Balıkesirli bir ilahiyatçı profesör hocamız vardı. Birgün bize bir anısını anlattı; konumuza da uyuyor. Şöyle diyordu: Ben henüz İmam-hatip orta kısımda okuyorum. Çevrede takvasıyla, Arapçasıyla meşhur bir hoca bir Cuma günü bize gelip camide vaaz verdi. Ben de dinlemeye gittim. İlmihalden bir şeyler anlatıyor; ara sıra konuşmalarında "E's-Sa'leb'u ve'l Unlrud" diyeiki kelimelik Arapça ifadeyi de kullanıyordu. Ne ben ne de başkası bunun anlamını bilmiyor; "Arapçayı çok iyi biliyor, allamei cihandır" sonucuna varıyorduk. Vaazı bitince, herkes elini öpmek için kuyruğa girmişti.Daha sonra İlahiyata gittiğim sıralarda o cümlenin ne anlama geldiğini öğrendim; meğerki "Sa'leb" Arapça'da tilki, "Unkud" da üzümmüş, halkı etkilemek için konuşması arasında bir nevi nakarat gibi sık sık kullanıyormuş. İşte böylesi boş şeylerle insana elini öptürmeyi başarıyordu diye anlatıyordu hoca. Gerçekten inananların çoğunun durumu bu. Ben de bunun içinden geldim, ben de böyle inanıyordum. Özellikle ölümden sonraki ütopya, cahil insanlar üzerinde çok olumsuz etki yapar. Ölümden sonraki korku yüzünden, Kutsal Kitaplarda ne kadar yararsız/inanılmaz efsaneler anlatılmış olsa da, inananlar inançlarından kolay kolay vazgeçmezler.
Ulusumuzun içinde gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz içinde ulusumuzun hakkıyla din övünebileceği bilginlerimiz vardır. Ancak bunlara karşılık bilim giysisi altında gerçek bilimden uzak, gereğince öğrenememiş, bilim yolunda yaraşığınca ilerleyememiş hoca kılıklı bilgisizler de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Kimi kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl dinsizlik onların bu sanısıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.
Kul Hoca Ahmed, öğüt verici olsan, kendine ol;
Âşık olsan, cândan geçip bir kerecik öl,
Câhillere desen, sözünü eylemez kabul;
Muhkem olup yer altına girdim işte.
"Çocukların büyük adamlar gibi gizli dertleri ehemmiyetle sakladıkları izzet-i nefs yaraları vardır. Hoca Efendi'nin beni püskülsüz çorapsız arkadaşlarımdan ayırt etmesi gücüme gidiyordu. Bu ayrı muamele beni onlarla oynaşıp boğuşmaktan, istediğim gibi yaramazlık etmekten men ediyordu."
Tarafsızlıkla, mantık yürüterek başarısız gözükmesi gereken hayatına baktı.
Dostluk ve dostluğun onu insan ırkında tutabilecek yakınlığını istemişti; iki dostu olmuştu, biri kim olduğu bilinmeden anlamsızca ölmüştü, diğeri artık hayatın öyle uzak saflarına çekilmişti ki ... Evliliğin içtenliğini ve dingin, birleştirici tutkusunu istemişti; ona da sahip olmuştu ama onunla ne yapacağını bilememişti ve o da ölmüştü. Aşk istemişti; aşkı bulmuştu ve ondan da feragat etmiş, ihtimaller kargaşasında yok olup gitmesine izin vermişti. Hoca olmak istemişti ve olmuştu da; yine de biliyordu, hep farkındaydı, hayatının büyük bölümünde sıradan bir hoca olmuştu. Bir parça bütünlük, tam bir saflık hayal etmişti; taviz ve değersizliğin saldırgan şaşırtmacasını bulmuştu. Bilgeliği kavramış ve uzun yılların sonunda cehaleti bulmuştu. Daha başka ne var, diye düşündü. Başka?