ellyuu, ana az yararı olan öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim •ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik, meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan anlatıyorum. Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek âdet olmuştur; çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür; kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, bumunu koparmak olur.
Burs Vakası
Burs almak için gittiğinde o dönemin yetkilileri hangi bölümde okuduğunu, hangi çalışmaları yaptığını kendisine sormuşlar. Fuat hoca da o dönem eski ismiyle "Şarkiyat (Doğu Bilim-leri) okuyorum." demiş. "Ne yapıyorsunuz o bölümde?" diye sorulunca kendisi de "Dil öğrendiğini, Arapça çalıştığını" ifade etmiş. Arapça kelimesini duyan yetkilinin birden yüz ifadesi değişmiş ve "Biz o bölüme burs vermiyoruz." deyivermiş. Nihayetinde ezanın bile Arapça okunmasının yasak olduğu günlermiş. Fuat hoca, anlamış meseleyi ve hemen kıvrak zekasını konuşturmuş."Efendim, olur mu? Ben büyük bir bilim adamı olan Alman Profesör Hellmut Ritter'den eğitim alıyorum. Aynı zamanda Almanca, Latince, Yunanca... gibi diller üzerine de çalışıyoruz." demiş. O zaman yetkili, "Hah işte! O zaman olur." deyip burs evrakını imzalamış. "Arapça çalışıyorum." demesi, neredeyse burs alamamasına yol açıyormuş. Avrupa'da tercüme edilen yazma eserlerin çoğunun Arapça olduğunu, o yazma eserlerle Avrupa'da medeniyetin filizlendiğini bilseydi o memur, yine öyle konuşur muydu acaba, merak ediyorum.
Reklam
ÂLİMLERİN UĞRADIĞI HASETLERE ÖRNEKLER
Münafıklar hali hazırda dahi Islâm'ı ve Müslümanları bas-kılamaya gayret ediyorlar. Said bin Cübeyr, Hasan-ı Basri, Said bin Museyyeb gibi önemli kimseler de, hasetçilerin ve din düşmanlarının saldırına maruz kalmıştır. Said bin Cübeyr'i zalim Haccac katletti. Allah (celle celáluhu) onu erkenden yanına aldı. Daha sonra Said bin Museyyeb'i zalim yöneticiler kış günlerinde dışarıya çıkartıp üzerine soğuk su döktürürlerdi. Hasan-ı Basri beldeden beldeye kovu-lur, bir evden ötekine kaçardı, ta ki Allah düşmanlarını onu görmeyecek kadar kör edene dek. Daha sonra diğer âlimler de bazı ezalara maruz kalmışlardır tıpkı İmam Malik gibi (Allah ona rahmet etsin). Onu çarşılarda dolandırıp kamçılıyorlardı sırf, zorunlu boşama gerçekleşmez demesinden ötürü. Bazı halifeler bundan, biat etmenin ikrah ile olmayacağını dediğini zannedip, konuşmalarını çarptırıyordu. Işte münafıklar ve haset ehli buna çabalıyordu. İmam Malik'in insanlar arasında yükseliyor olması onları öfkelendiriyordu. Hatta seleften bir grup âlim Rasîlullah'ın "Öyle zaman gelecek ki, insanlar ilim tahsili yolunda develeri yo-racaklar, fakat Medine âliminden daha iyi bilen bir âlim bu-lamayacaklar" hadisini İmam Malik'e yorarlar (Allah ona rahmet esin). Tirmizi, bu hadisin hasen ve sahih bir hadis olduğunu söylemiştir. Ondan sonraki imamlardan bazıları da aynı muameleyi görmüştür. Tıpkı İmam Şâfii gibi (Allah ona rahmet esin). Çok çetin ezalara maruz bırakılmıştır ve ona konuşmayacakmısın, cevap vermeyecek misin denildiğinde Allah ona rahmet etsin, alttaki şiiri okumuştur: Hasımlar dediler ki sustun, dedim ki cevap, şer kapısının anahtarıdır, Cahile ve aptala karşı susmak şereftir, onuru korumak için susmak ıslahtır.
Sayfa 53·Kitabı okuyor
1000Kitap
MUSTAFA KEMAL Sadece bir kişi ya da şey değil HER ŞEY, mi?
İşte Türkiye idare ruhunun, Türkiye'deki esrar-engiz Cumhuriyet muammasının tahlili, Mustafa Kemal'in eliyle seçtiği mebuslardan Yakup Kadri (x) gibi yazarlarının ortaya koyduğu bu vecize içindedir. Yani yeni Türkiye'de Mustafa Kemal her şeydir, bütün milletin ve bütün mukaddesatın temeli de değil, adeta kendisidir. Lâkin Avrupalılar Hz. İsa'dan sonra insana tapmayı kabul edemediklerinden kendilerine bir Mustafa Kemal vücuda getirememişler, yahut Allah'ın İsa'ya hulûlünü akıllarına sığdırdıkları halde, Cumhuriyet namına bir adam tanıyarak, bir milletin bir şahsa hulûlünü akıllarına sığdıramıyorlar. Müslümanlıkta ise mahlûka tapınmak veya hulûle kail olmak hiç bulunmadığından, Türkiye, Müslüman Dini üzere olduğu müddetçe kendisine böyle bir mabut tedarik etmek lüzumunu düşünmediği gibi, sultan ve halifeler devrinde padişahlara izafe edilen kutsiyet bile peygambere vekâlet derecesini geçmediğine göre, kutsiyeti böylece kanaatkârane bir surette dinî kaynaklardan iktibas eden Sultanlar, insanların şimdiki gibi Allah ve Peygamber tanımaz, maddiyat varken maneviyata önem vermez olduğu devirlerde kutsiyet payesini millete vererek akıllarını yerinden oynattıktan sonra kutsiyetlerini de, mevcudiyetlerini de ellerinden alarak hepsini nefsinde toplayan asrî bir mabud halinde kendilerine prezante etmek yolunu keşfedememişler. Onlar ne ise, eskimiş ve modası geçmiş adamlar! Ya şu Avrupalıların şaşkınlığına ne dersiniz? Yeni Türkiye'nin, kül halinde her şeyini taklid ederek terakki edeceğiz dediği Avrupalıların şaşkınlığına!.. Cumhuriyetteki hâkimiyet-i milliye esasına sadakatle saplanarak ipin ucunu bir kere millet denilen çoğunluğa kaptırmış olduklarından, bu dağınık kuvveti Türkiye Cumhuriyeti'nde olduğu gibi bir adamın avucunun içine sıkıştırmak, ve "Hâkimiyet-i milliyeyi ne
Sayfa 29·Kitabı okuyor
Atatürk
Tevbe Suresi 19-22. Ayetlerin Tasavvufi İşaretleri
Akraba ve dostlarına güvenerek, sürekli hevâsına uyarak, Mevla'sına götüren manevi seyirden gafil olarak engel ve sebeplere bağlanıp vatanında oturan ile, vatanından ve dostlarından hicret eden, boş alışkanlıkları ve sebepleri terkeden, nefsi ve hevâsıyla cihad eden ve böylece yüce Mevlâ'sının huzuruna seyreden kimse, Allah katında asla bir değildir. Çünkü bu ikinci grup Allah (celle celăluhu) katında yakınlık elde etmiştir, diğerleri ise Allah'tan uzaklık hali içindedirler. Onların amel ve ilmi çok olsa da durum budur.
- Karadeniz envanterinden sonra, eylül ayında haydi Mardin ve Diyarbakır'a gittik. Ooo... Aman o Mardin, ne Mardin'di... Ahalı Süryani, Arapça konuşurlar. Orada Metropolit Hanna Dulabani vardı; sevimli bir din adamı. Şehir ise kesmeşeker gibi bir şehir. Nefaset... Sonra gittiğimde briket kullanarak inşaat yapmaya başladıklarını gördüm, yazık. Mardin'de Dicle kıyısında basıt küçük bir Türk aşireti yaşar. Çok az da Kürt vardı. Şehir tamamıyla Müslüman ve Hıristiyan. Yani Hıristiyanlıktan Müslümanlığa dönmüş eski Aramiler. Müslüman olanları biraz Araplaşmış, güya Arapça konuşuyor ama temelinde eski dilleri duruyor. Bir amalgam halinde... Harp sırasında bu durumu Hellmut Ritter tetkik etti ve ölümünden çok sonra notlar halinde yayımlandı (Turabidin Aramcası). Türkiye halkı ve Süryanların kendileri Aramca'ya, "Süryanice" diyor. Bunlar senyör adamlar. Eve bir giriyorsun, kubbeler, taş işlemeler... Maalesef bu nüfus azalıyor. Güneydoğu çok güzeldi. Urfa Ovası'ndan geçiyorsun, Mardin... Bir bakıyorsun kardeşim (sonbaharda) sapsarı bir deniz. Şehrin ise her sokağı bir nefaset. Müthiş etkilenmiştim o zaman... - Ya Diyarbakır izlenimleri? - Diyarbakır çok güzeldi. Siyah taş evler vardı. Hoştu. Günydoğu'nun Orta Anadolu'da olmayan bır açıklığı vardı. Orta Anadolu o tarihlerde çok fakirdi henüz. Yahut birikimini yaşama geçirmemişti. Mesela bızım turizm için gittiğimız Ürgüp, Nevşehir'de bile bir nevi tradisyonalizm (gele-nekselcilik) hâkimdi. Fakirlikten çok, tasarrufçuluk. "Muktesit" bir köylümüz vardı. Bugün tabii, o noktayı geçtiler.
Sayfa 78
Reklam
Reklam