondan azıklanır, (âhiret tedbirini alır). Münâfık ise süslenir. Kâfir de (tıka basa midesini doldurmak sûretiyle) zevklenir!'

    Hz. Ali şöyle der: 'Dünya leştir. Bu bakımdan ondan bir parça isteyen köpeklerin müdahelesine sabretmelidir'.

    Ey dünyayı kendi nefsi için isteyen kişi! Dünyayı istemekten uzaklaş! İşte o zaman sağlam kalırsın!

    O dünya ki onu istiyorsun, ona talipsin, o hilebazdır, onun düğünü mâteme yakındır!...
    Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Allah nezdinde dünyanın kıymetsizliklerinden biri de Allah'a ancak dünyada isyan edilir ve

    Allah'ın nezdindeki nimetlere ancak dünyayı terketmekle varılır'. Nitekim denilmiştir ki: 'Akıllı bir kimse dünyayı imtihan ettiği zaman o dost elbisesinde bir düşman olarak görünür'.

    Yine şöyle demiştir:
    Ey gecenin öncesinde sevinerek uyuyan kişi! Muhakkak ki hâdiseler seher zamanlarında kapıyı çalarlar. Nimetler içerisinde yüzen nesilleri, gece ve gündüzün gelip geçmesi mahv ve perişan etmiştir. Dünyada fayda ve zarar verici nice saltanat sahiplerini zamanın o kahhar pençesi perişan etmiştir! Ey dünyanın boynuna sarılanlar! Dünya devam etmez! Kişi dünyasını elde etmek için çok kere misafir olarak sabahlar ve akşamlar. Neden sen dünyanın boynuna sarılmayı terkedip de cennette hûrilerin boynuna sarılmıyorsun? Eğer sen ebedî bahçeleri isteyip orada yerleşmeyi istiyorsan, senin ateşten emin olmaman gerekir!

    Ebu Umame el-Bahilî (r.a) şöyle anlatır: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis'e askerleri gelerek dediler ki:

    -Bir peygamber gönderildi, yeryüzünde bir ümmet çıkarıldı.

    -Onlar dünyayı seviyorlar mı?

    -Evet!

    -Eğer onlar dünyayı seviyorlarsa, putlara tapmamaları beni pek ilgilendirmiyor. Onlara sabah ve akşam üç şeyle hücum edeceğim: Malı haksız yerden almak, haksız yere harcamak, haklı yere sarfetmemekle.

    İşte şerrin tümü bundan doğup meydana geldi.

    Bir kişi Hz. Ali'ye şöyle der: 'Ey mü'minlerin emiri! Bize dünyayı vasıflandır!' Hz. Ali de şöyle der: 'O öyle bir evdir ki sıhhatli olan içinde hasta olur. İçinde emin olan pişman olur. İçinde fakir olan mahzun olur. Zengin olan fitneye düşer. Helâlinde hesap, haramında azap ve ikab, şüphelilerinde de itab olan bir evi ne ile vasıflandırayım!' Başka bir zaman Hz. Ali'ye bu hususta soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Uzun mu vasıflandırayım, yoksa kısa mı?' Denildi ki: 'Kısa anlat!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Helâli hesaptır, haramı azaptır!'

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Sihirbazdan (dünyadan) sakının. Çünkü o âlimlerin kalbini bile büyüler'.

    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Âhiret bir kalpte olduğu zaman dünya gelip onunla çarpışır. Dünya bir kalpte olduğu za-man âhiret gelip onunla çarpışmaz. Çünkü âhiret şerefli, dünya ise rezildir'.

    Ümit ediyoruz ki Seyyar b. Hakem'in29 söylediği daha doğru olsun; zira o demiştir ki: 'Dünya ve âhiret bir kalpte toplanır. Hangisi galip gelirse öbürü ona tâbi olur!'
    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Dünya için ne kadar üzülürsen, o nisbette ahiret senin kalbinden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o oranda dünya senin kalbinden çıkar'.
    Mâlik'in bu sözü, Hz. Ali'nin söylediği sözden iktibas edilmiştir. Zira o şöyle demiştir: 'Dünya ve ahiret biri diğerinin kumasıdır. Bu bakımdan hangisini razı edersen öbürünü kızdırırsın'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin olsun, ben öyle insanlara yetiştim ki (ashab-ı kirâmı kastediyor) dünya onların gözünde, üzerinde yürüdüğümüz topraktan daha önemsizdi. Dünyanın doğmasından veya batmasından perva etmezlerdi. Şuna veya buna gitmiştir, onları etkilemezdi'.

    Bir kişi Hasan Basrî'ye şöyle sordu: 'Allah Teâlâ'nın servet verdiği ve o servetten sadaka veren, sılayı rahim yapan bir kimse hakkında ne dersin? Acaba böyle bir kimsenin servetinden nimetlenmesi caiz midir?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Eğer bütün dünya bir kimsenin malı olsa o ancak zarurî ihtiyacı nisbetinde ondan istifade edebilir. Onu kıyamet günü için takdim etmelidir'.

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya bütün varlıklarıyla, helâl olarak bana arzolunsaydı, ahirette de kendisinden hesaba çekilmeseydim, yine de birinizin leşin yanından geçerken elbisesine değmesin diye kaçtığı gibi ondan kaçardım'.

    Hz. Ömer (r.a) Şam'a geldiğinde, Ebu Ubeyde30 başında ipten yapılmış bir yular bulunan bir devenin sırtında Hz. Ömer'i karşıladı. Hz. Ömer'e selâm verdi. Hal ve hatırını sordu. Hz. Ömer onun evine geldi. Evinde kılıç, kalkan ve bineğinin semerinden başka birşey görmedi. Hz. Ömer 'Biraz mal edinseydin olmaz mıydı?' dedi. Ebu Ubeyde 'Ey mü'minlerin emiri! Bu bizi istirahatgâhımıza yetiştirebilir!' diye cevap verdi.

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Dünyadan bedenini ıslah edecek miktarı, ahiretten de kalbini ıslah edecek miktarı edin!'

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, İsrailoğulları rahmân olan Allah'ın ibadetinden sonra, dünya sevgisinden ötürü, putlara taptılar'.

    Vehb şöyle demiştir: "Bazı kitaplarda okudum: 'Dünya akıllıların ganimetidir. Cahillerin ise gafleti... Cahiller dünyadan çıkıncaya kadar dünyayı tanımamışlardır. Dünyaya geri gelmek istemişler, fakat gelememişlerdir' yazılıydı".

    Lokman Hekîm oğluna 'Yavrum! Dünyaya geldiğin günden beri ona sırtını çevirmiş gidiyorsun. Ahireti karşılıyorsun. Bu bakımdan sen hergün yaklaştığın bir eve, hergün kendisinden uzaklaştığın bir evden daha yakınsın' dedi.

    Said b. Mes'ud 'Kulu, dünyalığı arttığında ve ahireti azaldığında razı olarak gördüğün zaman bil ki o kul öyle zarar eden bir kimsedir ki sakalıyla oynanılır da bunun farkında olmaz!' dedi.

    Amr b. As (r.a) minberde şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'in ilgi göstermediğine sizden daha fazla rağbet ve ilgi gösteren bir kavim görmedim. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamber'in üzerinden üç gün geçmedi ki aleyhinde olan, lehinde olandan daha fazla olmasın'.31

    Hasan Basrî 'O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi Allah'a güvendirmesin' (Lokman/33) ayetini okuduktan sonra şöyle dedi: 'Bunu söyleyen kimdir? Şüphesiz ki bunu söyleyen, dünya hayatını yaratan Allah'tır. Acaba Allah'tan daha fazla dünyayı bilen kim olabilir? O halde dünyanın sizi meşgul eden şeylerinden kaçının. Çünkü dünya çok meşgul edicdir. Bir kişi nefsine bir meşguliyet kapısını açarsa muhakkak o kapıyla on kapıyı daha açması pek yakın bir ihtimal olur'.

    Yine şöyle demiştir: 'Zavallı Ademoğlu, öyle bir eve razı olmuştur ki helâlı hesap, haramı azaptır. Eğer helâlinden alırsa hesaba çekilir. Eğer haramından alırsa muazzeb olur. Ademoğlu malını az görür, fakat amelini az görmez! Dini hususunda başına gelen musibete sevinir. Fakat dünyası hususunda gelen musibetten tiksinir'.

    Hasan Basrî, Ömer b. Abdülâziz'e şöyle yazdı.

    -Selâm sana! Sanki hakkında ölüm hükmü verilen son kimse de gözünün önünde öldü..
    Ömer cevap olarak şunu yazdı:

    -Selâm sana! Düşün ve sanki dünya olmamış, ahiret de devam ediyormuş gibi ol!..

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Dünyaya girmek kolay, fakat ondan çıkmak zor!'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümün hak olduğunu bilen bir kimsenin sevinmesine şaşıyorum! Ateşin hak olduğunu bilen bir kimsenin nasıl güldüğüne şaşıyorum. Dünyanın, ehlini nasıl evirip çevirdiğini gören bir kimsenin bu dünyaya nasıl güvendiğine şaşıyorum. Kaderin hak olduğunu bilen bir kimsenin kendini yormasına şaşıyorum'.

    Muaviye'nin huzuruna Necran'dan32 bir kişi geldi. İkiyüz yaşındaydı, kendisine dünyayı nasıl gördüğünü sordu. Cevap olarak şöyle dedi:

    -Belanın senecikleri, genişliğin yelcikleri... Gün günü, gece geceyi takib eder. Bir çocuk doğar, bir insan ölür. Eğer doğan olmasaydı halk tamamen yok olacaktı. Eğer ölen olmasaydı dünya, sakinlerine dar gelecekti.

    -İstediğini dile!

    -Bana geçen ömrümü geri getirmeni, ecelimi tehir etmeni istiyorum!

    -Ben buna muktedir değilim!

    - O halde benim senin tarafından görülecek hiçbir ihtiyacım yoktur!
    Dâvud Tâî 'Ey Ademoğlu! Emeline varmanla sevindin! Oysa sen ecelin bitmesiyle ancak bana gelirsin, Sonra amellerini geciktirdin. Sanki onun faydası sana değil de başkasına aittir' dedi.

    Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Allah'tan dünyayı isteyen bir kimse, Allah'ın huzurunda uzun zaman hesap vermek üzere durdurulmasını istiyor demektir!'

    Ebu Hâzım 'Dünyada seni sevindirecek hiçbir şey yoktur ki Allah ona senin keyfini kaçıracak bir şeyi eklememiş olsun!' dedi.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Ademoğlunun canı dünyadan üç şeyle beraber çıkar:

    1.Topladığından doyasıya yemedi.

    2.Emeline varamadı.

    3.Gideceği yol için güzelce azık edinmedi.

    Bir âbide şöyle denildi: 'Sen zenginliğe nail oldun'. Âbid cevap olarak şöyle dedi: 'Zenginliğe, boynunu dünyanın köleliğinden kurtaran nail olur'.
    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Dünyanın şehvetlerine ancak kalbinde kendisini ahiretle meşgul edecek şeyler bulunan bir kimse sabredebilir'.

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Biz dünya sevgisi hususunda arkadaşlık yaptık. Bu bakımdan birimiz diğerine birşey tebliğ etmiyor ve birimiz diğerini sakındırmıyor. Fakat Allah bizi bu haslet üzerine bırakmayacaktır. Keşke Allah'ın hangi azabının bizim üzerimize ineceğini bilseydim'.

    Ebu Hâzım 'Dünyanın azı, ahiretin çoğundan insanı meşgul eder' demiştir.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Dünyayı hakir görün. Allah'a yemin olsun ki dünya, dünyayı tahkir edenden daha fazla hiç kimseye tatlı olmamıştır'.

    Yine şöyle demiştir: 'Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman dünyada ona birşey verir, sonra keser. O bittiği zaman ikinci bir defa verir. Bir kul Allah Teâlâ'nın katında kıymetsiz olduğu zaman dünya yayıldıkça onun hükmü yayılır'.

    Bir duada şöyle denilmiştir: 'Ey göğü tutup yeryüzüne düşürmeyen Allah! Dünyayı da benim üzerime düşürme!'

    Muhammed b. Münkedir33 şöyle demiştir: Bir kişi bütün sene oruç tutup hiç iftar etmese, bütün gece namaz kılıp hiç uyumasa, bütün malını sadaka verse, Allah yolunda cihad etse, Allah'ın yasaklarından sakınsa, kıyamet gününde getirildiğinde kendisine denir ki; 'Bu kimse Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyüttü. Allah'ın büyüttüğünü de küçülttü'. Acaba böyle bir kimsenin halini nasıl görürsün? Ne olacaktır? Acaba hangimiz böyle değildir? Dünya, hangimizin yanında, yapmış olduğumuz günah ve hatalara rağmen büyük sayılmıyor?

    Ebu Hâzım (Seleme b. Dinâr) 'Dünya ve ahiretin geçimi pek şiddetlidir. Ahiretin nafakasına gelince; onu temin hususunda yardımcılar bulamıyorsun. Dünyanın nafakasına gelince; elini dünyanın herhangi bir şeyine uzattığında, mutlaka senden önce ona bir fâsığın dokunduğunu görürsün!' demiştir.

    Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Dünya delik dağarcık gibi yer ile gök arasında durdurulmuştur. Yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar Allah'a yalvararak şöyle der: Yarab! Neden benden nefret ediyorsun? Allah Teâlâ onu 'Ey hiç! Sus!' diye azarlar!"
    Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir: 'Dünya sevgisi ile kalpte bulunan günahlar kalbi çepeçevre sararlar, ona giden hayır yollarını kapatırlar. Artık hayır ne zaman kalbe varabilir?'

    Vehb b. Münebbih 'Kimin kalbi dünyadan birşey ile sevinirse, o hikmeti yitirmiş demektir. Kim şehvetini iki ayağının altına alırsa, şeytan onun gölgesinden korkar. Kimin ilmi, hevasına galip ge-lirse o galip bir kimsedir' demiştir.

    Bişr el-Hafî'ye 'Filan adam öldü!' dediler. Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyayı topladı! Ahirete gitti! Nefsini zayi etti!' Kendisine 'O şöyle yapardı' deyip yapmış olduğu iyilikleri belirttiler. Bişr cevap olarak şöyle dedi: 'O dünyayı topladıktan sonra böyle yapması ne fayda verir?'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Dünya bizim nefsimizi bize iğrenç gösterir. Oysa biz onu seviyoruz. Acaba bizim nefsimizi bir de güzel gösterseydi biz ne yapacaktık'.

    Bir hakîme şöyle denildi: 'Dünya kimin içindir?' Cevap olarak Terkedenindir' dedi. 'Ahiret kimin içindir?' denildi. Cevap olarak 'İsteyenindir' dedi.

    Bir hakîm 'Dünya harap evidir. Ondan daha harap olan onu tamir eden kalptir. Cennet tamir evidir. Ondan daha muammer olan onu arayan kalptir' demiştir.

    Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'İmam Şâfiî (r.a) dünyada hakkın diliyle konuşan ve Allah tarafından teyid edilenlerdendi. Bir ahiret kardeşine nasihat etti. Onu Allah'ın kahrından korku-tarak şöyle dedi:

    Ey kardeşim! Dünya hata ve zillet evidir. Onun tamiri mutlaka harabeye döner. Onun sâkinleri mutlaka kabirleri boylar! Onun toplanması, dağılmak temeline dayanmaktadır. Onun zenginliği, fakirliğe döner. Onda çoğaltmak zorluktur. Onda zorluk kolaylıktır. O halde Allah'a sığın, O'nun rızkına razı ol! Fâni olan evinin tamiri için daimi olan evinden harcama! Çünkü senin hayatın geçici bir gölgedir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvardır. Fazla ibadet et ve emelini kısalt.

    İbrahim b. Edhem bir kişiye şöyle dedi:

    -Acaba rüyada gördüğün gümüş mü sence daha sevimlidir.Yoksa uyanık iken bulduğun bir altın mı?
    -Uyanık iken bulduğum bir altın daha sevimlidir.

    -Yalan söyledin! Çünkü dünyada sevdiğin, rüyada sevdiğin gibidir. Ahiret için sevmediğin uyanıkken sevmediğin gibidir.

    İsmail b. Ayyaş34 şöyle demiştir: 'Bizim arkadaşlar dünyaya domuz derlerdi. 'Ey domuz! Bizden uzaklaş' derlerdi. Eğer bundan daha çirkin bir isim bilseydiler, mutlaka o ismi dünyaya takarlardı'.

    Kâ'b şöyle demiştir: 'Muhakkak ki dünya size sevdirilmiş tir ki ona ve onun ehline tapıyorsunuz!'

    Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Akıllılar üç sınıftır:
    1.Dünya kendisini terketmeden önce dünyayı terkedenler,
    2.Girmeden önce kabrini hazırlayanlar,
    3.Huzuruna varmadan önce rabbini razı edenler'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyanın uğursuzluğu o dereceye varmıştır ki seni Allah'a ibadetten meşgul eden temennilerle avutur. Acaba bizzat dünyaya girsen halin nice olur?'
    Bekir b. Abdullah şöyle dedi: 'Kim dünya ile dünyadan müstağni olmak istiyorsa, o tıpkı ateşi saman çöpleriyle söndürmek isteyen bir kimse gibidir'.

    Bendar35 şöyle demiştir: 'Dünya evlatlarının zahidlikten dem vurduklarını gördüğün zaman bil ki onlar şeytanın maskarasıdırlar!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyaya yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri (hırsı) yakar. Ahirete yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri dipdiri yapar. Bu bakımdan dünya bir altın potası olur, böyle bir kimse ondan fayda görür. Allah'a yönelen bir kimseyi tevhidin ateşleri yakar. Öyle bir cevher haline gelir ki fiyatı biçilmez olur'.

    Hz. Ali şöyle demiştir: 'Dünya altı şeyden ibarettir.
    1.Yenilen
    2.İçilen
    3.Giyilen
    4.Binilen
    5.Nikâh edilen
    6.Koklanan

    Yenilenlerin en şereflisi bal'dır. Fakat o ise sineğin kusmuğudur.

    İçeceğin en şereflisi su'dur. Su'dan iyi ve kötü, eşit bir şekilde istifade ederler. Yani Allah nezdinde üstün bir değeri olsaydı, kötü olan ondan istifade edemezdi.

    Giyilenlerin en şereflisi ipektir. O ise bir kurd'un mamulüdür.

    Bineklerin en şereflisi at'tır. Oysa onun sırtında insanlar öldürülür.

    Nikâh edilenlerin en şereflisi kadın'dır. O ise sidiğin içinde sidik kabıdır. Kadın en güzel azasını süsler, fakat en çirkin azası istenir.

    Koklananların en şereflisi misktir. O ise kandan ibarettir'.

    _____________________________
    1)İbn Mâce, Hâkim
    2)Müslim
    3)Lânet'ten maksat, terketmek demek olabilir. Yani onda bulunanlarla beraber terk edilmiştir. Çünkü dünya, peygamberlerin ve asfiyanın metrûkudur
    4)İbn Mâce, Tirmizî
    5)Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbn Hibban, Hâkim
    6)Beyhâkî
    7)İbn Ebî Dünya,
    8)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    9)Tirmizî, İbn Mâce
    10)Bu zat Kureyşlidir. İbn Main, bu zatın mevsuk olduğunu söylemiştir.
    11)Beyhakî, (mürsel olarak)
    12)Müslim
    13)İmam Ahmed
    14)Taberânî, İbn Ebî Dünya
    15)Irâki aslına rastlamadığını söylüyorsa da Kut'u1-Kulûb'un müellifi Ebu
    Talib el-Mekkî mürsel olarak Hasan Basrî'den rivayet eder.
    16)Beyhâkî
    17) Hadîsin bir kısmı daha önce Musa b. Yesar'ın rivayet ettiği hadîste mürsel olarak geçmişti. Irâkî diğer kısmına tesadüf etmediğini söylemektedi
    18)Ebu Nuaym, Deylemî
    19)Beyhâkî
    20) İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    21)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    22)İbn Ebî Dünya
    23) Müslim, Buhârî
    24)Müslim, Buhârî
    25)Beyhâkî
    26) Taberânî
    27) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
    28) Adeviye soyundan İsmail'in kızı Basralı Râbia Hatun.
    29)Doğrusu Seyyar Ebu'l-Hakem'dir. Anzî kabilesinden olan bu zat,
    Vâsıtlıdır. Ebu Seyyar'ın oğlu olan bu zatın esas ismi Verdan'dır. H. 122 se-
    nesinde vefat etmiştir.
    30)Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz.
    Peygamber 'Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir!' buyurmuştur.
    31)Hâkim, İmam Ahmed
    32)Yemen'dc Hemedan'ın şehirlerindendir. Necran b. Zeyd'in isminden alınmıştır.
    33)Künyesi Ebu Abdullah olan bu zat Kureyşlidir ve Hz. Âişe'nin dayısının oğludur.
    34)Künyesi Ebu Utbe'dir. Doksan küsur yaşında H. 81'de vefat etmiştir.
    35)Şiblî'nin talebesi olan bu zat, H. 353'de Ercan'da vefat etmiştir
  • Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri, 2014 yılının Ramazan günlerinde kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Basımı da bir sonraki yılın -muhtemelen- Ramazan ayına denk gelmiş. Yazılırken sosyal medyada anında paylaşılan yazıların her birini o süreçte tabi ki birçok kimse gibi ben de okumuştum; ama kitaba dönüşmüş hâliyle okumam için üzerinden üç Ramazanın daha geçmesi gerekiyormuş. Aslında yayımlandıktan sonraki her Ramazan öncesinde bu kitabı okumak için hep bir hevesim olmuştu; fakat demek ki ya yeterli girişimim olmamıştı ya da okumam için en uygun zaman şimdiki zamandı.

     

    Doğrusu ne Ramazanın ne de orucun esâmîsinin okunmadığı şu demlerde benim kalkıp da Ramazan Hikâyeleri’ni okuma sevdasına düşmem hiç de yersiz değildi aslında, aksine kendimce oldukça haklı olduğumu düşündüğüm bir gerekçem ve beni onu okumaya yönlendiren oldukça etkili bir saik vardı. Açıkçası kitabı bitirdiğim şu vakitte doğru bir tercih yapmış olmamın bahtiyarlığını yaşarken aynı zamanda aradığımı bulmuş ve amacıma ulaşmış olmamın da tadını çıkartıyorum, elhamdülillah.

     

    Okumak, kendi adıma yapabildiğim en anlamlı eylemlerden biri. Ama doğrusu onu da her zaman layıkıyla yapabildiğimden emin değilim. Yeri geliyor, okuduklarım yüreğime dokunuyor, ruhumla beraber aklım, fikrim besleniyor, farklı bakış açıları kazanıyorum, ufkum genişliyor, aslıma rücu etmemi gerçekleştirecek tamirat ve tadilatlarla yeniden inşa oluyorum, kendimi buluyor, kendimi iyi hissediyorum; ama kimi zaman da zihnim bulanıyor, kalbim inciniyor, ruhum yaralanıyor. Tıpkı son zamanlarda okuduklarımın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerle olduğu gibi.

     

    Okuduğum yazarlardan bir tanesi,  temel İslam bilimleriyle ilgilenen neredeyse hemen herkesin akademik çalışmalarında müracaat ettiği, tezlerinin haklılığı noktasında referans olsun diye kendisine başvurduğu ve hakkında oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğu ve olabildiğince itidalli yorumlar yaptığı söylenilen bir oryantalist. Merak ettim, ne demiş ne dememiş ben bir de kendi ağzından dinleyeyim dedim, yere göğe sığdırılamayan, hakkında bu kadar övgüler düzülen bu zâta kulak vereyim istedim; ama sonuç benim için hiç beklemediğim bir şekilde tam anlamıyla hüsrandı. Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum bir kitap hatırlamıyordum, kitabın her sayfası soru işaretleri ve itiraz cümleleriyle dolmuştu, dolmuştu ama başladığım kitabı bitirmem gerektiği gibi bir ilkenin sahibi olmamdan dolayı da yarıda bırakamamıştım. Nihayetinde kitap bitmişti ama sanki benim de üzerimden kocaman  bir buldozer geçmişti.

     

    Zaman hepimiz için çok kıymetli, okumak her ne kadar en çok sevdiğim eylemlerden biri olsa da nihayetinde o da oldukça zahmetli. O sebeple her önüme geleni, zamanımı, enerjimi ve emeğimi heba etmemek adına okumamam gerektiğinin bilincindeyim ve kitap tercihi yaparken de olabildiğince itimat ettiğim kişiler tarafından tavsiye niteliği taşımış olmasına özellikle dikkat ederim. Bu sefer de öyle olmuştu. Bir arkadaşım ısrarla bir kitabı okumamı tavsiye etmiş, hatta bununla da yetinmemiş, kalkmış bir de kitabı almış evime kadar getirerek bana hediye etmişti. Teoloji ile ilgili bir kitaptı, yazarını sosyal medyadan az da olsa tanıyordum, kendisini birkaç yıl önce listeme eklemiş, bir süre yazılarını okumuş ama fikirlerinden hoşlanmayınca kısa sürede takibi bırakmıştım. Şimdi ona ait bir kitapla karşı karşıyaydım. Kitabı elime alınca ilk olarak yazarla ilgili bilgileri okudum mutat üzere. İlginçti, yazar teolojik bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen İlahiyat eğitimi almamıştı. Yani her teoloji hakkında yazanın ilahiyat eğitimi alması gerektiği gibi bir şart yoktu, ama ülkemizde söz konusu din olunca ağzı olanın konuştuğu gibi bir gerçeklik de mevcuttu. Önceki tanıklığıma bu durum da eklemlenince ister istemez kitabı temkinle okumaya başladım, ama yazarın meramını anlamak için iyi niyeti de elden bırakmayacaktım.

     

    Kitabın ilk bölümünde dikkatimi en çok çeken şey yazarın âdeta matematiksel bir kesinlik içinde fikirlerini sunuyor ve savunuyor olmasıydı. Muhakkak ki baktığı pencere bana çok uzak ve yabancıydı ve -benim nazarımda- ona o pencereden görünen her şey şeklini de rengini de kaybetmiş, asli hâlinden eser kalmamış bir surette görünüyordu. Onun nazarında hakikatin ta kendisi olan her bir düşüncesi, okudukça benim için sadece büyük bir hayal kırıklığı ve kocaman bir tiksinti sebebi oluyordu. Aslında ondaki bu ifsada sebebiyet veren ne pencereydi ne de onun gören gözüydü,  asıl etken ikisine de hükmeden ve olabildiğince kirlenmiş olan zihin dünyasıydı. Söz konusu zihin dünyası olunca ondaki bu mefsedet hâli pencerenin görüş alanına dahil olan mahdut olaylar ve nesneler ile sınırlı kalmıyor, onun ardındaki ve önündeki olaylar halkasını ve nesneler dünyasını da kapsama alanına dahil ediyordu. Dolayısıyla her daim eğri oturuyor, mütemadiyen eğri konuşuyordu. İkinci bölümde dozaj biraz daha artmıştı, üçüncü bölümde ise durum artık hiçbir şekilde bünyemin kaldıramayacağı bir hâl almıştı. Başladığım kitabı yarım bırakmamak gibi bir ilkem elbette vardı; ama tahammülümün kapasitesi de sınırlıydı. Çok akıcı bir dile sahip olmasına rağmen artık elimdeki kitabı okumak istemiyordum. Belki ortalıkta gözle görülen ve bana acı veren bir yara ve bu yaradan akan kıpkırmızı bir kan yoktu; ama daha hassas olan yüreğim, rengi olmayan bir kanla bulanmıştı.

     

    İşte ben ruhen tam da bu noktadayken “Ramazan Hikâyeleri” Hızır gibi yetişti. Öğrencilerimle belirli aralıklarla aynı kitabı okuyor ve sınıf ortamında değerlendirmesini yapıyorduk. Kitapların siparişini ben veriyor ve öğrencilerime ulaştırıyordum. Fakat toplu sipariş yaptığım için kimi zaman istediğim kitapların istediğim sayıda tedarik edilmesi mümkün olmuyordu. Son siparişim de iki eksik sayıyla elime ulaşmış, talebime tam olarak cevap veremeyen kitap satış sitesi ise o eksik iki kitaba karşılık fiyatı denk başka bir kitap tercihi yapmam için bana imkân vermişti. Ben de önceden beri listeme dahil etmeyi düşündüğüm Ramazan Hikâyeleri’ni eksik kitaplara karşılık istemiştim. Daha sonra sınıf sayısını gözeterek yeni bir sipariş verecektim. Nitekim verdim, fakat aradan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen maalesef kitaplarımdan ses çıkmamıştı. Bu arada ben öğrencilerimle eş zamanlı okumayı düşündüğüm için önceden gelen kitabıma da dokunmamıştım. Ama artık beklemenin hiç gereği yoktu. Okuduğum son kitaplar her ne kadar zihnimi bulandırmak gibi bir tahribata sebep olamamışsa da doğrusu gönlümü perişan etmek noktasında epeyce başarılı olmuşlardı. Şimdi benim kaldığım yerden sağlıklı bir ruh hâliyle devam edebilmem için onun bakım ve onarımdan geçmesi gerekirdi. Bu sebeple bir süredir kitaplığımda bekleyen Ramazan Hikâyeleri'ni okumak benim için iyi bir tercih olacaktı.

     

    Kitap, her ne kadar “Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri” olan adıyla, içerik hakkında kolaylıkla fikir veriyor gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Asla, isminin ilk etapta insan zihninde çağrıştırdığı şekilde “eskiden Ramazanlar” diye başlayıp dönemin şartlarının bir gereği olarak Ramazan öncesinde yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında yenilenler içilenler, iftar sonrasındaki Ramazan eğlenceleri vs. hakkında dönüp dolaşıp birbirinin muadili görünümünde ve tadında anekdotlar aktaran bir muhtevaya sahip değil. Kitapta tabi ki Ramazan var, oruç var, iftar var, sahur var, teravih var, Kadir gecesi var, sakal-ı şerif var, Ashab-ı Kehf var, bayram namazı var; ama bunlardan çok daha fazlası da var.

     

    Aynı zamanda bir din sosyoloğu olan yazarın alanındaki tartışılmaz yetkinliği kitaptaki her bir hikâyenin içinde bariz bir şekilde hissediliyor. Müthiş bir gözlemleme yeteneğine ve eşyayı okuma becerisine sahip olan yazar, ta çocukluğundaki ilk orucundan kendi çocuğu Ali’nin ilk orucuna, ona her daim Tanrı misafiri muamelesi yapıp neredeyse her bir Ramazanı nerede ve nasıl geçirdiklerine dair bütün detayları muhafaza edebilen anne-babasından artık oruç tutmaya takati kalmamış yaşlı anne-babasına, köydeki Ramazanlardan şehirdeki Ramazanlara, sivil ortamda olanından askerî ortamda olanına… kadar, oldukça geniş bir zemin ve zaman dilimine ait olmak üzere Ramazan ve oruç üzerinden kimi zaman kendisinde ama özellikle toplum üzerinde meydana gelen değişimlere oldukça eleştirel bir gözle bakıyor.

     

    Edebi yeteneğini akademik başarısıyla mezceyleyen yazar, Ramazan ayıyla birlikte daha da görünür hâle gelen “din”in ve “din adamlarının” ortaya çıkış biçimlerine ve görünüş şekillerine dokundurmaktan asla imtina etmiyor. “Ramazan demek biraz da bu tiplerin pazar bulması demek­ti. Gün bugündür havasında «ne dersem gider» inatçılığıy­la bizi kirletenlere biri bir şey demeliydi.”  Daha kitabın siftah hikâyesi olan “Siftah”ta bile “Gecenin bu saatinde ekranda bir örnek sahur programları benim kalbime iyi geli­yor mu, bilmiyorum.” diyen yazar, Ramazan ayıyla beraber bütün TV ekranlarını işgal eden iftar ve sahur programlarının kalitesini sorguluyor. İkinci hikâye olan “Üstümüze Afiyet”te Ramazan ayının biraz da Kur’an ayı demek olduğunu, bu sebeple bu ayı kaçırılmaması gereken bir fırsat bilerek onunla daha fazla ünsiyet kurmak gerektiğini ima etmeye çalışan yazar, “Bakıyorum da bizim gibi Kitap’la ilgileri akademik/ente­lektüel bağlamların birer sonucu olarak yer yer zorunlu, yer yer de fantastik olanların önerilerine kulakları kapatmak en iyisiydi.” diyerek hayatın rutin akışına bir şekilde teslim olanların yorulmamak, yarı yolda kalmamak adına sözü edilenlerden uzak durmaları gerektiğini vurguluyor. Esra ve Elif’in zamanı sahur değil imsak vaktine ayarlayarak bütün bir hane halkının mükellef bir sofradan aç/susuz kalkmalarına sebep oldukları hikâyenin yer aldığı “Sahur” adlı bölümde ise olur olmaz gerekçeler sebebiyle verdikleri fetvalar ile “dini sulandıranlar” hak etmiş olarak eleştiriden gereken nasibi alıyor. “Bu gevşek hocalara kalsa dert edilecek bir şey yoktu. Tutmasak da olurdu kılmasak da, yapmasak da olurdu atlasak da…” Yazarın, Ramazanı ve orucu bir ömür kesintisiz takip eden, kendileri için asla “alt tarafı bir Ramazan/oruç” olmayıp “Tanrı misafiri” olarak onları daima baş tacı yapan anne babasının sağlık sorunları sebebiyle oruç tutamaz bir hâle geldiklerinde duydukları üzüntünün anlatıldığı ve onların orucun hakkını layıkıyla teslim etmeleri hasebiyle isminin de çok uygun düştüğünü düşündüğüm “İdrak” adlı hikâyede yer alan şu cümleler ise onların bu kıvama ulaşmasında neyin etkili olup neyin olmadığını ortaya koyması açısından çok anlamlı. “Annemin ve babamın oruç üzerine geniş bir okuma lis­teleri olduğunu sanmıyorum. Eminim bu alanda üretilmiş retorikten de edebiyattan da habersizdiler. Dinledikleri her vaaz ya da kendilerini yakalayan her irşat programı, iç dünya­larında kıvamını bulmuş bir maneviyata dokunduğu ölçüde muteberdi. Televizyonda konuşan, bıkmadan usanmadan konuşan, mütemadiyen konuşan ekran hocalarına kulakları kapalı değildi onların. Ama oradan alabilecekleri, oradan alıp bizimle paylaşabilecekleri hiçbir şey olmadığını görür, buna içerler, üzülürlerdi. Bütün ibadetlerinde olduğu gibi oruç­larında da yaşadıkları huzuru, sahip oldukları o muhteşem tadı dayandıracakları bir tane kitapları, atıfta bulunacakları bir tane hocaları yoktu. Oruçlarını tutar, iftarı o minvalde beklerlerdi. Başkalarının oruçla ilgili ileri geri laflarına kulak asmaz, onlar oruçla iflah olmayı, oruçla beslenmeyi ve baş­kalarına da oruçla huzur vermeyi umarlardı.” Yazarın Balıkesir günlerinde yaşadığı vaaz tecrübesinden bahsettiği “Acente” adlı hikâyede yer alan şu cümle ise “Ağlayan, bağıran, riyakârlığı her hâllerinden akan konuşmacılardan bahsetmi­yorum.” yine iyi niyet sömürücülerine yönelik bir eleştiri. Sakal-ı Şerif ziyaretinin de anlatıldığı  “Lüks” adlı hikâyede “Şems Camii’nde yaşadıklarım gerçek bir ruh şöleniydi. Bugün yeniden aynı şeye rast gelseydim, çokbilmiş araştır­macıların iddia ve telkinlerine asla kanmaz, tersine o hengâ­mede yaşadıklarımın sıcaklığı içinde ruhumu teslim etmek isterdim.” diyen yazar, belli ki kimilerinin iddia ve telkinlerine karşı artık karnını tok tutmuş ve kulağını tıkamış durumda. Yazar “Yedi Uyurlar” hikâyesinde din adına din adamı görüntüsündeki insanların yapmış oldukları tahrifatın ortaya çıkardığı zararı âdeta tek bir cümle ile özetliyor. “Bugün anladım ki din her zamankinden daha çok bir istis­mar alanı olarak vesikalı-vesikasız bir sürü insanın elinde her birimize yük olacak şekilde çoğaltılıyor, kirletiliyordu.” Geçmişle bugünün kıyası gibi gördüğüm “Bizim adımıza konuşan bilgiç hocalar yoktu, biz babalarımızın üstatlarına tâbiydik.” cümlesi ise, evlatların ailelerinden koparılmalarına, toplum içinde yalnızlaştırılmalarına, marjinal tavır takınmalarına sebebiyet verenlere bir gönderme niteliğinde.

     

    Yazar, günümüz dünyasında din ve din adamlarının bu kadar çok görünür olmasının “dinî olanın değerinin aşınmasına” sebebiyet vermesine karşın eskiden din ve din adamlarının bu kadar görünür olmamasına rağmen “dinin hayatın merkezinde yer aldığı” tespitini yapıyor. Bu sebeple “Benim, dinle-imanla tanışmam söz konusu değildi. Ben kendimi zaten dinin içinde bulmuştum.” “Garip bir keşif havasına düşmeksizin kendimi, beni tamamlayacak bir dinî ortamın parçası olarak görmüştüm.” diyor. “Cemî Cümle” adlı hikâyede babasının, Cilavuz Köy Enstitüsü’nün değer ve müfredatıyla köyün saygıdeğer hocası Danyal Amca arasında nasıl tökezlemediğini anlamaya çalışan yazar, bu sorusunun cevabını da babasının, hep köklerine, baba­sına (yani yazarın dedesine), aile içinde hiç de yapay olmayan dini bütün atmosfere tabi olmasıyla izah ediyor.

     

    Dine ait ritüellerin yerine getirilmesinde şekilden ziyade samimiyeti önceleyen yazar, ibadetler hakkında retorik cambazlığına soyunanlardan asla haz etmiyor. Tecvit’i metafor olarak kullanan yazar, tecvit ilmini bilip bilmemek üzerinden ibadetin ruhunu yakalayanlardan sitayişle bahsederken ibadetin ruhunu kaybedenlere zarif zarif dokunduruyor.“Dedem kendi eliyle sardığı sarığıyla imamdı ve İmam Hatip’teki Kur’an hocamızın asla onaylamayacağı bir diyalektle, bütün tecvit kurallarını hiçe sayarak müthiş içli, müthiş samimi bir namaz kıldırıyordu.” “Konya’ya gelene kadar sanki tecvit yoktu hayatı­mızda. Yanık sesle kalbe dokunan bir sesti Kur’an bizim için. Oysa şimdi Kur’an da en az bu şehir kadar girift ve teknik bir metne dönüşmeye başlamıştı. Köyde onunla aramızda hiçbir mesafe yokken şimdi aramıza giren mesafe oldukça ciddiydi. Sanki o güzel tat yerini formasyona bırakmıştı. ” Genelde köy ve şehir Ramazanlarının kıyaslandığı özelde eşraf Müslümanlarının Ramazanlarına da değinildiği “Eşraf” hikâyesinde yazar samimiyetten, içtenlikten uzak eşraf kesimi “Ağır hareketleri, kılı kırk yaran dikkatleri, profesyonel bir ilahiyatçıyı bile gölgede bırakabilecek dinî bilgi ve malu­matlarıyla benim gibiler için tabii ki fazlasıyla sıkıcıydılar. Kıraatten anladıkları gibi tecvitten de anlarlardı. ” diyerek tenkit ediyor.

     

    Yazar kitapta, toplumda meydana gelen Ramazan ve oruç algısındaki değişimlere ve bu değişimlerin doğal sonucu olarak pratiğe de yansıyan yeni tarz uygulamalara çok farklı açılardan örnekler veriyor. Geçmişte “Bir kültürün içine doğmak oruçla ayan beyan belli olurdu.” diyen yazar, dinin diğer rükunlarına itibar etmeyenlerin dahi evlerinde orucun capcanlı olduğunu ve hayatı kuşatan bir fonksiyon icra ettiğini söylüyor. Günümüzde ise, özellikle Muğla ve Şavşat üzerinden verilen örneklerle orucun âdeta es geçildiğinden yakınıyor. Cemî Cümle ve Seferi adlı bölümlerde Şavşat’ta bir göbek önceki nesille bir göbek sonrası arasında nasıl bu kadar büyük bir farklılaşmanın meydana geldiğini, helal süt emmiş olmalarına rağmen gençlerin nasıl bu kadar kolay zıvanadan çıktığını anlamaya çalışan yazar, gördüğü manzara karşısında “buralara oruç ya hiç gelmemiş ya da çoktan geçip gitmişti” diyerek hüznünü ifade ediyor. Konu komşunun çocuklarında oruç denilen şeyin ancak dışarıdan hissedildiği Muğla’dayken, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ali’nin ilk tam oruç deneyiminin hikâyesine yer verilen “Uzay” adlı hikâyede yer alan şu cümle yazarın oruç ibadetine verdiği değerin anlaşılması için yeter de artar bile bence. “Ali’nin de oruç vakti gelmişti ve ilerde en az sünnet merasimi kadar önemsenecek bir şekilde onu Ramazanla tanıştırmak gerekiyordu.” Düşündüm de bugün hangi aile çocuğunun ilk oruç tecrübesi için sünnet merasimini önemsediği kadar değilse bile en azından onun birkaç level aşağısında da olsa bir hazırlık girişiminde bulunuyor?

     

    Geçmişte Ramazan ve orucun bir Tanrı misafiri gibi algılanıp gözetilerek beklenirken günümüzde muzip ve aylak dindarlığımızın bizi “Hayırlısıyla gitse de bir kurtulsak!” noktasına getirdiğini beyan ediyor yazar yine kitabında. Bu halet-i ruhiye içinde tutulan oruçların ise bizi tutmadığı, sabrı öğretmediği, fakir fukarayı gözetmeye yönlendirmediği, empati yaptırmadığı, haya duygusu kazandırmadığı, kısacası orucun tutulduğu fakat amacın hasıl olamadığı ifade ediliyor. Hâlbuki idrak edilebilseydi oruç, insanı aç tutarak her şeyden önce bir ömür boyu idare edebileceği maneviyat ile besleyecekti.

     

    Çocukluğundaki Ramazanlarda her bir gecesinde bir başka camiye giderek teravih namazını eda etmeye çalışan yazar, “Şimdi hangi çocuk koca bir Ramazanın her gecesi için ayrı bir cami planlamakta ve teravihe koşmaktadır? Duysam sevineceğim ama sanmıyorum.” diyerek yine Ramazan pratiğinde meydana gelen değişimlere çocuklar üzerinden de bir örnek veriyor. Bu arada kitapta yine iftar sofralarından misafir kabullerine, misafir kabullerinden bayramlaşmaya kadar daha farklı hususlardaki olumsuz kimi değişimler de nasiplerine düşen eleştiriden gereken payı alıyor.

     

    Kitabın tamamı bana çok iyi geldi, fakat duygusal olarak beni en fazla etkisi altına alanı, yaralanan ruhumu onaranı, hırpalanan gönül dünyamı rahmetle sarmalayanı, kalbimi şefkatle kuşatanı tartışmasız “Lüks” tü. Henüz çocuk denilecek yaşlardayken kendisine nasip olan sakal-ı şerif ziyareti öncesinde aile içinde yaşanan tatlı ve imrendirici hazırlık aşamasını ve ziyaret esnasında cemaatte gözlemlediklerini ve kendi iç dünyasında meydana gelen hissiyatı müthiş bir dille aktaran yazar, her ne kadar  “keşke Yahya Kemal kadar güçlü kalemim, Ahmet Hamdi Tanpınar kadar derin sezgilerim, Mustafa Kutlu kadar güzel kavrayışlarım olsaydı. Orada olup bitenleri görüyordum, anlıyordum, kavrıyordum ama şimdi bir türlü yazacak kud­reti kendimde bulamıyorum. ” dese de ziyaret öncesindeki ve sonrasındaki her bir ânı bize de aynıyla yaşatıyor, bize de aynıyla hissettiriyor. Kalemine kuvvet, maneviyatına bereket duasıyla, her daim…